- Prof. Dr. Geylan Işık
- Prof. Dr. Uğur Oral
ERİŞKİNİN SIKINTILI SOLUNUM SENDROMU
(ADULT RESPIRATORY DISTRESS SYNDROME - ARDS)
TANIM
Akut, Adult ve Acquired sıfatları ile anılan Respiratuar
Distress Sendromu (ARDS): Akciğerde kapiller permeabilitenin artmasına bağlı olarak
gelişen pulmoner ödemle karakterize, akut solunum yetmezliğinin ani başlangıcını
ifade eden genel bir terimdir.
ARDS'de ödem sıvısı akciğer kapillerlerinde
hidrostatik basıncın yükselmesinden çok parankim hücrelerinin hasarı nedeniyle
oluşur. Bu nedenle ARDS, «nonkardiyojenik» pulmoner ödem olarak
isimlendirilebilir.
TARİHÇE
Sendrom geniş olarak Vietnam savaşı sırasında
tanınmıştır. Savaşın ilk yıllarında kaybedilen ciddi travmalı hastaların
yaşatılabilmesi öncelikle savaş alanındaki etkin resusitasyon ve daha sonra seyyar
hastanelere hızlı transportla mümkün olmuştur. Bu hastalarda: «şok akciğeri»,
«Da Nang akciğeri», «travmatik yaş akciğer», «akut akciğer
yaralanması» gibi değişik isimlerle adlandırılan ve belirgin bir mortalite
hızı ile birlikte olan yüksek bir solunum yetmezliği insidansı saptanmıştır.
Sendrom askeri tıpta iyi bilinmesine karşın sivil tıp dünyasında 1967'ye kadar iyi
tanınma olanağı bulamamıştır.
PREDİSPOZAN FAKTÖRLER
Sendromun yüksek mortalite hızı ile birlikte seyreden
genel bir patoloji olduğunun tanımlanmasından sonra bir çok predispozan faktör
belirlenmiştir.
ARDS için risk faktörleri
1- Enfeksiyon hastalıkları
- Bakteriyemi
- Sepsis (En sık nedenidir)
- Pnömoni (viral-bakteriyal)
2- Travmalar
- Yanıklar
- Multiple transfüzyonlar
- Multiple organ yaralanması
- Uzun kemik kırıkları (yağ embolisi)
- Kafa travması
- Akciğer kontüzyonu
- Uzun süren kardiyopulmoner bypass
3- İnhalasyona bağlı patolojiler
- Oksijen toksisitesi
- Gastrik aspirasyon (pH <1.5, yiyecek)
- Mekonyum aspirasyonu
- Duman, buhar, toksik gaz (NO2,CL2,SO2,NH3)
- Suda boğulmalar
4- Doğumla ilgili komplikasyonlar
- Toksemi
- Amniotik sıvı embolisi
- Postpartum endometrit
5- Pulmoner emboli (tromboembolizasyon)
6- İlaç zehirlenmeleri (eroin, aspirin4, imipramine5 vb.)
7- Akut pankreatit
8- Radyasyon pnömonisi
9- Uzun süren ameliyatlar (5 saat>)
10-Dissemine intravasküler koagülasyon
11- Yenidoğanın hyalen membran hastalığı
KLİNİK
ARDS, orta derecede pulmoner fonksiyon bozukluğundan
başlayarak progressif olarak ilerleyen ve sonuçta fatal pulmoner yetmezliğe kadar giden
bir klinik seyir izler. Bu hastalar klasik pulmoner yetmezlikten hiperkarbikten çok
hipokarbik olmaları ile ayrılırlar.
Akciğerin yaralanmaya cevabında klasik olarak dört
klinik devre tanımlanır:
1) Birinci devre (Eksudatif faz) : Hipokarbi ile
birlikte olan hiperventilasyon, pulmoner kompliansta azalma ve respiratuar alkolozla
karakterizedir. Bu devre 24-96 saat sürer. Eğer olay ilerlerse ikinci devreye girilir.
2) İkinci devre (Proliferatif faz) : Bu devrede
solunum güçlüğü daha görünür hale gelir. Persistant hiperventilasyon + hipokarbi,
progressif hipoksemi, kompliansta azalma ve pulmoner şant miktarında artma oluşur. PaO2
genellikle sınırdadır. Bu devrede göğüs grafisindeki karakteristik değişikliklerin
erken dönemde tanınması güçtür. Bu devre 3-10 gün sürer.
3) Üçüncü devre (Progressif pulmoner yetmezlik) :
Belirgin solunum güçlüğü ve karakteristik olarak akciğer grafisinde diffüz
enfiltrasyon görülür. Sekonder pnömoni gelişebilir. Bu devrede etkin bir
reanimasyonla iyileşme mümkündür.
4) Dördüncü devre: Terminal hipoksi, hiperkarbi
ve kardiak arrestle karakterizedir, bir kaç saat sürer ve hasta kaybedilir.
ARDS tek bir hastalık değil, fizyolojik bir sendromdur ve
tanısı fizyolojik kriterler üzerine kurulur. Bu kriterler son yirmi yılda bir çok
değişiklik göstermiştir. Bu gün için tanıda dört temel komponent söz konusudur:
- Radyolojik olarak pulmoner ödemin saptanması.
- Pulmoner ödemin etyolojisinde kalp yetmezliği
kliniğinin olmaması.
- Kabul edilebilir bir PaO2'nın sürdürülebilmesi için
yüksek konsantrasyonda oksijen enspirasyonu ve/veya PEEP gerektiren ciddi hipoksemi
(dirençli hipoksemi).
- Akciğer kompliansında azalma (stiff lung).
Bu temel komponentlerin tanımlanmasında değişik
kriterler kullanılır. Bazı çalışmalarda rijit (absolüt) kriterler kullanılırken,
bir çok klinisyen daha esnek (fleksible) kriterleri kullanır. Absolüt kriterlerle ARDS
tanısı alan hastalarda, klinik sendromun vakaların %75'inde kliniği başlatan nedeni
takiben 24 saat içinde, %95'inde ise 72 saat içinde geliştiği gösterilmiştir.
ARDS tanısında absolüt-kesin kriterler
1 - Hipoksemi
- a) PaO2< 70 mmHg (FiO2>%40 olmasına karşın)
- b) PaO2 / PAO2 < 0,3
2 - Pulmoner ödemle uyumlu diffüz bilateral enfiltrasyon
3 - Pulmoner arter oklüzyon basıncının > 18mmHg
olması
4 - Bu bulguları açıklayacak bir patoloji olmaması.
ARDS tanısında fleksible kriter sistemi: «akciğer
yaralanma skoru»
Parametreler ..............Skor
1 - Akciğer grafisi
- Enfiltrasyon yok .............0
- 1/4 Enfiltrasyon .............1
- 2/4 Enfiltrasyon .............2
- 3/4 Enfiltrasyon .............3
- 4/4 Enfiltrasyon .............4
2 - Hipoksemi (PaO2 / FiO2 )
- > 300 .................0
- 225-299 .............1
- 175-224 .............2
- 100-174 .............3
- < 100 .................4
3 - PEEP (cmH20)
- < 5 ....................0
- 6-8 ....................1
- 9-11 ..................2
- 12-14 ................3
- > 15 ..................4
4- Komplians (ml/H20)
- > 80 .................0
- 60-79 ...............1
- 40-59 ...............2
- 20-39 ...............3
- < 19 .................4
Akciğer yaralanma skoru, toplam skorun yararlanılan
komponent sayısına bölünmesi ile bulunur. Skorun > 2,5 olması halinde ARDS
tanısı konur.
İNSİDANS
Tanı kriterlerinin değişkenlik göstermesi nedeniyle
ARDS insidansının tam olarak belirlenmesi zordur. İnsidans, 1972 yılında Amerika
Milli Sağlık Enstitüsü tarafından yılda 150,000 vaka olarak bildirilmiştir. Ancak,
1989'da dikkatli bir epidemiyolojik çalışma sonunda insidansın ortalama yılda
1,5/100,000
olduğu saptanmıştır. İki çalışma arasındaki büyük fark, tanı kriterlerinin
değişik olması ve geçen 17 sene içinde predispozan hastaların destek tedavisindeki
gelişmeler sonucu insidansın büyük oranda azalmasına bağlıdır. Absolüt kriter
sisteminin kullanıldığı önceki araştırmalarda mortalite oranı genellikle %60'ın
üzerinde iken, fleksible kriter sisteminin kullanıldığı daha yeni araştırmalarda
mortalite oranı %30 olarak bildirilmiştir.
Hastanede yatan, predispozan faktörlerin bulunduğu
hastalarda ARDS görülme insidansı çok daha açık olarak saptanabilir. Yatan
hastalarda majör risk faktörlerini sepsis, gastrik içeriğin aspirasyonu, pulmoner
kontüzyon, multiple kırıklar ve multiple acil transfüzyon uygulaması oluşturur. Bu
gruptaki hastaların ortalama 1/3'inde standart ARDS kriterleri görülür. Birden fazla
predispozan faktörün birarada bulunması halinde insidans daha da artar.
Farklı tıp merkezlerinde ARDS görülme insidansı, hasta
topluluğundaki değişiklikler ve klinik tedavideki farklılıklar nedeniyle önemli
derecede değişebilir. Son yıllarda yeni ve geniş bir ARDS'li hasta grubu
tanımlanmıştır. Bu grup: AİDS hastaları (kazanılmış bağışıklık sendromu -
acquired immuno- deficiency syndrome), organ nakli adayları ile alıcılarını içerir.
Bu gruplarda ARDS görülme sıklığı ve mortalite oranı daha önce belirlenmiş olan
değerlerden önemli derecede farklı olabilir.
ETYOLOJİ
Klinik sendrom, alveoler-kapiller membran
bütünlüğünün hücresel ve moleküler seviyede geniş çapta bozulması sonucu ortaya
çıkar. Predispozan faktör olarak rol oynayan hastalıklara bakıldığında ARDS
etyolojisinin heterojen olduğu anlaşılır. Vakaların bir çoğunda akut nötrofilik
enflamasyon ve enflamasyon öncesi ortaya çıkan tümör nekrozis faktör gibi sitokinler
yardımcı rol oynar gibi görünmektedir. Örneğin sepsis, septisemi, travma,
pankreatit, kardiyopulmoner bypassla birlikte cerrahi girişim geçiren ciddi ARDS
hastalarında koagülasyon sistemi, intravasküler kompleman sistemi, kallikrein-kinin
sistemi, arachidonik asit metabolizması gibi enflamatuar zincirlerin aktivasyonu ile
açığa çıkan mediatörler akciğer endotel hasarını direkt veya indirekt (muhtemelen
nötrofille ilgili) olarak ilerletir.
Gerçekte pulmoner mikrosirkülasyonun anatomisinin bir
sonucu olarak akciğerler çok büyük oranda nötrofil depolar. Bu kapiller yatak bir
kısmının çapı nötrofillerden daha küçük olan çok sayıda segmentten oluşur. Hem
nötrofiller hem de eritrositler kapiller yatak içinden geçmek için deforme olmak
(biçimini değiştirmek) zorundadır, ancak nötrofiller çok daha büyüktür ve daha az
şekil değiştirebilirler. Bu nedenle nötrofiller segmentlerden çok daha yavaş
geçerler. Nötrofillerin pulmoner kapillerler içinde yavaş hareketi eritrosit
akımında çok az obstrüksiyon oluşturur. Çünkü nötrofille dolu olan çok sayıda
segment bunların etrafından eritrositlerin akımına izin verir. Akciğerde nötrofil
göllenmesi, nötrofilleri kapiller segment içinde ileri iten ve geciktiren güçler
arasındaki dengeye bağlıdır. Polimorf nüklear lökositlerin aktivasyonu hem
şekillerini değiştirebilme yeteneklerini azaltır hem de endoteliuma yapışmalarını
artırır. Bu durum akciğerde nötrofillerin sayısını artırırken kanda dolaşan
nötrofil sayısında bir azalmaya neden olur. Nitekim klinik ve patolojik olarak
meningokoksal septisemi saptanan hastalarda periferik nötropeni ve eosinofili olmasına
rağmen bronkoalveoler lavajda çok yüksek seviyede eosinofil katyonik protein ve
laktoferrin görülmüştür. Bu bulgular sepsisin neden olduğu ARDS patogenezinde aktive
edilmiş granülositlerin rol oynadığını destekler.
Nötrofillerin endotelial hücrelere yapışması nötrofil
yüzeyinde bulunan CD omega 18 (glikoprotein) yoluyla olur. Bu proteinlerin yokluğunda
nötrofillerin migrasyon ve yapışması ortadan kalkar10. Normalde aktive edilen
nötrofiller enflamasyon bölgesine gelerek yapışırlar ve bakterileri yok etmek için
toksik ürünler oluştururlar. Ancak aktive edilen nötrofiller normal dokuda da hasar
oluşturabilir ve ARDS, Romatoid artrit, amfizem gibi hastalıkların patogenezinde de rol
oynarlar.
Klinik olarak ARDS saptanan ciddi derecede nötropenik
hastalarda da akciğer biopsisinde pnömoni ve nötrofil enfiltrasyonu olmaksızın
diffüz alveoler hasar görülmesi, hastalığın gelişiminde nötrofille ilgili olmayan
yolların da var olduğunu gösterir (etyolojik nedeni enfeksiyon olsa bile).
Bazen hastalığın ilk hedefi akciğer epiteli olabilir:
Bu tip vakalar toksik gaz, duman ve buhar inhalasyonu ile gastrik içeriğin aspirasyonu
ve boğulmaları içerir. Bazı vakalarda oksijen veya paraquat gibi hücresel toksinler
mikrovasküler hasarı başlatabilir. Yenidoğanda intrauterin / perinatal asfiksi
sendromun tetikleyici mekanizması olabilir.
Hücresel hasarı başlatan neden önemsenmez ise oluşan
akut enflamatuar reaksiyon bu hasarı artırır veya kalıcı hale döndürür. ARDS
altında yatan enflamatuar mekanizmalar ve mediatörler arasındaki ilişki bu gün
anlaşılmıştır. Başlangıç hasarı üzerinde, 72 saat sonra gelişen sekonder
akciğer enfeksiyonu (fokal pnömoni), direkt olarak enfekte olmayan akciğer bölgesini
de etkileyerek ARDS' nin genişlemesine yardım eder.
Dolaşımdaki endotoksin gibi bakteri ürünleri akciğer
endotelini direkt olarak hasara uğratır ve enflamatuar hücrelerin regülasyon
fonksiyonunu bozar. Böylece mikrovasküler akciğer hasarı onarılamaz. Daha sonra
pulmoner fibrozis ve multiple organ yetmezliği sendroma eklenebilir.
FİZYOPATOLOJİ
Patolojik olarak, olayın temelinde nonkardiyojenik ödeme
neden olan endotelial hücre fonksiyon bozukluğu yatar, olayın ilerlemesi ile hem
endotelial hem de epitelial hücre fonksiyonlarının bozulması sonucu klinik görünüm
ARDS'yi oluşturur. Otopside intersitisiel fibrozis, tip II alveoler hücre hiperplazisi,
enflamatuar enfiltrasyon ve squamöz metaplazi görülür.
Laboratuar hayvanlarında, akciğer parankiminde
başlangıçta en sık görülen bozukluk bir nonkardiyojenik ödemdir. Bu, kapiller
endotel permeabilitesinde hem su hem de proteinlere karşı geçirgenliğin artmasına
bağlıdır. Endotelial hücre hasarının yanı sıra alveoler epitelial hücre
hasarının da gözlenmesi, 1967'de ARDS adıyla isimlendirilmesini ve hastalığın
farklılığını ortaya koymuştur.
Epitelial hücre tutulumu hem tip 1 pnömositlerdeki
hasarı hem de tip 2 pnömositlerin disfonksiyonunu (hiperplazi) içerir. Parankimal
hücre fonksiyonundaki bozukluğun sistemik görünümü akut akciğer yaralanması (ARDS)
kliniğinin bir parçasını oluşturur.
Akut akciğer yaralanmasında klinik seyir
|
Endotelial hücre disfonksiyonu |
|
Epitelial
hücre disfonksiyonu |
|
Permeabilitede artma |
|
Sürfaktan fonksiyonunda azalma |
| ARDS seyri |
Hafif |
Orta |
Ciddi |
| Klinik tanı |
Nonkardiyojenik
ödem |
|
ARDS |
| Hipoksemi |
Orta |
|
Ciddi |
| FiO2'na cevap |
Var |
|
Dirençli |
| Komplians |
Orta
derecede azalma |
|
Ciddi azalma |
| Solunum işi |
Orta
derecede artma |
|
Ciddi artma |
|
|
|
|
Akciğer ödemi fizyopatolojisi: Pulmoner ödem,
akciğerde intersitisiel doku ve hava yollarında sıvı birikimi olarak tanımlanır.
Ödem, sıvının miktarı ve yerine (intersitisial + alveoler) bağlı olarak pulmoner
fonksiyon ve gaz değişimini etkiler. Hemodinamik veya kardiyojenik ödem, genellikle hem
alveoler hem de intersitisiel dokuda sıvı birikimine neden olurken nonkardiyojenik
ödemde genellikle yalnız intersitisiel dokuda sıvı birikimi söz konusudur.
Kardiyojenik ödem, alveollerin geometrik dengesini bozar ve hızlı bir kollapsa neden
olur. Akut atalektaziye eşlik eden ciddi solunum sıkıntısı ve hava yollarındaki
sıvı kombinasyonu klinik olarak aşikardır ve kolaylıkla tanınır. Bunun tersine
intersitisiel ödem çok zor tanınır. Bu tip pulmoner ödemde klinik belirtiler
intersitisiel basıncın kan damarları ve bronşiollere yansıyacak kadar yükselmesinden
önce ortaya çıkmaz. İntersitisiel dokuda su birikimi ancak lenfatik kapasite
aşıldığında ortaya çıkabilir. İntersitisiel su kontenti, intersitisiel basınçta
klinik olarak önemli bir artış olmadan önce en az % 25-30 oranında artabilir.
A- Hemodinamik pulmoner ödem
Kapiller hidrostatik basıncın artması veya intersitisiel
basıncın düşmesine bağlı olarak intersitisiuma su geçişiyle karakterizedir.
Kapiller permeabilitede bir değişiklik yoktur. Proteinlere karşı geçirgenlik
değişmemiştir ve yalnızca su sızması söz konusudur. Bu tip bir ödem laboratuarda
akciğer lenf akımının protein kontentinde bir yükselme olmadan artması ile
tanınır. Hemodinamik pulmoner ödem; a) Kardiyojenik, b) Nörojenik, c) Post hemorajik
ve d) Reekspansiyon ödemini içerir.
B- Permeabilite ödemi
Bu nonkardiyojenik ödemin temel formudur, endotel
permeabilitesinde hem su hem de proteinlere karşı geçirgenliğin artması sonucu
oluşur. Endotelial hücre fonksiyonu bozukluğu laboratuarda, pulmoner lenf akımının
artması ve protein kontentinin yükselmesi ile tanınır. ARDS' nin klasik
fizyopatolojisinde akciğer intersitisiumu içerisine sıvı geçişinin Starling
kuvvetlerinde bir değişme sonucu oluştuğu düşünülmüştür.
ARDS' de pulmoner ödem, klasik olarak damar dışına
lenfatik mekanizma ile atılamayacak derecede sıvı geçişi ile oluşur. Sıvının
damar dışına geçişi: proteinlere karşı geçirgenliğin artması (S düşer),
hidrostatik basıncın artması (K yükselir) ve onkotik basınç farkının kaybolmasına
bağlıdır. Teorik olarak, tüm bu değişikliklerin küçük kan damarları
duvarlarında bulunan porların genişlemesi sonucu oluştuğu düşünülür. Normalde
porlar çok az sayıda ve küçüktür, sınırlı miktarda sıvı ve solid komponentin
damar dışına geçişine izin verir ve onkotik gradient nedeniyle makromoleküller için
selektif bir bariyer gibi hareket eder. Porların genişlemesi ile selektif permeabilite
kaybolur ve damar dışına sıvı ve solidlerin geçişi artar.
ARDS'de akciğer kapiller endotel permeabilitesindeki
artış hayvan modellerinde gösterilmiştir, ancak insanda direkt olarak ölçümü
zordur. Çünkü intakt hayvanlarda perfüze olan yüzey alanındaki değişiklikler damar
duvarı permeabilitesindeki değişikliklerden kolaylıkla ayırt edilemez. Son yıllarda
39 ARDS hastasında akciğer kapiller endotelial permeabilitesi yüzey alanı
değişikliklerinden bağımsız olarak bir multiple endikatör dilüsyon tekniği ile
başarıyla ölçülebilmiştir. Kapiller endotelial permeabilitede ölçülebilen anormal
değişikliklerin bu hastaların klinik parametreleri ile son derece uyumlu olduğu
görülmüştür.
Hücresel seviyede, varlığı kabul edilen porlar
muhtemelen akciğer kapiller endotel hücreleri arasındaki intersellüler kavşakları
oluşturur. ARDS'de porlar: 1) Kapiller endotel hücrelerinin kendi bazal membranından
ayrılarak hasara uğraması veya 2) Hücreler arasında ve hücrelerin altında yer alan
konnektif doku matriksinin yarılması ya da 3) Endotelial hücrelerin büzülerek
hücreler arasında boşluklar yaratması nedeniyle genişler. Bu değişikliklerin
moleküler temelleri birbirinden farklı farklı ve karışıktır.
Moleküler nedenler
1) Bakteriyal endotoksin gibi kanda dolaşan toksinler: Endotoksinler
direkt veya indirekt olarak pulmoner kapiller endotel permeabilitesinde önemli derecede
değişiklik oluştururlar. Endotoksinlerin etkisi ile koagülasyon sistemi, kompleman
sistemi ve arachidonic asit metabolizmasından açığa çıkan mediatörler sepsisi
takiben yüksek bir insidansta oluşan nonkardiyojenik ödemin primer mekanizmasıdır. Bu
sistemlerden açığa çıkan mediatörler direkt veya indirekt olarak özellikle pulmoner
sirkülasyonda vasküler tonüs ve permeabiliteyi artırır.
2) Pulmoner mikroembolizm (polimorf nüklear
lökosit agregasyonu, lökosit aktivasyonu, kompleman aktivasyonu ve yağ embolisi):
Endotoksin veya açığa çıkan mediatörler (lipopolisakkaritler) yolu ile kompleman
kaskatının aktivasyonu, kompleman 5a'nın (C5a) oluşumuna neden olur. Kompleman 5a:
pulmoner polimorfnüklear lökositlerin agregasyonuna ve lökoembolizasyona neden olarak
mikrovasküler oklüzyon oluşturur. Pulmoner mikroembolizm, kapiller endotelinde humeral
ve sitoplazmik değişiklikler oluşturarak permeabiliteyi bozar. Bu, muhtemelen dissemine
intravasküler koagülasyon ve yağ embolisini takiben gelişen nonkardiyojenik ödemin
primer mekanizmasıdır.
3) İskemi, hiperoksi veya kapiller endotel kenarında
bulunan enflamatuar hücrelerin (granülositler) aktivasyonu ile serbest bırakılan
toksik oksijen radikalleri ve proteazlar: Uzun süre yüksek konsantrasyonda oksijen
inhale edilmesi, pnömoni, direkt travma, toksik gaz, duman inhalasyonu, suda
boğulmalardan sonra gelişen nonkardiyojenik ödemde etkin mekanizmadır. Oksijen
toksisitesinde ortaya çıkan sitotoksik oksijen metabolitleri (Hidrojen peroksit vb.)
enzim fonksiyonunu bozar ve DNA, protein ve surfaktan lipid biyosentezini inhibe eder.
Oksijen toksisitesi, akut ödematöz akciğer hasarını takip eden fibrozis ve pulmoner
hipertansiyonla karakterizedir. Oksijen toksisitesine bağlı fonksiyonel değişiklikler
diffüzyon bozukluğu, ventilasyon / perfüzyon ilişkisinde bozulma, kompliansta azalma
ve küçük hava yolları disfonksiyonunu içerir. Genel anestezi sırasında akciğerde
hyalüranik asit üretiminin arttığı gösterilmiş ve bunun anestezi sırasında
oluşan intersitisiel ve alveoler ödemde önemli bir faktör olduğu belirtilmiştir.
4) Toksik gaz, buhar ve duman gibi inhale edilen
toksinler ve direkt travma : Primer olarak alveoler epitel hasarı oluşturur ve
toksik maddelerin inhalasyonuna maruz kalan hastalarda oluşan nonkardiyojenik pulmoner
ödemin primer mekanizmasıdır. Tüm bu nedenler ciddi endotel hasarına neden olarak
permeabiliteyi bozar, pulmoner intersitisiel alan içine su ve protein geçişi artar.
Sonuçta terminal hava yolları, alveoller ödem sıvısı ile dolar ve atalektazi
gelişir. Ancak, intersitisiel ödemi takiben gelişen, alveoler epitel hasarının nedeni
olarak, bilinen faktörler dışında başka bir mekanizma henüz tam olarak
açıklanamamıştır. Mikrovasküler permeabilitede, Starling kuvvetlerindeki
değişmeler sonucu ortaya çıkan değişiklikler önemli olmakla birlikte ARDS'de
oluşan pulmoner ödemi tam olarak açıklamaz. ARDS'de en ciddi klinik tablo hava
yollarının ödem sıvısı ile dolmasıyla karakterizedir. Bu durumda, endotrakeal tüp
içinden ödem sıvısının aspire edildiği görülür. Starling kuvvetleri yalnızca
sıvının kapillerlerden geçişini açıklayabilirken sıvının alveoler epitelial
hücrelerden geçerek hava yolları içine girmesini açıklayamaz. Normalde alveoler
epitel, kapiller endoteline göre çok daha az geçirgenliğe sahiptir. Bu nedenle ARDS'de
alveoler epitel permeabilitesinde de bazı majör bozukluklar olmalıdır. Bu bozukluğun
aşırı intersitisiel ödemin oluşturduğu mekanik kesiye mi! yoksa epitelial metabolik
hücre hasarına mı! bağlı olduğu bilinmemektedir.
Son araştırmalar, ARDS'de alveoler epitelin pasif bir
bariyer rolünden çok daha fazla rol oynadığını telkin etmektedir. Yakın zamanda
kliniği düzelen ARDS hastalarında entübasyonu takibeden on iki saat içinde hava
yollarından aktif olarak sıvı aspire edildiği görülmüştür. Bu hastalarda, ödem
sıvısında protein konsantrasyonun, aktif transport gerektirecek bir seviyeye
yükseldiği (plazma protein konsantrasyonu seviyesine kadar ulaştığı hatta geçtiği)
saptanmıştır. Bu bulgu, ARDS`nin başlangıcındaki semptomların ciddiyetini alveoler
epitelin bariyer fonksiyonunun belirleyebileceğini düşündürmektedir. Sağlam alveoler
epitelin transport fonksiyonunun korunması klinik gelişmenin hızlı olup
olmayacağının bir belirleyicisi olabilir. Alveoler epitelin hasarı akciğer fonksiyonu
üzerinde derin etkiler oluşturur. Tip 1 hücrelerin yaralanması ile en az üç
patofizyolojik fenomen oluşur: 1) Alveoler ödem (su geçirmeyen bariyerin kaybı
nedeniyle), 2) Atalektazi (alveoler ödem nedeniyle geometrik alveoler stabilitenin
kaybolması sonucu), 3) Kompliansın azalması (atalektazi ve tip 1 pnömositlerin
büyüyüp gerilmesine bağlı olarak). Tip 2 pnömositler travmaya karşı çok daha az
hassastır ve önemli derecede onarım kabiliyetine sahiptir, ancak bu hücrelerde ciddi
bir yaralanma olması irreversible akciğer hasarına neden olur. Tip 2 pnömositlerin
hasarı klinik olarak tanımlanabilen iki önemli patolojiye neden olur: 1) Kompliansta
çok ciddi bir azalma, 2) Alveoler atalektazi (surfaktan eksikliğine bağlı olarak).
ARDS`de deneysel ve klinik çalışmalarda alveoler boşluğa protein geçişi ile
birlikte surfaktan düzeyinde progressif bir azalma olduğu gösterilmiş ve solunum
yetmezliğinin ciddiyeti ile surfaktan fonksiyonun bozulması arasında önemli bir
korelasyon olduğu saptanmıştır. Bu nedenle alveoler boşluğa protein geçişi ve tip
2 hücrelerden salgılanan surfaktandaki progressif değişiklik sendromun en önemli
nedeni olarak görülebilir.
Hipokseminin fizyopatolojisi: ARDS'daki hipokseminin
yanlızca ödem sıvısının alveolleri doldurması nedeniyle oluştuğunun
düşünülmesi en temel yanlıştır. Bir çok araştırmada ARDS'li hastalarda
ekstravasküler akciğer sıvısı ile hipokseminin ciddiyeti arasında bir ilişki
olmadığı gösterilmiştir. Gerçekte hipoksemi, perfüzyonu devam ederken ventile
edilmeyen alveoller olmadıkça, hiçbir zaman alveollerin dolması veya obliterasyonu
nedeniyle oluşmaz. Ventilasyon ve perfüzyonda eşit oranda bir azalma olması (örn.
fizyolojik olarak parsiyel bir pnömonektomi gibi düşünülebilir) PaO2'da bir
değişikliğe neden olmaz. Bundan dolayı ARDS'de hipoksemi yalnızca hava yolunun ödem
sıvısı ile dolması sonucu oluşmaz, aynı zamanda ventilasyon ve perfüzyon
eşitliğinde de bir bozulma olmalıdır. Ödem sıvısı hava yollarının kapanmasına
ve mikroatalektaziye neden olur ve bu akciğer alanları kötü ventile edilir. Bu
bölgelerden geçen kan akciğerin normal bir korunma mekanizması olan hipoksik
vazokonstriktör cevapla sağlam bölgelere aktarılır (şant). ARDS'da prostasiklin gibi
endojen mediatörler hipoksik vazokonstriksif cevabı ortadan kaldırır.
Alveoler epitel hasarı ile özellikle tip 2 pnömositlerin
disfonksiyonu sonucu akciğer kompliansında azalma + alveoler kollaps (sürfaktan
fonksiyonunun azalmasına bağlı olarak) oluşur. Alveoler kollaps, ventile olmayan ancak
perfüze olan akciğer alanlarını artırarak (V/Q = 0) enspire edilen oksijen
konsantrasyonunun yükseltilmesine karşı rölatif direnç gösteren bir arteriyal
hipoksemiye neden olur. Refrakter hipoksemi + akciğer kompliansında ciddi azalma
ARDS'nun temel klinik bulgularını oluşturur.
Multi-sistem organ yetmezliği fizyopatolojisi: Akciğerdeki
sıvı dengesi ve gaz değişimindeki spesifik bozukluklar ARDS'li hastaların bir
çoğunda klinik gidişi açıklamakta yetersiz kalır. ARDS'li hastaların yalnızca
%15'i irreversible solunum yetmezliği nedeniyle ölür. Ölen hastaların büyük
bölümünde multi-sistem organ yetmezliği (MSOY) olarak isimlendirilen bir sendrom
gelişir.
MSOY: ateş, lökositoz veya lökopeni ve hipotansiyonla
birlikte, tekrarlayan bir «sepsis sendromu» ile karakterizedir. Antemortem kan
kültürlerinde genellikle hiç bir spesifik bakteriyel patojen izole edilemezken otopside
sıklıkla gram-negatif bir pnömoni mevcuttur. Sepsis sendromu ile aynı zamanda: mental
durumda açıklanamayan bir bozulma, tekrarlayan oligüri atakları, sıvı tedavisine
cevap veren hipotansiyon, tedavi sonunda önemli derecede pozitif sıvı dengesi ve ödem
oluşumu, serum kreatinin ve bilirubininde yükselme, koagülopatiler, glukoz
intoleransı, negatif nitrojen dengesi, ve gastrointestinal kanamayı içeren
ekstrapulmoner multi sistem organ disfonksiyonu oluşur. MSOY bir kez tam olarak
yerleşirse uygun antibiyotik tedavisine cevap kötü ve mortalite yüksektir.
ARDS ve MSOY arasındaki potansiyel ilişki ve birbirine
etkileri karışıktır ve zor anlaşılır. İkisi arasındaki zinciri etkileyen bir çok
komponent vardır. Bunlardan birincisi yalnız akciğerde değil bir çok hedef
bölgesinde (öncelikle böbrekler) etkili olan lökosit aktivasyonu ile ortaya çıkan
sitokinler, eicosanoidler ve diğer mediatörleri içeren enflamatuar zincirdir.
Alveolerin sıvı ile dolması hayatı tehdit ederken akciğer dışındaki organların
ödemi böyle bir tehdit oluşturmadığı için en dramatik klinik belirti ve bulgular
pulmoner disfonksiyon nedeniyle oluşur. Ancak ARDS oluşturulan hayvan modellerinde
kandaki granülositlerin aktivasyonu tüm organlarda gözlenebilen polimorf nüklear
lökosit enfiltrasyonu ve doku ödemine neden olur. İnsanlarda travmayı takiben klinik
olarak sessiz kalan genel bir permeabilite defekti de görülür. Eğer başlangıçtaki
predispozan olay kendisi ile sınırlı kalırsa klinik olarak MSOY oluşumu
gözlenmeyebilir ve pulmoner hasar olaysız iyileşebilir.
Devam eden enflamasyon genellikle tedavi edilemeyen
enfeksiyona, MSOY' ne gidiş için kaçınılmaz olan «sessiz» panendotelial
disfonksiyona bağlıdır. Özellikle immün sistemi baskılanmış, kronik süper
enfeksiyonlu ARDS grubunda enfeksiyonlara eğilim yüksektir ve daha sıklıkla fatal ARDS
gelişir. Normal hastalarda bile hasarlı akciğer nazokomial pnömoni gelişmesi için
uygun şartlar oluşturarak ekstrapulmoner organ yetmezliğini ilerletebilir. Bundan
başka yaralanmanın panendotelial fazı sırasında, gastrointestinal mukoza enflamatuar
zincirin aktivasyonunu uzatarak kritik bir hedef olabilir. Eğer mukozanın bütünlüğü
bozulursa, enterik mikroorganizmaların translokasyonu enflamatuar cevabı devam ettirerek
olayı MSOY'ne ilerletir.
Septik şok süresince hipoperfüzyon nedeniyle sistemik
organlarda iskemik bir durum varsa veya başka nedenlerle aşikar hepatik ve/veya renal
disfonksiyon oluşursa ARDS'dan iyileşme çok daha zor olur. ARDS'nun düzelmesinde
karaciğer, majör antibakteriyel koruyucu ve ARDS metabolitlerini temizleyip, detoksifiye
eden organ olarak özellikle önemlidir. Akciğer ve karaciğer aynı sırada
çalıştıkları için hepatik venden gelen kan ilk olarak akciğer kapilleriyle
karşılaşır. Karaciğer yetmezliği: korunma için gerekli olan kritik proteinlerin
sentezinin yetersizliği, ARDS'nun prostaglandinler ve lökotrienler gibi lipid
mediatörlerini metabolize etmekteki yetersizliği ve aktive edilen hepatik makrofajlardan
(Kupffer hücreleri) salınan tümör nekrozis faktör gibi açığa çıkan sitokinlerin
biyoaktivitesi ile akciğer endoteline hasar verebilir. Sonuçta bu organ sistemlerinin
etkileşimleri ölüme kadar kendi kendini besleyerek büyür.
Yenidoğanda erişkininin tersine MSOY"de erken
devrede anazarka (sistemik ödem) gelişirken pulmoner yetmezlik geç dönemde gelişir ve
klasik ARDS görülmez.
TANI
Belirti ve bulgular
Nonkardiyojenik ödem, hipoksemi varlığı ve bunlara
eşlik eden klinik olarak uygun bir predispozan faktör olması halinde ARDS için bir ön
tanı konulur. Ortaya çıkan belirti ve bulgular nonspesifiktir ve pulmoner ödem ile
hipoksemiye aittir. Dispne temel semptomdur. Hızlı yüzeyel solunum tipiktir. Syanoz ve
interkostal çekilmeler görülebilir. Göğüsün oskültasyonu normal olabilir veya ral
ya da wheezing duyulabilir. Mekanik ventilasyonun uygulandığı hastalarda göğüsün
oskültasyonu genellikle normaldir, nadiren raller duyulur. Endotrakeal entübasyon
uygulanmış olan hastalarda bazen bol miktarda ödem sıvısı aspire edilir. Aspire
edilen sıvı sıklıkla kanlı serum görünümdedir, ancak devamlı kanlı sıvı
görülmesi halinde pulmoner renal sendrom veya malignensi olasılığı düşünülerek
araştırılmalıdır. Bunların dışında başka bir belirti veya bulgu var ise
genellikle ARDS altında yatan predispozan nedenlere bağlıdır.
Laboratuar bulguları
1 - Akciğer grafisi: Akciğer grafisinde
kardiyomegali, vasküler yapıda artma veya konjestif kalp yetmezliğinin diğer
bulguları olmaksızın bilateral diffüz pulmoner enfiltrasyon görülür. Eğer altta
yatan anatomik bir bozukluk üzerinde (örn. büllöz yapı) gelişmiş ise enfiltrasyon
kısmi veya tek taraflı olabilir. Plevral effüzyon sık değildir, ancak mekanik
ventilasyon uygulanan hastalarda rehidrasyonla effüz- yon birikebilir.
2 - Arteriyel kan gazları: Karakteristik olarak
hipokseminin enspire edilen oksijen konsantrasyonunun artırılması ile düzeltilmesi
zordur. Konjestif kalp yetmezliğindeki hipoksemi genellikle tedaviye daha iyi cevap
verir. Bunun nedeni ARDS'de açığa çıkan enflamatuar mediatörlerin ventilasyon -
perfüzyon dağılımını çok daha ciddi şekilde bozmasıdır. Akut solunum
yetmezliğinin başlangıcında genellikle hiperventilasyon ve hipokapne görülür,
Hiperkapne respiratuar arrestin habercisidir.
3 - Özel tanı yöntemleri:
a) Pulmoner arter kateteri ve ekokardiyografi:
Kardiyojenik ödemin permeabilite bozukluğuna bağlı ödemden ayırt edilmesi amacıyla
uygulanır.
b) Bronkoalveolar lavaj ve akciğer biopsisi:
Özellikle immün sistemi baskılanmış hastalarda primer pulmoner enfeksiyonun
tanımlanması için gereklidir. ARDS' de polimorf nüklear nötrofil lökositler ve
proteinler alveoler-kapiller membranı geçerek alveol içine girerler. Bu nedenle
bronkoalveoler lavajda protein ve lökositlerin saptanması tanıda önemlidir.
Alveoler-kapiller membranın permeabilitesinin arttığını gösterir. Bunların
dışında lavaj sıvısı içinde tümör nekrozis faktör de saptanabilir.
c) Multiple endikatör dilüsyon tekniği (MEDT): Akciğerlerde
biriken suyun miktarının klinik olarak ölçülmesi çok önemlidir. Bu yöntemle
ekstravasküler akciğer sıvısı miktarı ölçülür. MEDT, pulmoner yetmezliğin
fizyopatolojisinin belirlenmesinde önemlidir. Normalde, akciğerde ekstravasküler su
miktarı 5-8 ml/kg arasında iken ARDS'de önemli derecede artar.
d) Bilgisayarlı tomografi (CT): Bu teknikle
incelenen hastaların akciğerlerinde: Diffüz enfiltrasyonun yanında multifokal yama
tarzında tutulum ve lober veya segmental hastalık gözlenmiştir. Parankimde ise büyük
kistler kadar küçük kistlerin oluşturduğu bir İsviçre peyniri görünümü
saptanmış ve bu hastalarda mortalite oranı çok daha yüksek bulunmuştur. Diğer
beklenilmeyen bulgular ise apse ve ampiyemdir.
d) Platelet sayımı: Majör travmayı takiben erken
devrede yapılan koagülasyon testleri ARDS riskinin önceden belirlenmesinde önemlidir.
Akciğer kontüzyonunu takiben klinik olarak kesin ARDS tanısı konan hastalarda
antitrombin III, fibrinojen ve plazminojen deki düşme eyilimi kadar antiplazmin ve
platelet sayısı da düşer. Bu değişiklikler koagülasyon ve fibrinolitik sistemin
travma ile aktive edildiğini gösteir. Kan kaybı ve kan transfüzyonu miktarı ile
ilişkili olsa da platelet sayımı ARDS'nin sensitif bir endikatörüdür.
e) İmmünoelektroforez: ARDS'de alveoler-kapiller
membranın hasarı sonucu proteinlerin alveol içine geçişi nedeniyle serumda
proteinlerin çoğunun ileri derecede düşük bir seviye gösterdiği saptanır. Ancak
başlangıç fazında orosomukoid, alfa 1-antitripsin, alfa 1- antikemotripsin ve
haptoglobin tüm proteinlere göre önemli derecede yüksek bulunur.
AYIRICI TANI
1 - Pulmoner emboli: ARDS'deki gibi dispne, hipokapne
ve hipoksemi ile birlikte aniden başlayabilir, ancak diffüz simetrik alveoler
enfiltrasyon tipik değildir.
2 - Konjestif kalp yetmezliği: Akciğer grafisi,
pulmoner kateterizasyon, kardiak inceleme ve klinik öykü ile ayırt edilmelidir.
3 - Bakteriyel endokardit: Bakteriyemi, ateş ve
sistemik semptomları nedeniyle sepsisin oluşturduğu ARDS kliniğine uyan bir tablo
gösterebilir. Ancak burada pulmoner ödem kardiyojenik kökenlidir ve kapak yetmezliği
nedeniyle oluşur.
4 - Primer pulmoner enfeksiyonlar: Özellikle immün
sistemi baskılanmış olan hastalarda gözlenen, viral ve pnömosistis carinii pnömonisi
gibi primer pulmoner enfeksiyonların ARDS'den klinik olarak ayırt edilebilmesi mümkün
değildir. Normal hastalardaki enfeksiyonlar ARDS ile çok daha az karışır.
- Akut inhalasyonal histoplazmosis: Diffüz enfiltrasyon
gösterebilir ancak hipoksemiyi kontrol etmek için nadiren entübasyon gerektirir.
- Akut bakteriyel pnömoni: Genellikle fokal bir enfiltrasyon
oluşturur. Hızlı ilerleyen intersitisiel pnömoni: Bazen ARDS ile karışabilir.
- Hızlı ilerleyen fibröz alveolit (Hammon-Rich sendromu):
ARDS'yi taklit edebilir. Ancak dikkatli bir öykü ile hastalığın subakut bir seyir
izlediği ortaya çıkarılır. Majör torasik travma sonrası enfiltrasyonun
değerlendirildiği 377 hastada enfiltrasyonun ne karakteri (alveoler-intersitisiel) ne de
morfolojisinde (homojen-inhomojen, dense-dağınık) belirgin bir farklılık
saptanmamasına karşın enfiltrasyonun lokalizasyonu ve özellikle ortaya çıkış
zamanının iyi bir endikatör olduğu saptanmıştır. ARDS ve yağ embolisinde pulmoner
enfiltrasyon 1-2 gün içerisinde gelişirken, diğer pulmoner patolojilerde enfiltrasyon
en az 2 gün geçtikten sonra ortaya çıkar. Bu nedenle pulmoner enfiltrasyonun
lokalizasyonu ve başlangıç zamanı erken tanı ve komplikasyonların önlenmesinde
önemlidir.
5 - Bazı ilaçlar (amiodarone, altın): Bir subakut
intersitisiel patolojiyi alevlendirerek ARDS`yi taklit eden klinik oluşturabilir. Böyle
bir durumda öyküde ilaç kullanımı söz konusudur.
6 - Hipersensivite pnömonisi: Akut hipoksemi ve
diffüz enfiltrasyon gösterebilir. Öyküde tekrarla- yan semptomları takiben potansiyel
bir antijen tesbit edilmesi tanıda gereklidir.
|