Prof. Dr. Geylan Işık
Ağrı, genellikle doku hasarına bir cevap olarak oluşan,
kendisini oluşturan stimülustan kaçmak için motivasyon ve uyanıklığa yol açan hoş
olmayan bir duyu olarak kabul edilir. Melzack' a göre ağrı çok boyutlu, hoş olmayan
bir duyu ve emosyonel deneyimdir. The International Assosiaciton for the Study of Pain
(IASP) derneği tarafından ağrı ; doku hasarı veya potansiyel doku hasarı ile
birlikte olan ya da böyle bir hasar süresince tanımlanan duyusal ve emosyonel deneyim
olarak tanımlanmıştır.
AĞRININ TANIMLANMASI
Ağrı kompleks bir algılama deneyimidir ve iki komponenti
vardır. Bunlar :
1 - Fizyolojik (fiziksel) veya Periferik komponent
Santral sistemlere giden pür anatomik duyusal yolları
içerir. Bu duyusal inputtur (uyarı, stimülus) ve sinirlerin özellikleri ile birlikte
yüksek merkezlerdeki gerçek enformasyonu oluşturur.
2 - Psikolojik veya Santral komponent
Santral komponent üç majör psikolojik boyut içerir : 1)
Duyusal diskriminatif boyut, 2) Motivasyonel - affektif (hissi) boyut, 3) Kognitif
(bilişsel) - değerlendirme boyutu.
Bunlar bir deneyim şekli oluşturmak üzere bütünleşir. Santral komponent stimülusun algılanması ve emosyonel cevabı içerir. Bir
duyusal impulsun hoş olan veya hoş olmayan niteliği, detaylı analizi veya emosyonel
unsurlar, önceki deneyimlerin gözden geçirilmesi ve bilişsel tekrar yoluyla
modülasyonu burada biçimlendirilir. Ağrıyı belirtmek için her kişi tarafından
kullanılan kriterler ve alınacak tavır önemli derecede farklılık gösterir ve
bunlardan dolayı uygun bir reaksiyon modeli belirlenir.
The International Assosiaciton for the Study of Pain (IASP)
derneğinin sınıflandırma komitesi ağrıyı bir deneyim olarak tanımlamıştır. Bu,
kişiler ile tek tek konuşmadıkça, hiç bir kişi diğerinin deneyimini bilemez
gerçeğini ortaya koyar. Çünkü ağrının kendisini objektif olarak ölçmek mümkün
değildir. Bu nedenle hekim hastanın ağrı yakınmasına güvenmeli ve yardım edebilmek
için hastaya inanmalıdır.
AĞRI TERMİNOLOJİSİ
IASP, 1979 yılında ağrı ile bir terminoloji
yayınlamıştır. Bu terimler ve karşılıkları aşağıda belirtilmiştir.
- Allodynia : Genellikle ağrılı olmayan
(nonnoxious) bir stimülusun neden olduğu ağrı.
- Analjezi : Ağrılı (noxious) stimülasyonun
oluşturduğu ağrının yokluğu.
- Anesthesia Dolorosa : Bir anestetik bölge veya
alanda oluşan ağrı.
- Kozalji : Travmatik bir sinir lezyonundan sonra
devam eden yanıcı ağrı.
- Santral ağrı : Bir santral sinir sistemi lezyonu
ile birlikte olan ağrı.
- Disestezi : Hoş olmayan (unpleasant, istenmeyen)
anormal duyu (his).
- Parestezi : Anormal duyu (not unpleasant).
- Hiperaljezi : Ağrılı (noxious) stimülusa karşı
duyarlılığın ve cevabın artması.
- Hiperestezi : Stimülasyona karşı duyarlılığın
artması.
- Hiperpati : Hiperaljezi ve aşırı reaksiyonla
karakterize ağrılı sendrom.
- Hipoaljezi : Ağrılı stimülusa karşı
duyarlılığın ve cevabın azalması.
- Hipoestezi : Stimülasyona karşı duyarlılığın
azalması.
- Nöralji : Bir sinire yayılan ağrı.
- Nörit (is) : Sinir enflamasyonu.
- Nöropati : Bir sinirdeki patolojik değişiklik
veya fonksiyonundaki bozukluk.
- Nosiseptör : Ağrılı veya potansiyel olarak
ağrılı stimülusa karşı duyarlı spesifik reseptör.
- Noxious : Doku hasarı oluşturan stimülus.
- Ağrı eşiği : Kişide ağrıya neden olan en
küşük stimülusun şiddeti.
- Ağrı tolerans seviyesi : Kişinin tolere etmeye
hazır olduğu, ağrıya neden olan en büyük stimülus.
AĞRI TEORİLERİ
Ağrı mekanizmasını anlamak için yapılan çalışmalar
: 1 - Yalnızca fizyolojik mekanizma ile ilgili olanlar. 2 - Psikolojik mekanizmaların
önemli olduğu çalışmalar olarak ayrılır.
Ağrıyla ilgili fizyolojik mekanizmanın açıklanmasına
yönelik ilk görüş spesifite teorisi, psikolojik unsurları açıklamaya
yönelik ilk düşünce ise pattern teorisi olarak bilinir.
PRİMİTİF TEORİ
Ağrı konusunda ilk teori Aristo tarafından ileri
sürülmüştür. Aristo, ağrının bir duyudan daha çok bir emosyon (his) olduğunu
ileri sürmüştür. Ağrıyı haz duyusunun karşıtı, hoşnutsuzluklar manzumesi olarak
tanımlamıştır.
SPESİFİTE TEORİSİ
Stimüle edilen ciltten spesifik bir beyin merkezine direkt
iletim olduğu fikri ilk olarak 1644 yılında Descartes tarafından ileri
sürülmüştür. Ondokuzuncu yüzyılda deneysel araştırmalardaki artışla birlikte
Mueller, spesifik sinir enerjisi doktrinini ortaya atmıştır. Buna göre ; enformasyon
yalnızca duyu sinirleri ile beyine iletilir ve duyunun niteliği beyinde sonlanan
sinirlerin kendisi tarafından belirlenir. Sinir aktivitesi, stimülusa uyan kodlanmış
bilgiyi yansıtır. Mueller beş klasik duyu tanımlamıştır. Her bir tip duyu sinirini
takip eden terminal bir beyin merkezi araştırmıştır.
Modern spesifite teorisinin babası Max Von Frey'dir.
Frey 1895 yılında, ciltte sıcak, soğuk, dokunma ve ağrı duyularını algılayan
spesifik reseptörler olduğunu belirtmiş ve spesifik reseptör teorisini ileri
sürmüştür. Daha sonraki yıllarda anatomistler değişik dokularda spesifik
reseptörleri göstermişlerdir. Bulbusta soğuk reseptörleri, end organlarda sıcak
reseptörleri, dokunma reseptörleri olan Meissner korpuskülleri ve serbest sinir
uçlarında da ağrı reseptörleri gösterilmiştir.
Diğer araştırıcılar bunu geliştirerek; spesifik
reseptörler, spesifik periferik sinir lifleri, omurilikte spesifik ağrı yolları,
talamus ve kortekste spesifik ağrı merkezlerinden oluşan bir sistemi ileri
sürmüşlerdir.
Spesifite teorisinin analizinde iki yanlış
yapılmıştır. 1 - Anatomik : Spesifik end organlarla spesifik duyular arasında ilişki
olup olmadığı histolojik çalışmalarla desteklenmemiştir. Örneğin göz ile görme
duyusu arasındaki ilişki gibi. 2 - Psikolojik : Duyu niteliğinin spesifik sinir
impulsları ile beyine iletildiği düşünülmüştür. Spesifik sinir impulslarının
beyine iletiminde psikolojik komponent hiç düşünülmemiştir.
PATTERN (kalıp, model) TEORİLERİ
Von Frey'in teorisindeki yetersizlik yeni çalışmaları
aktive etmiş ve pattern teorileri olarak adlandırılan bir grup teori ileri
sürülmüştür. Goldscheider, ağrı duyusunun son ve kritik belirleyicisinin uyarının
süresi ve stimülusların toplamı olduğunu ileri sürmüştür. Bu, pattern
teorilerinin temelini oluşturur ve toplama (biraraya gelme) üzerine kurulmuştur.
Ağrıyı
uyaran sinir impulsları, ciltten algılanan duyuların arka boynuz hücrelerinde
toplanması ile oluşturulur ve bu hücrelerin output'u kritik bir seviyeyi aşarsa (bu
birikim belli bir seviyeyi geçerse) ağrı hissedilir.
Bu ana düşünceden çıkan üç temel pattern teorisi
ileri sürülmüştür.
1 - Primer periferik kalıp : Nonspesifik
reseptörlerden gelen (periferde oluşan) stimülusların toplamıdır. Duyunun niteliği,
stimülusun şiddeti ile belirlenir ve oluşturulur. Stimülasyon aşırı
olduğunda ağrı duyu olarak algılanır.
2 - İmpuls kalıbı ve santral toplama :
Livingstone ' a göre ağrı, impulsların spesifik santral mekanizmalarda
toplanmasıyla oluşur. Bu fikir kozalji ve hayali ekstremite ağrısı gibi değişik
kronik ağrı durumlarını açıklamakta kullanılabilir. Periferdeki reseptörlerin
anormal stimülasyonu (travmatik bölge), kendi kendini uyaran sinir devreleri oluşturur
veya omuriliğin arka boynuzundaki nöronların aktif kalması sonucu anterolateral hücre
kolonu yoluyla beyine yaylım impuls ateşi gönderilmesi, kısır bir döngüye neden
olur. Beyin bu durumu ağrı olarak algılar. Bu omurilik eksitasyonunun yayılımı,
otonom ve motor bulguları açıklamakta önemlidir.
3 - Duyusal etkileşim teorisi : Bu, hızlı sinir
iletimi sistemi ile yavaş iletim sistemi arasındaki etkileşimi ve sonucunu belirtir.
Etkileşim, yavaş sistemin hızlı sistem tarafından ya inhibe edilmesi ya da
dengelenmesi şeklindedir. Bu, miyelinli ve miyelinsiz duyusal sinir impulsları
arasındaki ilişki olarak tanımlanabilir. Bu teoriye göre, periferik sinir
yaralanmasından sonra impuls iletimi ince liflerde (kalın liflere göre) bir artma
gösterir. Kalın liflerin inhibe edici veya dengeleyici etkisi ortadan kalkar. Bu da
bir çok patolojik ağrı tiplerini açıklayabilir.
Tüm bu teoriler ağrının fizyolojik ve psikolojik
komponentlerini birlikte açıklamakta yetersiz kalır. Her iki komponenti açıklayan tek
teori multiple « kapı kontrol teorisi » dir.
AĞRI YOLLARI
İnsan sinir sistemi ağrılı (noxious) stimülusları
sezen ve cevap veren mekanizmalar içerir. Bu sistemler stimülusu tanıyan reseptörler,
bunları üst merkezlere iletmek için gerekli yollar, bir santral mekanizma ve bir cevap
mekanizması içermelidir. Cevap mekanizması; geri çekme refleksleri, hareketten
kaçınma, bilgi edinme ve otonom cevabı içerir.
Periferik reseptörler
Cilt ve diğer organlar yalnızca ağrılı stimülusları
algılayan spesifik reseptörlere (nociceptor - nosiseptör) sahiptir. Bu reseptörler
serbest sinir uçlarında yer alır ve yüksek şiddetteki mekanik, termal, kimyasal
stimüluslara karşı hassastır. Ağrılı uyaran ilk olarak, serbest sinir
uçlarındaki bu reseptörler tarafından algılanır ve A-delta ve C lifleri ile iletilir
(ağrı iletimi ile ilgili afferent sinir lifleri).
Uyarıya spesifik reseptörler (örn. sıcak) dışında,
reseptörler büyük oranda birden fazla ağrılı uyarana cevap verir. En sık bulunan
reseptör mekanik ve termal stimüluslara cevap veren kutaneal mekano-termal (sıcak)
reseptörlerdir. Bu reseptörler hem A-delta hem de C liflerini aktive eder. Bunlar
içinde insanda en sık görülen mekano-termal reseptörler C lifleri ucunda yer alır.
Bu reseptörler kimyasal stimüluslara da cevap verir, bu nedenle C lifleri polimodal
reseptörler olarak tanımlanabilir.
A liflerindeki mekano-termal reseptörler, eşik
cevaplarına göre tip I ve tip II olmak üzere iki alt gruba ayrılabilir. Tip I
reseptörler aktivasyon için yüksek (49ºC), tip II ise düşük (42ºC) eşik değerine
sahiptir. Diğer bir grup A-lifi reseptörü vardır ki, bunlar yalnızca şiddetli
mekanik stimülasyona cevap veren, yüksek eşik değerli mekanoreseptörlerdir. Değişik
nosiseptörlerin ağrılı bir stimülusa karşı gösterilen özel bir cevaptaki rolleri
tam olarak belirlenmemiştir. Ancak, klinik çalışmalar birden fazla reseptörün aktive
olduğunu göstermektedir.
Reseptörün fonksiyonu; mekanik, termal ve kimyasal
enerjiyi transducer olarak elektriksel sinyaller haline dönüştürmek, sonra bu
uyarının primer afferent lifler yoluyla omuriliğe iletilmesini sağlamaktır.
Reseptörün nasıl aktive edildiği bilinmemektedir. Ancak, stimülus reseptör
membranının yapısını değiştirerek onun depolarize olmasını sağlamakta ve primer
afferent sinir lifinde aksiyon potansiyeli oluşturmaktadır. Bazı olgularda bu,
membranın mekanik deformasyonu sonucu oluşabilir. Diğer olgularda ise doku hasarı,
reseptör membranının özelliklerini etkileyen bazı kimyasal maddelerin salınmasına
neden olur. Bu kimyasal maddeler potasyum iyonları, bradikinin, substance P veya diğer
peptidler, prostaglandinler ve bunlarla ilişkili bileşikler, seratonin gibi maddelerdir.
Hiperaljezi ve sensitizasyon
Reseptör aktive olduğunda fonksiyonel değişiklikler
oluşur. Doku hasarı hem yaralanma bölgesinde (primer hiperaljezi) hem de çevresindeki
bölgede (sekonder hiperaljezi) hiperaljeziye neden olur. Bu, ağrı eşiğinde düşme,
normalde ağrı oluşturmayan (nonnoxious stimülus) stimülusun ağrıya neden olması
(allodynia) ve ağrılı stimülusa karşı aşırı cevaba (hiperpathia) neden olur.
Sensitize olan reseptör eşik cevapta azalma, eşik değerin üstündeki stimülusa
cevapta ve spontan aktivitede artma gösterir. Sensitizasyon ve hiperaljezinin
mekanizması bilinmemekte, bu konuda hem santral hem de periferik mekanizmalar sorumlu
tutulmaktadır.
Visseral ağrı iletimi
Organlarda ve tüm diğer dokularda (santral sinir sistemi
dışındaki) reseptörler tesbit edilmiştir. Bu reseptörlerin bir kısmı tablo II'de
özetlenmiştir. Visseral ve kutaneal reseptörler arasında önemli klinik farklılıklar
vardır. Visserlerdeki reseptör sayısı cilttekine göre çok daha azdır ve bu
reseptörler farklı bir aktivasyon şekli gösterirler. Örneğin, mezenterin, uterus
serviksinin veya diğer visseral organların kesilmesi ve yakılması klinik ağrı
oluşturmazken traksiyon, distansiyon veya iskemi ağrıya neden olur. Bu ağrı
genellikle yaygındır, zor lokalize edilir ve önemli bir otonomik komponenti
vardır. Visseral ağrı ile ilgili bilgi omuriliğe otonom liflerle, en sıklıkla
sempatik liflerle (B lifleri) taşınır (duyusal lifler sempatik efferentlerle
birlikte seyreder). Bunlar, arka boynuzda somatik afferentlerle aynı bölgeye
götürülür. Visseral reseptörler omurilikte bir çok spinal segmentte geniş bir
dağılım ve geniş bir reseptif alana sahiptir. Bu durum visseral ağrının kesin
olarak lokalize edilmesini önler ve yansıyan ağrı fenomenini açıklayabilir.
Torasik ve lomber arka boynuz hücrelerinin % 75'i hem visseral hem de somatik
afferentlerden birbirine yakın gelen bilgiyi alır. Visseral afferent input bir kez arka
boynuza ulaşınca, bundan sonraki iletim ve gidiş somatik iletimle aynı genel kalıbı
izler. Yine de, iletimin karışması enderdir. Örneğin, spinal olarak uygulanan bazı
analjezik ajanlar somatik (sıcak veya tail-flick) ve visseral ağrı iletimine karşı
(intraperitoneal asit) farklı analjezi şekli gösterir. Bu durum, input hakkındaki
bilginin farklı transmitter maddeler tarafından iletildiği fikrini olası kılar.
Primer afferent iletim (Somatosensoryal sistem)
Üst merkezlere çıkan (ascending) yolların birinci
nöronlarını iki tip afferent sinir oluşturur.
- Mekanoreseptörlerden orjin alan, miyelinli, kalın
lifler : A-alfa ve A-beta lifleri.
- Serbest sinir uçlarındaki spesifik ağrı
reseptörlerinden orjin alan, ince, miyelinli A-delta ve miyelinsiz C lifleri.
Periferik sinirlerde, miyelinsiz lifler miyelinli liflerin üç katı fazladır.
Kalın lifler ve görevi
Geniş çaplı (kalın), iletim hızı yüksek olan A-alfa
afferent lifleri esas olarak ağrı oluşturmayan (nonnoksious) stimülusları
iletir. Bu reseptör-sinir ünitesi, karakteristik olarak yalnızca düşük eşik
değerli mekanoreseptörlerin stimülasyonuna cevap verir.
Bu lifler, lemniskal ve neo-spinotalamik sistemin
orjinini oluşturur. Birinci nöronlar ciltten orjin alır, hücre gövdeleri arka
kök ganglionundadır, omuriliğe arka boynuzdan girer ve üç ana çıkan yolu izler :
Aynı
taraftaki dorsal lemniskal traktus, dorsolateral traktus ve karşı taraftaki
ventrolateral (neospinotalamik) traktus.
Dorsal lemniskal traktus içindeki lifler bulbustaki
Gracile ve Cuneate nükleuslarda (ikinci nöron) sonlanır. İkinci nöronlar orta
hattı geçerek medial lemniscusu oluşturur ve talamusun ventrobazal nükleusunda
sonlanırlar. Üçüncü nöronlar somatosensoryal kortekse yayılır.
Dorsolateral traktusu oluşturan lifler değişik
yüksek spinal seviyelerde (ikinci nöron) sonlanır. İkinci nöronları orta hattı
geçerek ventrolateral (neospinotalamik) traktus ve medial lemniscusa girerek talamusta
sonlanır. Talamustan çıkan üçüncü nöronlar kortekse yayılır.
Ventrolateral traktus : Bazı lifler arka boynuz
içine girdikleri noktada sinaps yaparak (ikinci nöron) hemen orta hattı geçer
ve
ventrolateral (neospinotalamik) traktusu oluşturur.
Bu sistemle beyine gelen uyarı diskriminatif olarak
algılanır. Beyin, dokunma, ısı, pozisyon ve lokalizasyon hakkında ayrı ayrı
bilgi sahibi olur. Bu sistemle taşınan uyarılar ağrı uyandırmamasına karşın
ağrılı stimülus tarafından aktive edilen küçük liflerden gelen uyarının modifiye
edilmesi (değiştirilmesi) için bilgi verir.
İnce lifler ve görevi
İki tip küçük çaplı (ince) sinir lifi, primer olarak
ağrılı uyarının (noksious stimülus) santral merkezlere iletiminden
sorumludur. Bunlar miyelinli A-delta ve miyelinsiz C lifleridir.
Bu reseptör-lif ünitesi aktivasyon için yüksek bir
eşik değer ve yavaş iletim hızına sahiptir. Miyelinli A-delta liflerinin bir
kısmı orta veya düşük şiddetteki stimülus tarafından bile aktive edilebilir.
Yüksek eşik değerli reseptörlerin yer aldığı
miyelinsiz C lifleri, şiddetli veya zarar verici tekrarlayan stimüluslarla aktive
edilir. C liflerinin bir kısmı yalnızca tek bir stimülusa (örneğin, aşırı sıcak
veya ciddi mekanik deformite) cevap verir.
Bazı yüksek eşik değerli C lifleri daha az spesifiktir
ve polimodal özellik gösterir. Bunlar bir çok farklı stimülus ile aktive
edilebilir, örneğin ; büyük ısı değişiklikleri, şiddetli sıcak veya soğuk,
mekanik distorsiyon veya kimyasal irritanlar. Ağrının lokalizasyonu zayıftır. Bu son
reseptör üniteleri akut ağrının iletimine yardımcıdır ve hızla adapte
olurlar. Persistant ağrıda önemli bir mekanizma oluşturmazlar.
Bu ince afferent lifler paleospinotalamik sistemin
orjinini oluşturur. İnce lif- reseptör üniteleri (A-delta ve C lifleri) birinci
nörondur, hücre gövdeleri arka kök ganglionunda bulunur. Arka boynuza girdikten sonra
dallara ayrılarak sinaps yaparlar (ikinci nöron). Bir çok sinapstan sonra ikinci
nöronun lifleri orta hattı geçer (bir kısmı aynı tarafta yukarı çıkar) ve
ventrolateral kolonda yukarı doğru çıkarak beyin sapı (bulbus), orta beyin ve
talamusa (ventrobazal nükleus) ulaşır. Bir çok kaynaktan gelen impulslar talamusta
birbirine yaklaşır. Üçüncü nöronlar talamustan kortekse yayılır.
Bu lif sistemi tarafından beyine iletilen uyarılar bir
ağrı deneyiminin elde edilmesini sağlar. A-delta liflerinin aktivasyonu, keskin,
lokalize bir ağrı oluştururken, C liflerinin tekrarlayan ağrılı stimüluslarla
aktivasyonu, lokalize edilemeyen, dayanılmaz, şiddetli ağrıya neden olur.
Arka boynuzun anatomi ve fizyolojisi
Omuriliğin arka boynuzu hücre tiplerine, afferent
bağlantılara ve histokimyasal özelliklerine göre laminalara ayrılır. Arka boynuz gri
maddesi, birinci nöronların çoğunun snaps yaptığı bölgedir. Rexed, arka boynuzu 10
laminaya ayırmıştır ve bu laminalarda spesifik reseptör - sinir lifi ünitelerini
tanımlamıştır.
Lamina I. En dış (marjinal) tabakadır, esas
fonksiyonu küçük çaplı afferent liflerden gelen ağrılı impulsları almaktır.
Arka boynuzun bu tabakası çok az sayıda büyük hücre içerir. Bu hücreler, cilt
yanığı veya ezilmeyle (mekanik bası) oluşan, A-delta ve C lifleri ile iletilen
uyarıyı alırlar. Bu hücreler aynı zamanda A-alfa ve A-beta liflerinden gelen
(özellikle, düşük eşik değerli mekano -dokunma- ve termoreseptörlerden gelen)
ağrı oluşturmayan diğer hızlı iletimli impulsları da alırlar. Ancak, hızlı
iletimli impulsların çoğu, arka boynuzu sinaps yapmaksızın direkt geçer ve dorsal
kolonda yukarı çıkar.
Lamina II ve III. Küçük hücreler içeren bu
tabakalar substantia gelatinosa olarak adlandırılır. Ciltten gelen bir çok
afferent lif bu bölgede sonlanır. Bu bölge ile üst ve alttaki tabakalar arasında bir
çok bağlantı vardır. Wall ve Melzack tarafından tanımlanan bu iki tabaka, duyu
sinirlerinin getirdiği uyarıların beyine iletilmesini sağlayan lamina V' teki T
hücrelerine uyarı geçişini düzenleyen bir ara sistemdir. Substantia gelatinosa
sistemi T hücreleri üzerinde frenleyici bir etki gösterir ve inhibitör bir mekanizma
gibi hareket eder. Substantia gelatinosa hücrelerinin aktivasyonu sonucu şunlar
oluşur :
1 - Küçük çaplı A-delta ve C liflerinin
uyarılması, substantia gelatinosa hücrelerini inhibe eder, substantia
gelatinosanın outputu (frenleyici etkisi) azalır, T hücreleri üzerindeki frenleyici
etki azalır ve böylece T hücreleri, inhibe edilemez veya çok daha aktif hale gelir.
2 - Bunun tersine, kalın liflerin uyarılması,
substantia gelatinosa hücrelerini stimüle eder, substantia gelatinosanın outputu
(frenleyici etkisi) artar, T hücreleri üzerindeki frenleyici etki artar ve böylece T
hücrelerinin uyarıyı alma yeteneği veya diğer stimüluslara reaksiyonu azalır.
Lamina IV. Bu hücre tabakası küçük lokalize
cilt alanlarından gelen, ağrı oluşturmayan duyusal impulsları taşıyan, kalın
kutaneal afferent lifleri alır. Hücreler, nazik bir cilt basısı ve miyelinli A-beta
liflerinin stimülasyonu ile eksite edilirler. Bu hücreler düşük bir eşik değere
sahiptir ve nazik stimüluslara cevap verir. Ağrılı stimülus veya A-delta ve C
liflerinin aktivasyonu bu hücreleri aktive etmekte yetersiz kalır ve gerçekte bu
hücreleri inhibe eder.
Lamina V. Bu tabakadaki hücreler bir çok kaynaktan
gelen uyarıları alır. Özellikle ağrılı stimüluslara karşı çok hassastırlar. Bu
hücreler visserler, kaslar, kan damarları ve derin dokulardan küçük çaplı,
yavaş iletim hızlı A-delta ve C lifleri ile gelen uyarıları alırlar. Bu nedenle
lamina V visseral duyusal uyarıların ulaştığı omurilik noktası olarak kabul
edilir. Bu hücreler hem substantia gelatinosa hem de üst merkezlerle ilişki içindedir.
Spinotalamik traktusların orjinini büyük oranda bu hücreler oluşturur.
Dokunma, A-alfa lifi reseptör hücrelerini uyarır ve
aynı zamanda bu laminadaki hücreleri eksite eder. Stimüle edildiğinde lamina V
hücrelerini etkileyen cilt reseptör alanları, geniştir ve cevabın tipine bağlı
olarak üç zona ayrılabilir. Merkezden veya stimülus bölgesinin iç noktasından gelen
stimüluslar, lamina V hücrelerinde şiddetli eksitasyon oluşturur ve stimülusun
şiddeti ile artan bir ateşleme vardır. Reseptör çevresindeki kutaneal bölgenin aynı
derecede stimülasyonu, esas duyusal impulsun ya stimüle ya da inhibe olması ile
anlaşılabilir. Daha periferden gelen stimüluslar inhibisyonla anlaşılır. Lamina V
hücreleri, feed - back impulsları gibi beyinden inen (descending) tonik impulslar da
alır.
Bu hücrelerin (T) outputu çıkan yollar üzerinde bir
afferent son ana impulstur ve hücreler transmisyon hücreleri olarak adlandırılır. T
hücreleri output'u ağrının santral algılanmasında temel veya bir anahtar rolü
oynar.
Lamina VI. Bu tabakadaki eksitasyon ve cevaplar
büyük oranda ağrısız stimüluslarla ilgilidir. Geniş çaplı A-beta ve gama lifleri
bu tabakada sonlanır. Kas, tendon ve eklemlerden gelen proprioseption duyusu bu liflerle
taşınır. Hareket bu tabaka hücrelerini aktive eder. Visseral duyular da bu tabakada
algılanır.
Lamina VII - IX. Bu laminalar ön boynuzun
parçasıdır. Bu hücreler ağrı iletimini sağlayan çıkan (ascending) yollara
katılır.
Lamina X. Bu tabakada hücreler santral kanal
etrafında konsantre olmuştur ve yüksek şiddedteki stimüluslara cevap verirler. Bu
hücreler, omurilikte nosiseptif bilgiyi beyine getiren multisinaptik bir zincir
oluşturur.
Laminalar üzerinde ilaç etkileri
Morfin laminaya spesifik bir laminar etkiye sahiptir.
Lamina I ve lamina V hücreleri arasındaki iletim üzerinde ve bunların spontan
aktivitesinde supresyon oluşturur (bu iki etki ağrıya cevap olarak bilinir). Aynı
zamanda I ve V' te ağrılı uyarıyı izleyen uyarılmış aktivitede de bir supresyon
vardır. Lamina IV ve VI etkilenmez.
Azot protoksit, Lamina V hücrelerinin spontan aktivitesini
suprese eder, ancak lamina VI hücrelerinin aktivitesini artırır.
Ketamin, lamina I ve V hücrelerinin spontan aktivitesini %
28 - 43 oranında, uyarılmış aktiviteyi de % 44 - 65 oranında suprese eder. Bu ilacın
analjezik etkisinin bir bölümü olarak kabul edilir.
MODÜLASYON MEKANİZMASI
KAPI KONTROL TEORİSİ
Wall ve Melzack 1965' te değişik ağrı fenomenlerini
açıklamak üzere kapı kontrol teorisini ileri sürdüler. Bu teori,
ağrının ilk olarak omurilikte kontrol edildiği düşüncesini ortaya koyar.
Teoriye göre : 1 - Afferent liflerle omuriliğin V. laminasındaki T (transmisyon
hücreleri) hücrelerine gelen sinir impulsu output' u, arka boynuzun II ve III.
laminasında bulunan substantia gelatinosa hücrelerinin aktivitesi tarafından
düzenlenir, hafifletilir ve ayarlanır.
Özetle ; T hücrelerinin output' u (başka bir deyimle
T hücrelerine uyarı geçişi) substantia gelatinosa hücreleri tarafından ayarlanır.
Bu spinal kapıdır.
Substantia gelatinosa hücreleri afferent uyarının T
hücrelerine geçişini iki muhtemel yolla ; a) Presinaptik olarak ; A-delta ve C lifi
aksonlarında impulsu bloke ederek veya b) postsinaptik olarak ; kimyasal transmitter
salınımını inhibe ederek ve gelen eksitatör impulsların algılanma seviyesini
değiştirerek etkiler.
2 - Kapı mekanizması esas olarak geniş çaplı A-alfa
ve A-beta liflerinin aktivitesi ile kontrol edilir. Kalın liflerin
uyarılması, substantia gelatinosa hücrelerini stimüle ederek (kapı kapanır) T
hücrelerine uyarı geçişini inhibe eder. İnce liflerin uyarılması ise substantia
gelatinosa hücrelerini inhibe ederek (kapı açılır) T hücrelerine uyarı geçişini
artırır.
3 - Arka boynuzdaki lamina V hücreleri enformasyonun
iletiminde santral bir rol oynar ve transmisyon hücreleri olarak adlandırılır.
Dokunma veya ısı ile kalın liflerin aktive edilmesi yalnızca bu lifleri uyarmaz,
fonksiyonu bu sistemi inhibe etmek olan substantia gelatinosa hücrelerini de uyarır. Bu
nedenle T hücrelerinin uyarılması kısa sürer. Bunun tersine ince liflerin ağrılı
stimülusla aktive edilmesi lamina V' teki T hücrelerini uyarır, ancak aynı zamanda
substantia gelatinosa (lamina II ve III) hücrelerini de inhibe eder, böylece T
hücrelerinden uyarı çıkışı önlenemez, uzun sürer ve gelen uyarı ile orantılı
şiddette olur.
4 - A-delta liflerinin (kalın liflerin) stimülasyonu
aynı zamanda hızla santral kontrol mekanizmasını aktive eder. Bu liflerle gelen
uyarı, spinal dorsal kolon ve dorsolateral yollardan yukarı çıkar medial lemniskal
traktustan geçerek posterior talamusun ventrobazal nükleusuna ulaşır. Bu, neospinotalamik
traktus sistemidir. Bu sistemle iletim çok hızlıdır ve yavaş iletim hızına
sahip yollardan gelen uyarılar (ağrı) algılanmadan çok önce kortekse uyarının
cinsi, lokalizasyonu ve şiddeti hakkında bilgi verir. Bundan dolayı bu sistem,
santral alıcı bölgeleri alarma geçirme ve daha önceki deneyimler, emosyonlar,
algılama ve cevap gibi selektif santral mekanizmaları aktive etme işini görür. Bundan
sonra, kortikal enformasyonu taşıyan efferent lifler spinal kapıyı ve daha tam aktive
olmadan önce T hücrelerini etkiler.
Özetle : Kalın liflerin uyarılması ağrı
oluşturmaz ancak, neospinotalamik traktus yoluyla ağrının enformasyonunda
rol oynar. Korteks bu yolla, daha ağrı algılanmadan önce uyarının cinsi,
lokalizasyonu ve şiddeti hakkında bilgi edinir ve hızlı bir şekilde spinal kapı
(substantia gelatinosa) ve T hücrelerine emirler göndererek bu sistemi santral yolla
ayarlar. Bu, santral kontrol mekanizması olarak adlandırılır.
5 - Arka boynuz lamina V' teki T hücrelerine inen
yollar arasında ; a) retikülospinal sistem, b) frontal korteksten gelip
algılama enformasyonunu taşıyan inen retiküler formasyon, c) görme ve işitme
ile ilgili inen spinal sistemler ve direkt kortikospinal sistem yer alır. Bu inen
yollar esas olarak ön boynuz motor hücrelerinde santral aktiviteyi sağlar.
6 - Periferik afferent uyarı ile substantia
gelatinosanın ayarlanması ve inen impulslar tarafından santral kontrolün
sağlanması kombinasyonu, omurilik transmisyon hücrelerinin (T) net output' unu
oluşturur. T hücrelerinin bu output'u kritik bir seviyeyi geçtiğinde ve beyin
mekanizmaları bombardıman edildiğinde, aktivasyon sistemi adı verilen kompleks
bir cevap elde edilir. Aktivasyon sisteminin ateşlenmesi ile refleksler, davranış,
volanter aktivite ve karakteristik ağrı duyulur.
Özetle : T hücrelerinin output'u kritik bir seviyeyi
geçtiği an aktivasyon sistemi ateşlenir ve ağrı duyulur. Bu sistemin pratik önemi
şudur : Hastanın psikolojik durumu, kültürel seviyesi, anksiete ve heyecan gibi
emosyonel durumlar kapı kontrol mekanizmasını ya açar ya da kapatır.
SANTRAL NÖROFİZYOLOJİK AĞRI
MEKANİZMALARI
Periferik mekanizmalardan gelen duyusal uyarılar, bu
uyarıları değerlendiren ve uygun cevap oluşturan bir çok beyin merkezine iletilir.
Bunun sonucunda impulsu ağrı olarak tanımak için duyusal impulsa bir nitelik
kazandırmak ve organizmanın kendisini korumasını sağlamak amacıyla üç majör
psikolojik (beyin) mekanizma aktive edilir (şekil 2).
Duyusal diskriminatif boyut (Stimülusun lokalizasyonu,
süresi, şiddetinin algılanması)
Ağrının bu boyutu talamusun ventrobazal nükleusunda
oluşturulur. Kalın liflerle (A-alfa) iletilen afferent uyarı neospinotalamik yolla
yukarı çıkar ve talamusun bu bölgesine iletilir. Stimülusun lokalizasyonu, süresi ve
kantitatif özellikleri hakkında ilk enformasyon burada yapılır. Ventrobazal
nükleustan çıkan enformasyon santral sulkusun posteriorunda somatosensoryal kortekse
(Brodman' ın I - II no' lu sahaları) iletilir.
Motivasyonal-affektif boyut (Hissi davranışın
belirlenmesi, emosyonel komponent)
Ağrı deneyimleri tektir. Duyusal uyarıya anlam ve önem
serebral mekanizmalar tarafından verilir. Genellikle, zihinsel dikkati, normal cevabı
değiştiren, düşünce ve davranışı bozan ağrılı stimülasyonun oluşturduğu hoş
olmayan duruma duyusal bir nitelik verilir. Kişi nedenden kaçınmak ve ağrıyı
durdurmak amacıyla aktivite içine itilir. Ağrının bu yönüne hizmet eden
nörofizyolojik mekanizma, spinal T hücrelerinden gelen çıkan impulslarla başlar,
omuriliğin anterolateralinde lokalize olan paleospinotalamik ve paleospinobulber
traktuslara ait ikinci nöronlar tarafından taşınır. Bu yollar medüller retiküler
formasyo ve orta beyinde gri maddede sonlanır. Geniş somatik ve visseral reseptör
alanlar, görme ve işitme gibi özel duyusal sistemlerden gelen diğer bir çok
somatosensoryal lif bu bölgelerde birleşir. Bu alanlardan çıkan lifler iki sisteme
girer :
1 - Talamusun medial intralaminer nükleusları. Bu
nükleuslardan ikisi (parafasiküler ve santral nükleuslar) öncelikle ağrı ile
ilgilidir. Bu nükleusların stimülasyonu anksiete ile birlikte hoş olmayan,
lokalizasyonu zayıf bir duyu oluşturur. Beraberinde korkuya benzer cevaplar ve kaçınma
davranışı ortaya çıkar. Bundan sonra iletim üçüncü nöronlarla korteks ve limbik
sisteme iletilir.
2 - Limbik sistem. Bu santral elemanı hipotalamus olan
birçok subkortikal yapıdan oluşur. Limbik sistem, anterior talamus, amigdal nükleus
(nükleus amigdale), hipokampus ve bazal ganglionları içerir. Bu yapılar bir duyunun
affektif (hissi) niteliğini verir; duyunun hoş olan veya hoş olmayan niteliği ile
ısdırap çekme ve ödüllendirme sürecini limbik sistem ayarlar. Hafıza büyük
ölçüde aktive edilir ve enformasyon kaydedilir. Bundan sonra her kişinin ağrı
duyusuna karşı tavır ve hissi belirlenir. Bunun üzerine ağrılı stimülasyona göre
çekinme ve kaçınma davranışı oluşturulur.
Kognitif (bilişsel) boyut (Ağrının
değerlendirilmesi ve motor cevabın belirlenmesi)
Kortikal aktivite duyuya entellektüel bir boyut
kazandırır. Duyusal uyarı seçilir ve bir spesifik dikkat süresi enformasyon işlemine
verilir. Olası koruyucu veya uzaklaştırıcı stratejiler belirlenir, sonuçlar
özellikle geçmiş dönemlerdeki deneyimler değerlendirilir. Tüm bunlar, ağrı
deneyimine nitelik kazandıran ve en iyi stratejinin oluşturulması için bir kararın
verildiği entellektüel işlemlerdir.
Frontal korteks ve ilişkili olduğu beyin alanları bu
zihinsel işlemlerde ve motor mekanizmalar tarafından oluşturulan cevabın
belirlenmesinde santral bir rol oynar.
AĞRIYA CEVAP
MOTOR MEKANİZMALAR
Sinir sisteminin bir çok seviyesinde ağrıyla ilgili
deneyim her biri spesifik bir korunma amacına yönelik değişik motor cevaplar uyarır.
Ağrı reaksiyonu istemli ve istemsiz olarak ikiye ayrılabilir. İstemli reaksiyonlar :
sözle ifade etmek, yüz ifadesi, geri çekme (yoksunluk) hareketlerini içerir. İstemsiz
reaksiyonlar ise otonomiktir, vasküler, visseral ve endokrin cevapları içerir.
Spinal seviyede segmental refleksler uyarılarak
fleksiyon veya geri çekme hareketi oluşturulur. Medullada kardiyorespiratuar
değişiklikler uyarılır. Hipotalamusta hipofizer hormonların salınımı
uyarılır. Hipotalamus sempatik sinir sistemini de uyarır, öfke ve korku ifadesini
oluşturur. Retiküler formasyoda uyanıklık hali oluşturulur. Orta beyin,
beyin ve talamus ıstırap çeken bir yüz ifadesini oluşturur. Limbik sistem
bir çok davranış biçimini şekillendirir.
Multiple kapı teorisinin uyarlanması
Periferik stimülus sinir sisteminin tüm seviyelerinde ;
omurilikte dorsal kolonda, retiküler formasyoda, talamusta, limbik sistemde ve kortekste
değiştirilir. Çıkan liflerin yaptıkları her sinapsta bir kapı kontrolü
oluşur ve bunu multiple kapı kontrol teorisi destekler.
Kapı kontrolü ; farklı kaynaklardan gelen afferent
impulslar ile inen (descending) impulslar arasında etkileşim sağlayarak, son karakterin
oluşturulması veya santral olarak algılanan impulsun değiştirilmesini sağlar.
Kapı kontrolünden sonra impuls beyinin sinirsel işlemine tutulur, uygun cevap ve motor
mekanizmalar ancak bundan sonra belirlenir.
Kapı kontrol teorisi tüm ağrı tiplerini iyi
açıklayamaz. Bu teori nosiseptif mekanizmalar ve akut ağrıya iyi uyar ancak, kontrol
mekanizmaları değişiklikler gösteren uzun süreli ağrı tiplerini açıklamakta
yetersiz kalır. Üst merkezlerden inen (descending) inhibitör yollar noradrenerjik,
seratonerjik ve enkefalinerjik mekanizmaları içerir.
AĞRININ OPİOİDLER TARAFINDAN
HAFİFLETİLMESİ VE KONTROLÜ
Ağrının doğal modülasyonu (hafifletilmesi)
Ağrının algılanmasında yer alan, limbik sistem,
periakuaduktal yapılar, omuriliğin arka laminaları spesifik ağrı reseptörleri
içerir. Bunlar opioid ve bunlarla ilişkili ilaçların stereospesifik bağlanma
yerleridir. Bu ilaçlara özel birden fazla tipte reseptör bulunur. Bu reseptörlerde
iletim endojen opioidler veya endorfinler tarafından sağlanır.
Opioid reseptörler
Opioid ilaçlar ve endojen opioidlerin santral sinir
sistemi ve diğer organlarda bağlandığı spesifik bölgelerde bu reseptörlerin
bulunduğu gösterilmiştir. Bunlar morfin ve enkefalinlerin bağlanması için farklı
özellikler gösterir. Santral sinir sisteminde beş tip opioid reseptörü izole
edilmiştir : mü (µ), kappa (k), sigma (s), delta (d) ve epsilon (e). Opioid
antagonist naloksan tüm bu reseptörlere bağlanır. Bir ajan opioid reseptörlerde
agonist, antagonist veya agonist - antagonist etki gösterebilir.
Reseptörlerin majör fonksiyonu
Mü reseptörü : Supraspinal analjezi, solunum
depresyonu, öfori ve fiziksel bağımlılıkla ilgilidir. Bu reseptörü etkileyen opioid
ajan morfindir.
Kappa reseptörü : Spinal analjezi, miyosis ve
sedasyonla ilgilidir. Bu reseptörü etkileyen opioid ajan ketosiklazosindir.
Sigma reseptörü : Eksitasyon, disfori,
halusinasyonlar, respiratuar ve vazomotor stimülasyonla ilgilidir. Bu reseptörü
etkileyen opioid ajan SKF 10047'dir.
Delta reseptörü : Kesin olmamakla birlikte
davranış hali (tavrı) ile ilgilidir. Bu reseptör enkefalin tarafından etkilenir.
Epsilon reseptörü : Beta - Endorfinin bazı
etkileri diğer endorfinlerden farklıdır ve diğerlerinden farklı bir reseptörü
etkiler. Bu reseptör epsilon reseptörüdür.
Endojen opioidler
Endojen oioidler peptid yapısındadırlar ve bir çok
sinirin aksonu içinde üretilirler. Aksonda üç farklı polipeptitten (propeptid) aktif
peptid şekilleri oluşturulur. İlk izole edilenler Met-enkefalin ve lev-enkefalindir.
Daha sonra endojen opioid agonist etkili en önemli endojen opioid b - endorfin ile
leucine enkefalin ve methionine enkefalin bulunmuştur. Bunlar opioid olarak morfinden
20 - 30 kez daha etkilidirler. Etkileri naloksanla geri çevrilebilir.
Enkefalinler primer afferent transmisyonu muhtemelen hem
presinaptik hem de postsinaptik inhibisyon oluşturarak etkiler. Bu basit bir sistem
değildir, beyin ve omurilikte yer alan multiple opioid reseptör bu etkiden sorumludur.
Bu reseptörler farklı fonksiyonlara sahiptir, farklı ağrılı stimüluslara karşı,
farklı opioid agonistlerin değişik potansiyelleri tarafından uyarılırlar. Örneğin,
morfin bir mü agonistidir, intratekal olarak termal, visseral kimyasal ve elektriksel
ağrılı stimülasyona karşı eşit bir etki gösterir. D-ala-D-leu (DADL) enkefalin bir
delta agonistidir, bir hot-plate testi olarak tail-flick testinde 1,5 kez daha etkilidir
(her ikiside termal nosiseptif testlerdir, biri spinal reflekstir, diğeri davranış
testi ile birliktedir). Beta endorfin (mü-delta) somatik termal stimülusa karşı
visseral kimyasal stimülusa göre onbeş kez daha etkindir.
Endojen opioidlerin dağılımı
Beta endorfin sınırlı bir dağılım gösterir.
Büyük oranda orjinini hipotalamustan alır ve periakuaduktal gri madde, hipofiz, limbik
sistem ve medullaya dağılır.
Enkefalinler ve dynorfinler santral sinir sisteminin
her yerine dağılmıştır ve başlıca bulundukları yer internöronlardır. Endojen
opioidler :
1 - Ağrının algılanması ile ilgili bölgeler (omurilik
arka boynuzunda Lamina I, II ve V, talamus ve periakuaduktal gri madde),
2 - Hissi davranışın ayarlandığı bölgeler (limbik
sistem, amigdal nükleus, hipokampus ve serebral korteks),
3 - Otonom sinir sisteminin regüle edildiği bölgelerde
bulunur.
Dynorfinler proenkefalin B (prodynorphin) propeptidinden
oluşturulan aktif peptidlerdir, ağrının hafifletilmesinde etkili oldukları
düşünülmektedir, enkefalin içeren sinirlerle birlikte bulunur.
Elektrolitlerin rolü
Sodyum ve diğer iyonların konsantrasyonu opioid ve
benzeri ilaçların reseptöre afinitesini etkiler. Fizyolojik konsantrasyonlardaki sodyum
klorür (Serum fizyolojik) opioid agonistlerin bağlanmasını azaltır ancak
antagonistlerin bağlanmasını artırır.
DİĞER NÖROTRANSMİTTERLER (ARKA BOYNUZ NÖROKİMYASI)
Arka boynuz içinde laminar dağılım gösteren bir çok
nörokimyasal madde tesbit edilmiştir. Bunlara örnek olarak ; Substance P (P
maddesi), enkefalin, somatostatin, vazoaktif intestinal peptid, seratonin (5-HT),
norefinefrin, dopamin, glisin, GABA, nörotensin ve floride rezistan asit fosfataz
verilebilir.
P maddesi
P maddesi muhtemelen primer afferent transmitter
olarak fonksiyon görür. Termal ağrılı uyaran verilen hayvanlarda yapılan deneysel
çalışmalarda, omurilikte P maddesinin capsaicin ile tüketilmesiyle analjezi
oluştuğu gösterilmiştir. Ancak bu hayvanlarda üriner inkontinans gelişmiştir.
P
maddesi, primer (periferik) afferent sinirlerin terminal uçlarında bulunur ve ağrı
iletiminde kimyasal mediatörlerden biri olarak rol oynar. Omurilik nöronları P
maddesi tarafından ağrılı stimülusta olduğu gibi uyarılır. Arka boynuzda P
maddesinin salınımı opioidler tarafından bloke edilir. Amigdal nükleus,
periakuaduktal gri madde ve raphe nükleusu P maddesinden zengin olan bölgelerdir.
Omurilikte P maddesi ve enkefalin içeren sinir terminalleri arasında yakın bir ilişki
vardır. Bu nedenle, morfin ve diğer opioidler omurilik seviyesinde P maddesinin
salınımını inhibe eder.
Paradoksal olarak, P maddesi kısıtlı bir doz
sınırında analjezik etki gösteriyor gibi görünmektedir. Eğer duyusal sinir
reseptörleri yüksek dozda P maddesi ile aktive edilirse, hiperaljezi oluşur. İnen
kontrol sistemleri (P maddesi ile aktive edildi ise) ile farmakoloji arasında kompleks
bir etkileşim sonucu analjezi gelişebilir. Analjezik etki sinir terminallerinin aktive
edilmesi ve endojen opioidlerin salınmasına bağlı olarak indirekt olarak oluşabilir.
Bradikinin
Ağrıyı provoke eden bir diğer maddedir. Ağrı
oluşturan en potent maddelerden biri gibi görünmektedir. Bradikinini oluşturan esas
hücre grubu hipotalamusta yer alır.
Somatostatin
Bu nörotransmitter ağrının transmisyonunda majör
bir rol oynar. Miyelinsiz duyusal sinirlerde (C lifleri) bulunur ve P maddesinin
etkisini bozabilir. Ağrılı stümulus tarafından aktive edilen arka boynuz
nöronlarını deprese eder ve etkisi opioidlere benzer. Etkisi naloksan
tarafından revers edilebilir.
Seratonin (5-hidroksitriptamin) ve norepinefrin
Bu nörotransmitterler geniş bir dağılım gösterirler.
Bir ağrı inhibitörü (supresörü) olarak rol oynar ve inen inhibitör sistemin
etkisini artırırlar.
Nörotensin
Bir ağrı inhibitörüdür ve nöronal ateşlenmeyi
inhibe ederek analjezi sağlar.
ÇIKAN (ASCENDİNG) AĞRI İLETİM
SİSTEMİ
Ağrı duyumları küçük çaplı primer nosiseptörler ;
afferent A-delta ve C lifleri ile taşınır, Bu lifler arka kök sinirleri içinden
omuriliğe girerler ve lamina I (marjinal) ile lamina II ' de (substantia gelatinosa)
sinaps yaparlar. Afferentlerin dağılımında bir farklılık (ayrım) oluşur, ağrıyı
taşıyan nosiseptif lifler lamina IIa (dışta), nonnosiseptif lifler lamina
II (daha içte) sinaps yapar. İşte bu esnada, lamina II 'deki (nonnosiseptif)
hücrelerden gelen stimülus şiddeti ile ilişkili olarak primer afferent ağrı
nöronlarının terminalinde (A-delta ve C lifleri) bulunan nörotransmitter P maddesi
uygun miktarlarda salınır. Aynı anda, negatif bir feedbeck halkası yoluyla
internöronlardan da enkefalinler salınır. Bu daha yüksek merkezlere ağrının
iletimini hafifleten veya azaltan presinaptik inhibitör bir etkidir. Segmental seviyede
bu başlangıçtaki modülasyon (ağrının hafifletilmesi) endojen opioid zincir
olarak adlandırılır.
Bu nörotransmitter sistemi kapı kontrol mekanizması ile
uyumludur. Kalın A lifleri ile taşınan, düşük eşik değerli mekanoreseptörlerin
stimülasyonundan gelen duyusal uyarı transmisyon kapısını (spinal kapı) kapatarak
ağrı iletimini inhibe eder. P maddesi ve enkefalin arasındaki nörotransmitter dengesi
ağrıyı antagonize edici moleküler transmitter mekanizmayı belirler.
Kapı kontrol sistemine göre ; lamina II hücrelerinin
(nonnoksious) stimülusu ile spinal kapı kapatılır (SG inhibe edilir) ve aynı anda
enkefalinlerin salınımı stimüle edilir. Bu ince liflerden P maddesinin salınımını
inhibe eder. Enkefalinlerin başlangıçtaki bu üstünlüğü uyarının ince lifleri de
etkilemesi (yüksek eşik değerli reseptörlerin de etkilenmesi) ve büyük miktarda P
maddesinin salınımı ile sona erer. İnce liflerden salgılanan P maddesi duruma hakim
olarak spinal kapıyı açar.
İNEN (DESCENDİNG) SUPRASPİNAL KONTROL
Ağrılı uyarının suprasegmental kontrolü uzun
süre önce tanımlanmış ve bazı yollarda nörotransmitter komponent gösterilmiştir.
Bu sistem, orta beyinin periakuaduktal gri maddesinde bulunan enkefalin ve seratonin
içeren hücreler ile meduller rafhe nükleusun aktive edilmesini sağlar. Bu
inhibitör nörotransmitterler, inen dorsolateral funikulusun lifleri tarafından
taşınır. Bu lifler substantia gelatinosada (lamina IIa) enkefalin içeren
internöronlarla ilişkilidir. Bu sistem endojen spinal opioid zincir olarak
adlandırılır.
Diğer inhibitör nörotransmitter sistemler, dorsolateral
spinal yollarla omurilik segmentlerine iner. Bu sistemler ; kortikospinal, tektospinal,
visuo-spinal ve meduller nükleustan inen yolları içerir. Bu yollar seratonin,
noradrenalin ve enkefalinleri taşıyarak inhibitör aktivite gösterir. Bu, iskelet
kası aktivitesinin kontrolünün bir kopyasıdır. İçinde ön boynuz motor hücrelerini
kontrol eden beş inen yol tanımlanmıştır.
SPİNAL AFFERENT SİSTEMİN AĞRI
TEDAVİSİ İLE İLİŞKİSİ
Kapı kontrol mekanizmasına göre kalın A lifleri
ile omuriliğin arka boynuzuna taşınan, düşük eşik değerli mekanoreseptörlerden
gelen şiddetli duyusal impuls nosiseptörleri inhibe etmeye muktedirdir. Miyelinsiz
A-delta, C lifleri ve bazı B lifleri ile gelen ağrılı uyarı, impulsları yukarı
iletecek olan spinal kapının kapatılmış olması nedeniyle (endorfinlerin salınımı
sonucu) duygusuzlaştırılır. A lifleri ile taşınan uyarı ağrı oluşturmaz,
dokunma, basınç, vibrasyon ve elektriksel duyuları içerir.
Bu mekanizmaya göre, ağrı tedavisinde, kalın A
liflerini stimüle eden (böylece endorfin salınımına neden olarak spinal kapıyı
kapatan), transkutaneal elektriksel stimülasyon (TENS), dorsal kolon stimülasyonu,
akupuntur, akupres, sedatif ve derin masaj, vibrasyon, soğuk ve sıcak tatbiki gibi
uygulamalar etkindir.
Miyelinli A liflerinde dejenerasyona neden olan kronik
nöropatiler (nörojenik ağrı) bu liflerin duyarlılığını azaltır. Bu
durumda, C liflerinin aktivitesi tam olarak inhibe edilemez ve kapının kapalı
tutulması zorlaşır. Bu fizyopatolojiye neden olan klinik durumlar : yaşlılık,
herpes zoster, demiyelinize hastalıklar, aşırı doku travması ve kozaljik sendromlardır.
SUPRASPİNAL KONTROLÜN AĞRI TEDAVİSİ
İLE İLİŞKİSİ
Spinal segmental seviyelerden gerek şiddetlendirilmiş
gerekse hafifletilmiş olarak gelen ağrılı stimülus beyine iletildiğinde, endorfinerjik
ve seratoninerjik inhibitör mekanizmalar aktive edilir. Etki seviyesi orta beyinde
ve meduller bölgededir. Endojen opioidler ; hem b - endorfin hem de enkefalinler
beyin omurilik sıvısında bulunur. Bu sistemin aktivitesi ile kısmen ağrı kontrolü
sağlanır. Şiddetli ve tedavi gerektiren ağrıda eksojen opioidler endikedir. Morfin ve
sentetikleri orta beyin ile talamusta ağrılı uyarıyı bloke edebilir ve b - endorfin
seviyesini artırır.
İnatçı, geçirilemeyen somatik ve visseral ağrıya
karşı periventriküler nükleusun elektriksel stimülasyonu etkilidir. Bu yolla,
orta derecede bir morfin dozu ile oluşan analjeziye eşdeğer derecede analjezi elde
edilir. Talamusun somatosensoryal nükleusunun stimülasyonu da bazı ciddi
ağrılı sendromları tedavi eder.
Dorsal kolonun elektriksel stimülasyonu da
ağrıyı suprese etmek için uygulanır. TENS, travmanın oluşturduğu akut
ağrı veya postoperatif ağrının tedavisinde etkilidir. Kronik ağrıda, sonuçlar
değişiktir. Ancak nörojenik ağrıda yararlıdır. Elektroakupunktur ve iğne
akupunkturunun spinal sıvıda b - endorfin seviyesini artırdığı gösterilmiştir.
KORTİKAL SEVİYEDE AĞRININ
HAFİFLETİLMESİ
Kortikal seviyede ağrının hafifletilmesinde tedavi
teknikleri :
1 - Davranışın değiştirilmesi
2 - Hipnoz, biofeedback ve psikoterapiyi içerir.
Kronik ağrı sendromlarında ve bazı akut durumlarda bile
sıklıkla depresyon söz konusudur. Bu nedenle antidepresan ilaçların
uygulanması diğer tedavi şekillerinin etkisini artırır. Düzenli fizik eksersizler
aminerjik sinaptik iletimi artırır ve bu, morali yükselterek kişinin kendisini daha
iyi hissetmesini sağlar.
NOSİSEPTÖRLER VE SEMPATİK SİNİR
SİSTEMİ
Nosiseptörlerin aktivitesi sempatik deşarjda bir artışa
neden olur. Normal şartlarda bunun tersi doğru değildir : Yani sempatik aktivite
nosiseptörlerin deşarjı üzerinde etkili değildir. Ancak bazı hastalarda
nosiseptörler sempatik sistemin etkisinde kalıyor gibi görünmektedir. Bu şartlar
altında oluşan ağrı "sympathically maintained pain (SMP)" olarak
isimlendirilir.
SMP, bir çok değişik ortaya çıkar, bazen refleks
sempatik distrofi veya kozalji olarak tanımlanır. Örneğin; akut herpes zoster,
yumuşak doku travması, metabolik nöropatiler, sinir yaralanmaları gibi bir çok
ağrılı patolojilerde sempatik sinir sistemi aktivitesi temel rol oynar.
Sempatik kökenli ağrısı olan hastada (SMP'de) sempatik
sistemin anestetik blokajı ağrıyı ortadan kaldırır. Eğer bu hastada önceden
ağrılı olan cilt bölgesi içine norepinefrin enjekte edilirse ağrı yeniden
alevlenebilir. Normal bir doku içine norepinefrin enjeksiyonu ise ağrıya neden olmaz. O
halde sempatik kökenli ağrıda, normalde sempatik sinir uçlarından salgılanan
norepinefrin, ağrıyı uyarma kaabiliyeti kazanmaktadır.
Ağrının bu şekilde oluşumu alfa reseptörlerin
aktivasyonu ile ilgilidir. Bir alfa antagonist olan fentolamin sempatik kökenli ağrısı
olan bir hastaya verildiğinde ağrıyı ortadan kaldırır. Bir alfa-2 adrenerjik agonist
olan klonidin de sempatik kökenli ağrısı olan hastada topikal olarak uygulandığında
ağrıyı ortadan kaldırır. Sempatik sinir uçlarında yer alan alfa-2 adrenerjik
reseptörlerin aktivasyonu norepinefrin salınımını bloke eder. Bundan dolayı klonidin
norepinefrin salınımını inhibe ederek ağrıyı ortadan kaldırıyor gibi
görünmektedir. Selektif bir alfa-1 adrenerjik agonist olan fenilefrin, klonidinle tedavi
edilmiş olan alana uygulandığında ağrının yeniden alevlenmesine neden olur. Bu
klinik bulgular, SMP'de alfa-1 adrenerjik reseptörlerin primer rol oynadığını
desteklemektedir. Bu durum, alfa-1 reseptörlerin boşalması sonucu nosiseptörde
norepinefrine karşı bir sensitivite geliştiği hipotezini ortaya koymaktadır. Belki de
nosiseptörde fenotipik bir değişiklik olmakta ve nosiseptör norepinefrine karşı
anormal bir sensitivite kazanmaktadır. Alternatif bir hipotez de nosiseptörler üzerinde
alfa-2 inhibitör reseptörler geliştiği şeklindedir.
Sempatik kökenli ağrıda, alfa-1 adrenerjik
reseptörlerin eksitasyonunu azaltan veya ortadan kaldıran uygulamalar başarılı olur.
Sempatik ganglionların blokajı efferent yolu elimine ettiği için etkilidir. Klonidinin
topikal olarak uygulanması, alfa-2 reseptörleri aktive ederek sempatik sinir
uçlarından norepinefrin salınımı bloke ettiği için etkilidir. Alfa adrenerjik
reseptör antagonistleri; fentolamin, fenoksibenzamin ve pirazosinin sistemik uygulanması
nosiseptörlerin aktivasyonunu bloke eder. İntravenöz rejyonal guanetidin sempatik sinir
uçlarında norepinefrin depolarını elimine ederek nosiseptörlerin uyarılmasını
önler.
Nosiseptörler normalde sempatik stimülasyona cevap
vermezler. Ancak, aksotomiden sonra bazı liflerin lokal katekolamin uygulaması ve
sempatik stimülasyona cevap verdiği gösterilmiştir. Bazı araştırıcılar, sağlam
nosiseptörlerin katekolaminlere karşı sensitivitif olabileceğini veya sonradan
sensitivite gelişebileceğini bildirmişlerdir. İnflamasyonun da katekol
sensitizasyonuna yol açabileceği bildirilmiştir.
Parsiyel sinir kesisinden sonra, geride kalan sağlam
nosiseptif liflerin bir çoğunda sempatik stimülasyona karşı sensitivite gelişir. Bu
etkiler, dikkate değer olarak alfa-2 antagonistler; yohimbin ve rauwolscine tarafından
antagonize edilir.
KLİNİK İLİŞKİ
Periferik ağrı reseptörleri
Antienflamatuar ilaçların lokal veya sistemik
uygulanması ile periferik reseptör duyarlılığında değişiklikler elde edilebilir.
Bu ajanlar (örn, aspirin, diğer antiprostaglandin ilaçlar ve kortikosteroidler),
periferik doku hasarı tarafından aktive edilen algojenik kimyasalların lokal
konsantrasyonunu azaltabilirler. Algojenik kimyasallar salgılandıktan sonra eğer
aspirin veya diğer antienflamatuar ilaçlar sistematik olarak uygulanırsa ya da
antienflamatuar steroidler hasarlı doku içine enjekte edilirse ağrı giderilemez. O
halde ağrı, lokal enflamatuar bir olayın sonucu değildir. Bu maddeler salındıktan ve
belirli bir konsantrasyona ulaştıktan sonra oral antienflamatuar ilaçlar veya
tekrarlanan steroidler de aynı şekilde etkisiz kalır. Bir çok hekim bu ilaçların
etkili olmadığını bilmesine karşın bu prensibi unutur.
Arka boynuz ve spinal opioidler
Epidural ve subaraknoid aralık içine uygulanan
opioidlerle motor veya otonom blok oluşmaksızın selektif analjezi (segmental
analjezi) oluşturulabilir. Bu spinal opioid analjezi, afferent ağrı iletiminin arka
boynuz seviyesinde presinaptik ve / veya postsinaptik olarak inhibe edilmesi sonucu
oluşur. Eğer refleks kas spazmı veya vazokonstriksiyon başta gelen bir
olay ise o zaman spinal opioid analjezi etkili olmayabilir. Böyle bir durumda hem
musküler (motor) hem de sempatik (otonom) aktivitenin her ikisinin birden bloke edilmesi
gerekir. Bunun için uygun tedavi, lokal anestetikler veya lokal anestetik +
opioid kombinasyonu ile sinir blokajı uygulamasıdır.
İnhibitör ağrı mekanizmaları
İnhibitör mekanizmaların aktivasyonu, tüm anatomik
seviyelerde klinik ve deneysel olarak incelenerek kapı kontrol teorine
dayandırılmıştır. İnhibitör mekanizmaların aktive edilme teknikleri ; transkutaneal
elektriksel sinir stimülasyonu (TENS), periferik sinirlerin implante edilen elektrodlarla
direkt elektriksel stimülasyonu, dorsal kolon stimülasyonu (laminektomi veya
perkütan elektrod yerleştirilmesi) ve beyin sapı elektriksel stimülasyonunu
içerir.
İnhibitör mekanizmaların etkilerinin farmakolojik olarak
artırılması mümkün olabilir. Daha önce bahsedildiği gibi inen inhibitör ağrı
yollarının bir çoğu seratonerjik veya noradrenerjiktir. Trisiklik
antidepresanlar, epinefrin ve seratoninin geri alınımını inhibe ederek bu
nörotransmitterlerin santral sinir sistemindeki seviyelerini artırırlar. Bu ajanların
bir çok klinik durumda önemli analjezik etkileri olduğu gösterilmiştir. Bu,
muhtemelen inen kontrol sistemlerinin aktivasyonu veya etkilerinin artırılması
nedeniyle oluşur.
Sistemik narkotikler : Mekanizmaları ve tolerans
Narkotik analjeziklerin sistemik uygulanması, bu
ajanların korteks, beyin sapı ve omurilikteki spesifik opioid reseptörlerine
bağlanmasına neden olur. Analjezik etki büyük oranda beyin sapından orjin alan
inen
kontrol sistemlerinin aktive edilmesi ile ilgilidir. Bu beyin sapı bölgeleri ;
periakuaduktal gri madde, nükleus raphe magnus ve dorsal raphe nükleus opioid
reseptörlerinden zengindir. Bu bölgelerden omuriliğe dorsolateral funikulus yoluyla
lifler gönderilir ve bunlar arka boynuzda seratonin salgılar. Beyin sapı veya
dorsolateral funikulusun hasarı halinde sistemik opioidlerin analjezik etkileri önemli
derecede azalır.
Bir opioid reseptörü tekrar tekrar veya devamlı olarak
işgal edilirse, fizikokimyasal özellikleri değişir ve herhangi bir agoniste karşı
duyarlılığında azalma olur, tolerans gelişir. Bu biyokimyasal olarak
kaçınılmaz bir durum gibi görünmektedir ve sistemik, spinal opioid analjezi ile
oluşur. Spesifik bir reseptörü işgal eden agonistler arasında ve bir çok olguda
farklı reseptörleri etkileyen agonistler arasında çapraz tolerans oluşur. Tolerans
gelişimi terminal ağrıda sorun olmayabilir ancak, diğer ağrı tiplerinde önemli bir
sorundur. Reseptörlerin, opiodin kesilmesini izleyen ortalama 2 hafta içinde
tekrar normale döndüğü gösterilmiştir, ancak bu süre içinde yoksunluk sendromu
gelişebilir. Eğer bu süre içinde analjezi nonnarkotik ilaçlarla sağlanırsa, bu
süre sonunda bir toleransla karşılaşılmadan yeniden narkotik analjezi sağlanabilir.
Bu sorunu ortadan kaldırmak için nonnarkotik ajanlar ve
miks agonistlerle spinal analjezi oluşturulmasına yönelik çok sayıda klinik
çalışma yapılmıştır. Klonidin, klinik olarak analjezi oluşturan, a-1
sempatomimetik etkili bir ilaçtır. Ancak, bu ilaçla oluşan analjezi narkotiklerle
aynı ölçüde değildir. Bir çok başka ajan da bu amaçla kullanılmıştır.
Somatostatin
spinal olarak uygulandığında analjezi oluşturur, ancak nörotoksik etkilidir.
Bu
gün için narkotikler, klonidin ve lokal anestetiklerden daha güvenilir bir spinal
analjezik yoktur.
Opioid reseptörlerinde spesifik olarak antinosiseptif etki
gösteren bir agonist yoktur. Eğer bu mümkün olabilirse, o zaman solunum depresyonu,
idrar retansiyonu, kaşıntı, kabızlık veya diğer opioid etkiler oluşmaksızın pür
analjezi elde edilebilir.
Visseral ağrı
Visseral ağrısı (özellikle abdominal) olan hastada
diffüz, lokalize edilmesi zor olan visseral ağrı ve yansıyan ağrı fenomeni
sıklıkla tanı ve değerlendirmede karışıklık yaratır. Hasta pankreasın
kendisindeki ağrıdan değil, karnının üst kısmındaki veya sırtındaki ağrıdan
yakınır.
Gerçekte visseral afferent iletim sempatik liflerle (B
lifleri) omuriliğe taşınır ve bu klinik olarak önemlidir. Bu tip bir ağrı
genellikle uygun sempatik lifler veya ganglionların bloke edilmesi ile ortadan
kaldırılabilir. Örneğin ; pankreas, karaciğer, mide veya safra kesesinden orjin alan
visseral ağrılar çölyak pleksus veya splanknik sinirlerin lokal anestetikle bloke
edilmesiyle giderilebilir.
Visserlerden gelen otonom afferentlerin (B lifleri) arka
boynuzda somatik ağrı yoluna taşması sonucu buradaki somatik sinirin inerve ettiği
cilt alanında da ağrı (yansıyan ağrı) duyulur. Aynı şekilde, her ağrı
sendromunda da bir otonom komponent vardır. Ağrıyı ileten afferent lifler hem
somatik hem de otonom refleksleri aktive eder. Refleks somatik veya visseral kas
spazmı ve refleks vazokonstriksiyonun her ikisi de ağrıya neden olabilir. Bu
reflekslerin ortadan kaldırılması ağrının temel nedeninin yanlış yorumlanmasına
neden olabilir. Benzer şekilde, bir plasebo reaksiyonun olması da nosiseptif aktivitenin
olmadığını göstermez, böyle bir durumda psikojenik ağrı sendromu göz ardı
edilmemelidir.
Klinik olarak akut ağrı bir çok nosiseptif
karakteristiğe sahiptir, bu nedenle ağrı iletiminin bloke edilmesi için geçerli olan
prensipler akut ağrı tedavisinde uygulanabilir. Bunlar aşağıdaki tabloda
özetlenmiştir. Akut ağrı, lokal refleks kas spazmı ve lokal vasküler değişiklikler
arasındaki ilişki tam olarak tanımlanmamıştır. Lokal kas spazmı ve
vazokonstriksiyonun neden olduğu iskemi sonucu açığa çıkan metabolitlerin ağrıya
neden olduğu açıktır. Bu durum kısır bir döngü (fasit daire) oluşturur.
Ağrı yollarının cerrahi olarak kesilmesi
Dorsal kökler cerrahi (dorsal rizotomi) veya kimyasal
(intratekal veya epidural alkol veya fenol ile rizotomi) olarak kesintiye uğratılabilir.
Ancak bu yöntemler ne yazık ki uzun süreli iyi bir analjezi oluşturmadığı gibi ek
olarak santral sinir sistemi hasarı riskini de beraberlerinde taşırlar.
Ağrının karakteri
Ağrının genel olarak 4 karakteri vardır :
1- Kalitesi
2- Lokalizasyonu
3- Süresi
4- Şiddeti
Kalitesi : 1) Batıcı (bıçak saplanır gibi), 2)
Yanıcı, 3) Sancı : kolik, künt vb.
Lokalizasyonu : Ağrının orjini cilt, derin
somatik dokular ve visserlerdir.
Cilt ağrıları : A- d lifleri ile taşınırlar,
keskin batıcı ağrılardır, iyi lokalize edilirler.
Derin somatik ağrılar : Periost, plevra, periton
ve fasia ağrılarıdır. Bazen batıcı bazen yanıcı özelliktedir. A-d ve C lifleri
ile taşınır, lokalize edilmeleri güçtür.
Visseral ağrılar : Genellikle sancı şeklindedir.
C lifleri ile taşınırlar, lokalize edilemez ve yansıyan ağrı olarak hissedilirler.
Somatik ve visseral ağrılar arasında belirgin
farklılıklar vardır. Bunlar :
- Somatik ağrıların lokalizasyonu daha kesindir.
- Somatik ağrıya neden olan bir çok stimülus visserlerde ağrı oluşturmaz (örn.
bilinçli bir insanda barsağın kesilmesi hiç ağrı oluşturmazken intestinal
obstrüksiyonun neden olduğu distansiyon şiddetli ağrıya neden olur). Visseral
ağrıda otonom afferentlere uygulanan stimülusun tipi önemlidir.
- Visseral
ağrılar genellikle yansıyan ağrı olarak hissedilir.
Ağrının şiddeti : Ağrı Keele tarafından 4
derecede sınıflandırılır.
Hafif : Günlük çalışmayı engellemeyen ağrı.
Orta : Günlük çalışmayı (okuma veya bir işle
ilgilenmeyi) engelleyen ağrı.
Şiddetli (ciddi) : Bilinci etkileyen ve visseral
reflekslerin doğmasına (refleks kas spazmı, vazospazm) neden olan ağrı.
Çok şiddetli : Motor etkileri olan (yerinde
duramayacak kadar) veya şokla sonuçlanan ağrı.
Bu gün ağrı derecesinin belirlenmesinde en yaygın
olarak kullanılan yöntem görsel ağrı skorudur (visüel analog scala, VAS). Bu
uygulamada hasta hissettiği ağrıyı her saat ayrı ayrı numaralayarak işaretler,
böylece ağrı derecesini tanımlar. Tedavide son derece yararlı bir bulgudur.
NÖROFİZYOLOJİ
Travmalar (cerrahi veya eksojen), visseral, nörolojik,
vasküler, kas hastalıkları veya enfeksiyonlar vb. organizmaya zararlı olan iç ve
dış etkenler sinirin afferent ucunu uyaran bir stimülasyon oluşturur (direkt veya
indirekt yolla ; metabolitler vb). Bunun sonucunda eski durumun tekrar geri gelmesini
sağlayan bazı aksiyon ve reaksiyonlar oluşur. Bunlardan bazıları şunlardır :
1) Enflamasyon veya lokal duyarlılık :
Stimülasyonun oluştuğu yerdeki doku reaksiyonudur.
2) Kas spazmı (çizgili kas spazmı), vazospazm (düz
kas spazmı), kızarıklık, terleme, mesane ve kalın barsakların boşaltılması :
Mezensefalona kadar olan segmental seviyedeki reaksiyonlardır.
3) Solunumsal ve kardiyovasküler cevaplar :
Mezensefalon, bazal ganglionlar, hipotalamus, talamus ve korteks seviyesindeki
reaksiyonlar.
Bu reaksiyonların şiddeti, stimülusun yeri, süresi ve
genişliğine bağlıdır. Stimülus ortadan kalkıp iyileşme başlayınca ağrı azalır
ve yok olur, dolaşım eski haline döner ve diğer organ fonksiyonları da normale
döner. Stimülusun şiddeti ile ağrının duyulma derecesi arasında tam bir paralellik
yoktur. Kişinin ağrı eşiği, yorgunluk, dini telkinler ve daha önce ağrının
geçirilmiş olması ağrının şiddetini değiştirebilir.
NÖROFİZYOPATOLOJİ
Normal fizyolojiye karşın öyle durumlar olur ki,
özellikle stimülasyonun devam ettiği sürece cevap ta spesifik olmayan bir devamlılık
gösterebilir. Hastalık enfeksiyon ve yaralanma gibi durumlar, kronik bir irritasyon
odağı oluşturur ve buradan çıkan anormal impulslar devamlı olarak medulla spinalisi
(arka boynuzu) bombardıman ederler. Bu bombardıman korelatör nöronların normal
fonksiyonlarını bozar ve oluşan anormal aksiyon rastgele dağılır ; aşağı, yukarı
ve karşı taraftaki nöronların ön ve yan boynuz hücrelerini de etkiler. Bu, düz ve
çizgili kaslarda kasılmaya (refleks kas kasılması, vazospazm) ve glandüler
hipersekresyona neden olur. Kas kasılması, vazospazm ve hipersekresyon ; hipoksemi,
hiperkarbi ve metabolitlerin ortaya çıkmasına neden olur. Bunlar da sinir uçlarını
(ağrı reseptörlerini) uyararak yeni ağrı ve refleks kaynaklarının ortaya
çıkmasını sağlar. Böylece fasit bir daire oluşur.
Bu odaklar yalnızca bir dış travma sonucu değil,
miyokard infarktüsü, enfeksiyon gibi değişik visseral hastalıklar nedeniyle de
oluşur. Organizmanın herhangi bir yerinden kalkan zararlı stimüluslar genellikle kas
kasılmalarına yol açar. Uzun süreli kas spazmı ve vazospazm genellikle yeni
odakların oluşması sonucu ortaya çıkar ve fasit daireyi başlatır veya başlamış
olanı devam ettirir. Böylece sekonder kaynakların neden olduğu ağrı, esas zararlı
stimülusların neden olduğu ağrıdan daha uzun sürebilir. Visserlerden gelen zararlı
stimüluslar kendi başlarına ağrı oluşturmadıkları halde, refleks kas
kasılmalarına neden olabilirler. Bunlar ikinci bir stimülus ve ağrı kaynağı
olabilir.
Ağrının değerlendirilmesi (ölçümü)
Ağrı deneyimleri direkt olarak ölçülemez. Deneyimin 3
boyutu vardır : 1 ) Duyusal boyut, 2) Derecesi (evaluative - değerlendirme), 3) Hissi
boyut (affective). Bunlar ağrının ; kalitesini (niteliğini), şiddetini ve emosyonel
komponentini yansıtır. Bu boyutlar farklı nörofizyolojik yapılarca belirlenir.
Analjezik ilaçlar etkiledikleri bölge ile ilgili ağrı boyutunu değiştirir. Örneğin
; narkotikler yalnızca şiddeti azaltır, benzodiazepinler şiddet veya niteliği
etkilemeden psikolojik komponenti azaltır. Bunların tersine lokal anestetiklerle tam bir
sinir bloku oluşturulması doğum azabını etkilemeyebilir.
Ağrılı uyarı klinik olarak ölçülemez, ancak bazı
durumlarda büyük zorlukla deneysel olarak ölçülebilir. Doku hasarı veya reseptör
aktivitesini belirleyen hiç bir biyokimyasal marker (substance P, kan veya spinal sıvı
endorfin seviyesi gibi) yoktur. P maddesinin salınımı belirli deneysel şartlar
altında, aşırı sıcak veya elektriksel stimülasyon kullanılarak ölçülebilir.
Ancak, P maddesi seviyesi ile klinik arasında bir ilişki henüz gösterilememiştir.
Benzer olarak uyarılmış potansiyellerle deneysel ağrı oluşturulmasına karşın
klinik olarak fizyolojik bir ilişki kurulamamıştır.
Ağrıya karşı refleks otonom cevap (hipertansiyon,
taşikardi, stres hormonları salınımı gibi) ölçülebilir. Bunların ölçülmesi ;
cerrahi analjezinin yeterliliği ve anestezi derinliği hakkında klinik bilgi verir. Akut
postoperatif ağrının oluşturduğu solunum bozukluğu ve düzeltilmesi pulmoner
fonksiyon testleri ile değerlendirilebilir. Bu ölçümler pratik değildir ve doku
hasarı dışında, anksiete, beklentiler veya kültürel durum gibi bir çok faktör hem
ölçümleri hem de ağrıyı etkileyebilir. Kronik ağrı aynı zamanda hayat kalitesini
de etkiler, ancak bu da büyük ölçüde subjektif bir değerlendirmedir.
KAYNAKLAR
1 - Akyön G. Uzmanlık Tezi. Ankara, 1970.
2 - Collins J V. : Principles of Anesthesiology. Third
Edition, Lea & Febiger. Malvern, Pennsylvania, 1993.
3 - Raj P P. : Practical Management of Pain. Second
Edition, Mosby Year Book. St. Louis, 1992.
4 - Wall P D., Melzack R. : Textbook of Pain. Third
Edition, Chirchill Livingstone. London, 1994.
|