Doç. Dr. Hakkı Ünlügenç
OBSTETRİK ANESTEZİ
Vajinal doğum veya sezaryen seksiyo operasyonlarında optimal
anestezi ve analjezi sağlamak için anestezistin gebelik ve doğumdaki fizyolojik
değişiklikleri, anestetik ajanların fetüs ve yenidoğan üzerindeki direkt ve
indirekt etkilerini, değişik anestezi tekniklerinin risk ve yararlarını ve
anestezi uygulamalarındaki obstetrik komplikasyonların önemini iyi bilmesi
gerekmektedir. Tüm anne adayları için ideal bir anestetik yoktur. Anestezi
seçimi; anne adayının istemine, obstetrik ihtiyaca ve anestezistin deneyimine
bağlıdır.
Gebelik sırasında annede görülen fizyolojik değişiklikler
Respiratuar Değişiklikler
Anne
akciğer kapasite ve volümleri gebelik sırasında büyük bir değişiklik göstermez.
En büyük değişiklik fonksiyonel residüel kapasitede olup % 15-20 arasında azalma
gösterir. Vital kapasite gebelik süresince değişiklik göstermez. Gebelik
ilerledikçe diaframın yükselmesini kompanse etmek için transfer ve
anteroposterior mesafede artar. Abdominal solunum torasik solunum lehine döner.
Kapanma volümleri ölçümlerinde; supin pozisyonunda anne adaylarının 1/3'i tidal
ventilasyonda hava yolları kapanma eğilimi göstermektedir. Böylece anne
adaylarında atelektazi ve artmış alveolo arteriel gradient [P(A-a)O2]
daha sık bir olasıdır.
Termde dakika ventilasyonu daha çoğunluk tidal volümdeki artış olmak üzere
ventilasyon sayısındaki hafif artış ile yaklaşık % 50 oranında artırılmıştır.
Termde yine alveolar ventilasyonun artmasından dolayı PaCO2
genellikle 32 mmHg'ya kadar düşerken arteryel pH serum bikarbonatındaki yaklaşık
4 meq/L'lik (26 dan 22 mmHg'ya) kompansatuar azalmadan dolayı normal sınırlarda
kalır. Doğumun ilk evresinin geç dönemlerinde veya ikinci evresinde kontraksiyon
ağrılarının yoğunlaşmasıyla anne adayları aralıklı olarak dakika
ventilasyonlarını gebeliği olmayan kişilere oranla % 300 oranında artırarak,
hipokarbi (PaCO2, 20 mmHg veya altı) ve alkalemiye (pH 7.55 den
yüksek) neden olabilmektedirler. Alkalemi nedeniyle kontraksiyonlar arasında bu
kadınlarda hipoksemiye neden olan hipoventilasyon atakları görülür. Epidural
analjezi bu hiperventilasyon-hipoventilasyon ataklarını ortadan kaldırır.
Gebelikte, oksijen uptake'i (alımı) maternal metabolizmanın ve solunum işinin
artması nedeniyle yaklaşık % 20 oranında artar. Oksihemoglobin dissosiasyon
eğrisi sağa şift yapar ve bu eğri gebelik süresindeki artış ile direkt olarak
ilişkilidir. Yüksek P50 değerleri(oksihemoglobin dissosiasyon eğrisi
sağa şifti) PaO2 ile ilgili olarak daha fazla miktarlarda oksijenin
dokulara bırakılmasına olanak sağlar. Preeklamptik gebelerde P50
değerlerinde artış olmaması dikkat çekicidir. Doğumda artan oksijen tüketimi
rejyonel analjezi uygulamasından sonra önemli derecede azalır. Gebelikte
respiratuar akımlara ilişkin akım-volüm ve zorlu ekspiratuar volümlerine ait
değişiklikler gebe olmayanlara oranla fazla değişiklik göstermez. Yine diffüzyon
kapasitesi çok hafif bir azalma gösterir. Artmış dakika ventilasyonu ile
birlikte fonksiyonel residüel kapasitede azalma, inhalasyon anestetikleri
kullanıldığında anestezinin oluşturacağı oranlarda solunum hızını artırır.
İlaveten bu azalma oksijen rezervlerini düşürür. Hızlı hipoksi gelişimi doğum
eylemi sırasında oksijen tüketimindeki artış ile agreve edilir. Hızlı hipoksi
gelişimi anestezi öncesinde % 100 oksijen uygulamasıyla ortadan kaldırılabilir.
Gebelik sırasında respiratuar yollardaki mukozalarda kapiller kanın hücumu
damarlarda tıkanıklığa neden olarak nazofarinks, orofarinks, larinks ve
trakeanın şişmesine neden olur. Bu yüzden üst hava yolları çok dikkatli bakım
isteyen bölgelerdir. Aspirasyon, airway yerleştirilmesi ve laringoskopi kanama
ve travmaya neden olabilir. Bu nedenle eğer entübasyon uygulanacaksa ödemi
azaltmak için bir küçük numara tüp kullanılması önerilmektedir.
Kardiyovasküler Değişiklikler
Gebelik ve doğumda kardiyovasküler sistem artan oranlarda stres ile
karşı karşıyadır. Gebeliğin I. ve II. trimesterinde kardiyak output (CO)
yaklaşık % 30-40 artar. Eski çalışmalarda üçüncü trimesterde CO'un azaldığı
bildirilmiştir. Bununla birlikte bu çalışmalar supin pozisyondaki gebelerde
gerçekleştirilmiştir. Lees, Ueland ve arkadaşları CO'daki bu belirgin azalmanın
28 haftalık gebelikten sonra geliştiğini ve supin pozisyonun inferior vena
kavaya bası ile CO'u azalttığını ancak lateral pozisyonda böyle bir azalmanın
gelişmediğini bildirmişlerdir. Ueland ve arkadaşları yine gebelerde terme
ulaştıkça CO daki değişikliğin oturur veya lateral pozisyonda supin pozisyona
oranla daha az olduğunu bildirmişlerdir. Daha yakın çalışmalarda ise Doppler
veya M-Mode ekokardiyografi ile termdeki bir gebede gebe olmayanlara göre CO'un
%33 daha yüksek olduğu bildirilmiştir. Ağrı ve doğum endişesi strok volüm ve
CO'u gebelik öncesine oranla % 45 oranında artırmaktadır. Uterin kontraksiyonlar
ilave stresler oluştur. Her uterin kontraksiyon ile kalbe ulaşan kan volumü ve
CO yaklaşık % 10-25 oranında artar. Doğumdan sonra kalbe ulaşan kan volumü
artmaya devam eder. Uterusun boşalması vena kava ve aorta üzerindeki basıyı
azaltarak strok volümde belirgin bir artışa (doğum öncesi değerlerin % 80'ine
kadar) neden olur. Normal gebelikte arteryal kan basıncının artmaması,
periferal vasküler rezistansdaki azalmanın göstergesidir. Doğum eylemi
başladığında kan basıncındaki artış uterin kontraksiyon ile ilişkilidir.
Gebelikte anne kan volumü belirgin bir biçimde artar. Terme yakın zamanlarda kan
volumü yaklaşık olarak % 35-40 oranında (yani 1000 ml'den fazla) artar. Plazma
volumü gebelik öncesinde 40 ml/kg iken geç gebelik döneminde 70 ml/kg'a kadar
ulaşır. Kırmızı kan hücreleri ise % 25 den % 30'a ulaşır. Erken dönemlere göre
geç dönemdeki yavaş artışlar gebelikteki relatif anemiyi izah etmektedir. Her ne
kadar gebelikteki dilusyonel anemi oksijen taşıma kapasitesini azaltsa da bir
çok faktörün bunu kompanse ederek gebelik sırasında önemli organlara oksijen
transportunu artırdığı bildirilmiştir. Hiperventilasyon normal maternal PaO2'yi
artırır. Hemodilusyon nedeniyle azalmış viskosite, hormonların neden olduğu
vazodilatasyon ve artmış CO kan akımını artıran faktörlerdir. Ayrıca
oksihemoglobin dissosiasyon eğrisinin sağa şift yapması dokuya O2
ekstraksiyonunu kolaylaştırır. Termde gebelerde faktör VII, VIII, X ve plazma
fibrinojenin artması nedeniyle hiperkoagülasyon durumları mevcuttur ve bu
nedenle doğumda nadiren fazla kan kaybı oluşur ve genellikle kan kaybı kolay
tolere edilir. Normal vaginal doğumda kan kaybı ortalama 400-600 ml'dir.
Komplike olmayan ikiz doğumlarda veya sezaryenlerde anneler ortalama 1000 ml kan
kaybederler. Kan volumü ve CO daki artış kalp muayenesinde değişiklikler
oluşturabilir. Normal gebelikte kalp oskültasyonunda birinci kalp sesi geniş ve
çiftleşmiştir, yumuşak bir sistolik ejeksiyon üfürümü ve arasıra yumuşak bir
diastolik akım üfürümü duyulur. Kalbin pozisyonu genellikle yükselen diafragma
nedeniyle değiştirilir. Bu maksimum impuls noktasını sola değiştirir,
elektrokardiyogram üzerinde kalbin aksını değiştirir ev göğüs röntgenogramında
kalbin görüntüsünü büyütür.
Kan
volumü ve CO'daki artışa rağmen, terme yakın zamanlarda anne adayları
hipotansiyona yatkındırlar. Sırt üstü yatan termde anne adaylarında vena kava
veya aorta uterus tarafından kısmen veya tamamen komprese edilebilir. Terme
yakın anne adaylarının % 10'una yakın kısmında bu pozisyonda bulunduklarında
hipotansiyon, solgunluk, terleme, bulantı, kusma ve serebrasyonda değişiklik
oluşturabilecek şok belirtileri görülebilir. Vena kava obstrüksiyonu yalnızca
hipotansiyona neden olan venöz dönüşü engelleyerek değil aynı zamanda uterus kan
akımını azaltarak uterus venöz basıncı artırır. Aortanın kompresyonu ise annede
semptom oluşturmaktan çok, uterus kan akımında azalma ve fötal asfiksi ile
distrese neden olan uterus arterlerinde ve alt ekstremitelerde hipotansiyona
neden olur.
Anesteziyolojistin aortokaval kompresyon sendromunu ve bu etkileri
artırabilen anestezinin potansiyel etkilerini iyi bilmesi gerekmektedir. Halotan
veya tiyopental gibi vazodilatasyon oluşturan ilaçlar veya epidural veya
subaraknoid anestezi gibi sempatik blok oluşturan anestezi teknikleri vena kava
üzerine uterusun neden olduğu basıya ilaveten kalbe dönen venöz kanı daha da
azaltarak CO'u düşürürler. Aortokaval kompresyon çeşitli yollarla önlenebilir.
Aorta veya vena kava basısı manuel olarak uterusun sola yatırılması ile ortadan
kaldırılabilir. Doğum eylemi başladığında hasta sol tarafa yatırılabilir. Doğum
gerçekleştirilirken operasyon veya doğum masası sola deviye edilebilir veya
küçük bir yastık veya kauçuk hastada sağ kalçanın hemen üzerine yerleştirilerek
uterusun deviasyonuna yardımcı olabilir.
Hepatik Değişiklikler
Alkalen fosfataz, serum oksaloasetat transaminaz, laktik
dehidrogenaz seviyeleri, sodyum sülfobromoftalein ekskresyonu ve kolesterol
düzeyleri gebelik ve doğumda hafifçe artış gösterir. Serum bilirubin ve hepatik
kan akımı değişmez. Total protein düzeyi ve albumin / globulin oranı azalır.
Gebelik ve erken postpartum dönemde plazma pseudokolinesteraz aktivitesi azalsa
da süksinilkolin ve klorprokain'in ılımlı dozları genellikle kolay metabolize
edilir.
Gastrointerstinal Değişiklikler
Gebelik süresince gastrik asit sekresyonu artar. Bu artış olasılıkla
plasenta tarafından üretilen gastrin hormonunun artmasıyla ilişkilidir.
Gebeliğin geç dönemlerinde, ve özellikle doğum eyleminin başladığı dönemlerde
gastrik boşalma pilorun büyümüş uterus tarafından yer değiştirmiş olması,
progesteron düzeyinin artmış olması, ağrı, anksiyete ve narkotikler nedeniyle
yavaşlamıştır. İntragastrik basınç artmıştır. Alt özefajial sfinkter basıncı
azalmıştır. Narkotikler ile atropin ve glikopirolat gibi antikolinerjik ilaçlar
alt özefajiyal sfinkter basıncını daha da azaltırlar. Tüm bu değişiklikler şuur
bozukluğu veya genel anestezi gibi nedenlerle regürjitasyon ve aspirasyon
pnömonisi riskini artırır.
Santral Sinir Sistemi Değişiklikleri
Gebelikte belirli bir anestezi düzeyi elde etmek için epidural veya
intratekal yoldan uygulanan lokal anestetiğin daha düşük dozlarına ihtiyaç
duyulur. Bu azalmış anestetik ihtiyacı artmış intraabdominal basıncın mekanik
etkisinden dolayı olabileceği düşünülmüştür. Bu basınç epidural venöz bası ile
subaraknoid mesafede bulunan hem serebrospinal sıvı volumünü hem de epidural
mesafeyi azaltır. Bununla birlikte diğer faktörler daha önemli olabilir. Datta
ve arkadaşları gebe ve gebe olmayan tavşanlardan izole ettikleri vagus sinirine
bupivakainin etkilerini araştırdıkları çalışmalarında gebe tavşanlarda blok
başlangıcının daha hızlı olduğunu bildirmişlerdir. Sonuçta; gebelikte sinir
liflerinin lokal anestetiklere karşı sensitivitesinin arttığı ve membran
reseptör bölgelere lokal anestetiklerin diffüzyonunun arttığı bildirilmiştir.
İlaveten gebeliğin tek başına serebrospinal sıvı basıncını artırmadığı, ağrılı
uterus kontraksiyonların ve Valsalva manevrasının epidural ve serebrospinal sıvı
basıncını arttırabileceği ve kontraksiyonlar sırasında subaraknoid mesafeye
verilen lokal anestetiklerin bloğun yüksekliğini (seviyesini) artırabileceğini
belirtilmektedir. Rejyonel anestezi ile ağrının ortadan kaldırıldığı hastalarda
epidural ve serebrospinal sıvı basıncında artışın olmadığı bildirilmiştir.
İnhalasyon anestetik ihtiyacı gebelikte yaklaşık % 40 oranında azalır. Bu azalma
için santral sinir sistemi mekanizması da tam olarak açıklanamamıştır. Tek
faktör olmasada artmış progesteron düzeylerinin neden olduğu sedatif etkinin
mekanizmada rol aldığına inanılmaktadır. Gebe, gebe olmayan ve laktasyondaki
ratlarda halotanın minimal alveolar (MAC) konsantrasyonu üzerine yapılan
çalışmlarda progesteron düzeyi ile MAC arasında ilişki gösterilememiştir.
Gebelikte MAC'daki azalmayı açıklayan daha muhtemel bir diğer mekanizma ise
Gintzler tarafından bildirilmiştir. Buna göre gebe ratlarda bir narkotik
antagonisti tarafından uzun süre uygulama ile ortadan kaldırılabilen ağrı
toleransında artışın MAC'da azalmaya neden olduğudur. Böylece gebeliğin neden
olduğu endorfin sistemin aktivasyonu anestetik ihtiyacın azalmasında muhtemelen
major faktör olarak rol oynamaktadır.
Renal
Değişiklikler
Gebeliğin ilk trimestırında gebe olmayan kadınlardaki değerlerin %
150'sine ulaşan glomerüler filtrasyon hızı ve renal plazma akımında artış
görülür. Üçüncü trimestıra doğru bu artış normal düzeylere dönmeye başlar.
Kreatin klirensi genellikle artar, ve bu yüzden gebelerde normalin üst
düzeylerindeki kan üre nitrojeni(BUN) ve serum kreatinin değerleri azalır.
Uterus Kan Akımı
Termde bir gebede uterus kan akımı yaklaşık 700 ml/dakikadır ve şu formülle
belirlenir.
Uterus kan akımı = Uterus arteryel basınç- Uterus venöz basınç / Uterus vasküler
rezistans
Obstetrik anestezi perfüzyon basıncını (uterusun arteryel ve venöz basıncını
değiştirerek) veya uterus vasküler rezistansı değiştirerek(direkt olarak uterus
vasküler tonusu etkileyerek yada indirekt olarak uterus kontraksiyonları veya
uterus kas tonusunu değiştirerek) uterus kan akımını değiştirebilir. Örneğin
hayvanlarda sempatektominin veya derin anestezinin neden olduğu hipotansiyon
perfüzyon basıncını düşürerek uterus kan akımını azaltacaktır. Pür a-adrenerjik
agonistler uterus vasküler rezistansı artırarak uterus kan akımını azaltırlar.
Fenilefrin gibi ilaçlar küçük dozlarda (100 mg)
epidural veya spinal anestezi sonrasında hipotansiyonu düzeltmek için
kullanıldıklarında efedrine benzer şekilde etki gösterirler. Her iki ajan venöz
dönüşü artırarak perfüzyon basıncını artırırlar ve bu yüzden uterus kan akımı ve
neonatal durumu etkilemezler. Yine de bir çok klinik çalışmada etkinliği ve
güvenirliliği gösterildiğinden efedrin obstetride seçilecek vazopressör ajan
olarak kullanılmaktadır.
Doğumun oluşumu ve uterus aktivitesi
Doğum; gebelik ürününün uterustan vajinaya ilerletilmesini içeren
fizyolojik bir olayı tanımlamak için kullanılan terimdir. Normal doğum, uterus
kontraksiyonlarını ve ilerleyen servikal dilatasyonu gerektirir. Geleneksel
olarak doğum üç safhaya ayrılır. Birinci safha; düzenli uterus kontraksiyonların
başlamasından eksternal servikal deliğin tam olarak dilate olmasına kadar geçen
dönemdir. İkinci safha; birinci devrenin sonundan bebeğin doğumuna kadar geçen
süredir. Üçüncü safha ise; bebeğin doğumundan plasenta ve membranların atılımına
kadar geçen süredir.
Doğumun başlangıcında kontraksiyonlar sık değildir ve düşük yoğunluktadır. Aktif
doğum sırasında uterus kontraksiyonları her 3 dakikada bir gelir ve yaklaşık 1
dakika kadar devam ederek dinlenme sırasında 10 mmHg olan uterus içi basıncını
50-70 mmHg basınca kadar yükseltir. Doğumun anormal gelişimi şu şekilde
sınıflanır; yavaş latent faz, aktif faz durması, yavaş eğimli aktif faz, yavaş
eğim (descent), ve eğimin durması. Doğumun anormal gelişimi için diagnostik
kriterler aşagıdaki gibidir.
Özellik Nullipar
Multipar
Yavaş
latent faz
>20 >14
Yavaş
eğimli aktif faz <1.2
cm/h <1.5 cm/h
Aktif
faz durması Servikal dilatasyonun 2 saat süreyle olmaması
Fötusun yavaş eğimi <1
cm/h <2 cm/h
Eğimin durması 1 saat süreyle eğimin olmaması
Latent fazda, uterus aktivitesini azaltan aşırı sedasyon veya anestezi bu dönemi
en fazla uzatan nedenlerdir. Doğumun aktif veya ikinci döneminde doğumu
geciktiren en önemli nedenler ise sefalopelvik uyumsuzluk, malpozisyon ve
malprezentasyondur.
Ağrı
Yolları
Doğumun ilk safhasında ağrı primer olarak uterus kontraksiyonuna
veya servikal dilatasyona bağlıdır. Ağrı impulsları sempatik sinirlerin eşlik
ettiği visseral afferent lifler yoluyla taşınır ve T10, T11,
T12 ve L1 spinal segmentler düzeyinde spinal korda girer.
Birinci safhanın sonunda veya ikinci safhada perinenin gerilmesi ilave ağrılara
neden olur. Bu uyarılar pudendal sinirler yoluyla yayılır ve S2, S3
ve S4 de nöroaksis'e girer.
Anestetik Ajanların Plasental Transferi
Anneye uygulanan medikasyonlar primer olarak pasif diffüzyon yolu ile fötal
sirkülasyona geçer. Fick'in diffüzyon yasası aşağıda belirtildiği gibi
plasentaya transfer oranını belirtmektedir.
Q / t = K. A(Cm-Cf) / D
Q / t
= Diffüzyon oranı, K= İlacın diffüzyon sabiti, A= Membranın yüzey alanı, Cm =
Maternal ilaç konsantrasyonu, Cf = Fötal ilaç konsantrasyonu ve D = Membranın
kalınlığı.
Maternal-fötal konsantrasyon gradienti, uterus ve umblikal kan akımı ve ilacın
diffüzyon sabitini belirleyen bir çok faktör anesteziyolojist için primer öneme
sahiptir. Düşük molekül ağırlığı (500 den az), düşük proteine bağlanma, yüksek
lipid eriyebilirliği ve düşük iyonizasyon özelliği yüksek K değeri oluşturan
faktörlerdir(örn: hızlı diffüzyon). Anestezi, analjezi veya sedasyon oluşturan
ajanların hemen hemen tümü fizyolojik pH'da noniyonize olup molekül ağırlıkları
500 den düşüktür, relatif olarak yüksek lipid eriyebilirlikleri vardır,
plasentayı hızla geçseler de maternal kanda proteine bağlanmazlar. Düşük lipid
eriyebilirlikleri ve yüksek iyonizasyon özelliklerinden dolayı nöromuskuler
blokerler klinik olarak anlamlı düzeyde plasentayı geçmezler. Maternal ilaç
konsantrasyonunu artırmaya eğilimli faktörler yüksek total dozlar, yavaş
metabolize olan ilaçlar ve yüksek vasküler alanlar içerisine ilaçların
uygulanmasıdır. İlaç bir kez plasentayı geçtiğinde ilacın fötus ve neonatlardaki
etkileri ilacın fötustaki uptake'ine, dağılımına, metabolize edilmesine ve
eliminasyonuna bağlıdır.
Fötal
sirkülasyon bir çok yönden eşşizdir ve ilaç dağılımını büyük oranda düzenler.
Plasentadan dönen umblikal venöz kan ya karaciğeri perfüze eder ya da duktus
venosus'a geçer. Fötusda hepatik ilaç uptake'i fötal arterde yüksek ilaç
düzeylerine karşı koruyucu bir görev alabilir. Fötal sağ atriumda umblikal venöz
kanın dilusyonu ve foramen ovale yada duktus arteriozus yoluyla kanın karşıya
geçmesi fötal ilaç dağılımını düzenleyebilir. Fötusda hepatik enzim aktivitesi
genellikle erişkinlerden daha düşüktür. Bunula birlikte fötusun mikrozomal enzim
aktivitesinde sitokrom P-450 ve nikotinamid dinükleotid fosfat, sitokrom C
redüktaz enzim düzeyleri 14. gestasyon haftasında genellikle yeterli
düzeylerdedir. Bu enzim düzeyleri erişkinlere oranla düşük olsa da prematür
insan fötusunun bir çok lokal anestetik ajanı içeren fazla sayıda ilacı
metabolize edebileceği bildirilmiştir.
Her
ne kadar ilaçların transferinde pasif diffüzyon primer faktör olsa da, anne veya
fötusdaki hemodinamik değişiklikler bu transferi etkileyebilir. Bu değişiklikler
farklı alanlarda olabilir; umblikal arter veya ven (kord kompresyonu),
intervillöz mesafe (artmış intrauterin basınç ile birlikte fötal kapiller
kompresyon), uterus veni (anne adayının supin pozisyonda vena kavaya yaptığı
kompresyon) ve uterus arterinde (spinal hipotansiyon veya a-adrenerjik
stimulasyon). Örneğin, uterin kontraksiyonu sırasında anneye intravenöz
uygulanan bir ilacın fötusa yüksek konsantrasyonda ulaşması düşük bir
olasılıktır.
VAJİNAL DOĞUMDA ANESTEZİ
Fizyolojik Değişiklikler
Hipnoz, doğal yöntemlerle doğumun sağlanması, psikoprofilaksi, akupunktur ve
transkutanöz elektrik stimulasyonu(TENS) gibi yöntemleri içeren bir çok
psikolojik anestezi yöntemi başarıyla kullanılmıştır. İlaveten, bu teknikler
sıklıkla kombine veya modifiye edilmişlerdir. Aşırı anksiyeteden belirgin
psikoza kadar değişen potansiyel psikolojik tehlikeleri ve hastanın hazırlanması
için gereken sürenin uzun olması nedeniyle hipnoz nadiren kullanılır. Bir çok
araştırmacı tarafından düşük bir başarı oranı ile uygulanan Akupunktur ve TENS
nadiren uygulanan yöntemlerdir. Sezaryen sonrası maternal analjezi amacıyla veya
narkotik ihtiyacını azaltmak amacıyla uygulanan TENS'in etkili olmadığı
bulunmuştur. Lamaz'ın psikoprofilaktik metodu son yıllardaki psikolojik
anestezinin en güncel tedavi metodudur. Hasta eğitimi ve pozitif düşünce ile
çocuğun doğum eylemini dikkate almayan bu teknikte; doğum eyleminin başlaması
veya doğumun neden olduğu ağrının serebral kortikal aktivasyonda oluşturulan
reorganizasyon ile suprese edilebileceği inancı üzerine kurulmuştur. Perineal
gerginlik ve uterus kontraksiyonları ile ilgili şartlı ağrı refleksleri yeni
yaratılmış pozitif şartlı reflekslerle değiştirilebilir. Örneğin hastaya uterin
kontraksiyon başladığında derin bir inspirasyon ve yavaş bir ekspirasyon ile
yanıt vermesi ve spesifik yüzeyel paternde kontraksiyonlar sonlanana kadar nefes
alması öğretilir. Anne adayları aynı zamanda ya gözlerini belirli bir objeye
fokuslar veya kendiliklerinden lokalize olurlar, kas gerginliğinin gevşemesi
üzerine konsantre olurlar, doğru nefes alıp vermeyi düzenleyerek kendisine eşlik
eden kişinin sözlerini takip ederek onları yerine getirmeye çalışır. Bu
aktiviteler tarafından sağlanan konsantrasyon artışı uterus konsantrasyonları
ile ilgili ağrılı uyaranları ortadan kaldırır veya inhibe eder. Hazırlık
genellikle doğumdan 6 hafta önce başlar ve gebelik, travay ve doğumun normal
fizyolojisi ve anatomisi hakkında bilgileri içerir. Bu işlem insanın sıklıkla
kendi içindeki bilinmeyenden kaynaklanan korku ve anksiyetesini azaltır.
Melzack ve arkadaşları McGill ağrı skorlama sistemi kullanıldığında, doğum
eğitimi alanlarla almayan anne adaylarında doğum ağrısının yoğunluğunu
ölçmüşlerdir. Bu tür eğitimi almış olan anne adaylarında almayanlara göre daha
düşük ağrı skorlarının bulunduğunu bildirmişlerdir. Buna karşılık, ağrı
skorlarındaki farkın rölatif olarak küçük olduğu ve her iki grup benzer
oranlarda rejyonel anestezi ihtiyacı gösteren yoğun ağrı hissettiklerini
bildirmişlerdir. Lamaz hazırlığının bebeklerin durumunu olumlu yönde etkilediği
konusunu Scott ve Rose ele almışlardır. Bu araştırmacılar Lamaz ile hazırlanmış
olan anne adaylarının daha az analjeziye ihtiyaç duyduklarını ancak neonatal
durumun Lamaz ile hazırlanmamış anne adaylarına oranla farklı olmadığı
bildirilmiştir. Yine de, doğuma hazırlık evresinde, kullanılan anestezi
yöntemine bakmaksızın, bu tür bir metodun hemen hemen tüm anne adaylarında daha
memnuniyet verici bir uygulama olduğu kabul edilmektedir.
Sistemik Tedavi
Gebelik sırasında kullanılan sistemik ilaçlar 3 ana başlık altında
sınıflanabilir. Sedatif-trankilizanlar gebeliğin ilk trimestırında tek başlarına
veya narkotiklerle birlikte kullanılabilir. Narkotikler gebeliğin ilk veya
ikinci trimestırında ağrıyı ortadan kaldırmak için kullanılırlar. Ketamin veya
skopalamin gibi dissosiatif veya amnezi oluşturan ilaçlar nadiren kullanılırlar.
Subanestetik dozlarda ketamin gebeliğin ikinci trimestırında analjezik olarak
veya sezaryen için regional anestezi uygulamalarında adjuvan olarak
kullanılabilir. Skopalamin amnezi oluşturmak amacıyla kullanılabilir.
Sedatif-Trankilizanlar
Uygun
psikolojik hazırlık, sempatik bir partner ve sürekli destekleyen katılımcıların
mevcudiyetinde anne adayının doğum sancısı ve doğum eylemi sırasında
duyacağı korku ve anksiyete sıklıkla minimalize edilir. Bazen bu faktörlerin
mevcudiyetinde bile bir çok kadın anksiyetelerinin azaltılması için farmakolojik
destek talep etmektedirler. Bunuda ötesinde bu ilaçlar özellikle erken doğumda
yardımcı olan uykuya neden olurlar. İlaveten hidroksizin ve droperidol gibi
ilaçların yanısıra tüm fenotiyazinler gebelik sırasında sıklıkla görülen bulantı
ve kusmayı azaltan potent antiemetiktirler.
Barbituratlar
Sekobarbital
(sekonal), pentobarbital (nembutal) veya amobarbital (amital) gibi kısa veya
orta etki süreli barbitüratlar günümüzde popülaritesini kaybetmiştir. Temel
kullanılmama nedenleri yenidoğanlarda oluşturduğu uzamış depresyondur. Apgar
skorları ile değerlendirilen ve klinik depresyon ile sonuçlanmayan düşük
dozların kullanımında bile yeni doğanların dikkat süreleri 2-4 gün süreyle
azalmaktadır. Son yıllarda barbituratların primer olarak 12-24 saat süreyle
doğumun beklenmediği anne adaylarında travayın erken geç fazında sedatif
hipnotik olarak kullanılmaktadır.
Fenotiyazin deriveleri ve Hidroksizin
Prometazin (Phenergan) ve propiomazin (Largon) fenotiyazin deriveleri olup
doğumda anksiyetenin azaltılması amacıyla kullanılabilir. Yine fenotiyazin
derivesi olan klorpromazin (torazin), promazin (sparin) ve proklorperazin (kompazin)
yüksek
a
adrenerjik blokaj ile hipotansiyona neden olmaları nedeniyle günümüzde
popülaritesini kaybetmiştir. Fenotiyazinlerden farklı olmasına rağmen
hidroksizin (vistaril) benzer ataraktik özelliğe sahiptir. Prometazin,
propiomazin ve hidroksizin anksiyetenin ortadan kaldırılmasında, narkotik
ihtiyacın azaltılmasında ve emezisin kontrol edilmesinde eşit etkilere sahip
gibi görünmektedir. Bu ajanlar arasındaki farklılıklar rölatif olarak minör
düzeylerdedir. Propiyomazinin etki başlangıcı ve süresi prometazinden kısadır.
Prometazin respiratuar stimulant iken propiyomazin orta derecede respiratuar
depresandır. Hidroksizin kullanımına ilişkin dezavantaj ise intravenöz
kullanılamamasıdır.
Benzodiazepinler
Obstetride benzodiazepinler sedatif olarak, narkotiklere ilaveten adjuvan olarak,
preeklampsi veya eklampsi tedavisinde antikonvülzan olarak ve sezaryen
operasyonlarında premedikan ajan olarak kullanılabilir. Diğer trankilizanlar
gibi benzodiazepinler de doğum eylemini uzatmaksızın veya neonatlarda
respiratuar depresyon oluşturmaksızın maternal anksiyeteyi ve narkotik ihtiyacı
azaltır. Diazepam (valium) obstetride en fazla kullanılan ve çalışılan bir
ajandır. Diazepam intravenöz uygulama sonrası plasentayı hızla geçerek birkaç
dakika içerisinde anne ve bebekte eşit konsantrasyona ulaşır. Her ne kadar
neonat düşük dozlardaki diazepam'ı metabolize edebilirsede doğumdaki total doz
30 mg'ı aşarsa ilaç ve aktif metabolitleri en azından erken neonatal döneme
kadar farmakolojik olarak aktif kalır. Yüksek doz midazolamın en önemli yan
etkileri hipotoni, letarji, azalmış beslenme ve hipotermidir. Küçük dozlarda
fötus ve neonatlarda minimal etkiler oluşturur. Fötal kalp hızı azalsa da, küçük
dozlar verildiğinde (5-10 mg) fötal veya neonatal asit baz dengesinde yada
klinik durumda bozulma görülmez. Lorazepam diazepamdan daha kısa etki süresine
sahip olması ve aktif metabolitlerine % 1den az bir kısmının transforme
olmasıyla ayırt edilebilir. Yine de lorazepamın anneye 1-2 mg uygulanmasının
neonatlarda nörolojik (nörobehavior), beslenme ve respiratuar sistem üzerine
zararlı etkileri bildirilmiştir. Daha kısa etki süresine sahip olması ve daha az
bir kısmının aktif metabolitine transforme olmasına karşın obstetrik anestezide
lorazepam diazepamdan önemli avantajlara sahip değildir. Suda eriyebilmesi, etki
başlangıç ve bitiş süresinin değişken olması nedeniyle midazolam diğer sık
kullanılan benzodiazepinlerden farklılık gösterir. Hızlı intravenöz uygulama
respiratuar depresyon ve arreste neden olduğundan yavaş ve 1 mg artan dozlarla
uygulanmalıdır Olası zararlı etkilerine ilaveten sezaryen öncesi anneye 5 mg.lık
tek doz uygulamasının yenidoğanda depresyona neden olduğu bildirilmiştir.
Özellikle respiratuar depresyonun anestezi indüksiyonunda tiyopentalin
kullanımıyla arttığı belirtilmiştir. İlacın kullanımında diğer önemli dezavantaj
ise sıklıkla oluşan anterograd amnezidir. Bu sıklıkla cerrahi uygulamada arzu
edilen bir etki olarak düşünülebilir. Buna karşılık rejyonel anestezi uygulanan
obstetrik hastalarda bebeğin doğumu sırasındaki olayları hatırlamak veya
farkında olmak sıklıkla arzu edilir. Çoğu anne adayı özellikle doğum eylemi
ağrısız ise bu deneyimi yaşamak ve hatırlamak ister.
OPİOİDLER
Opioidler ağrının ortadan kaldırılmasında en etkin sistemik ajanlardır. Bir çok
opioid mevcut olmasına karşın bunlardan yalnızca küçük bir kısmı son zamanlarda
obstetride kullanılmaktadır. Uygun dozlarda tüm opioidler belirgin düzeyde
ağrıyı ortadan kaldırır. İlacın seçimi potansiyel yan etkilerine, etki
başlangıcına ve etki süresine bağlıdır.
Meperidin
Meperidin son yıllarda obstetride yaygın olarak kullanılan bir opioidtir.
Geleneksel olarak bilinen intramuskuler (IM) doz 50 ile 100 mg, intravenöz (IV)
doz ise 25-50 mg arasındadır. Pik analjezik etki IM uygulama sonrasında 40-50,
IV uygulama sonrasında 5-10 dakikada elde edilir. Etki süresi 3-4 saattir.
Maternal uygulanan meperidin respirasyonda ve dakika ventilasyonunda azalma,
düşük APGAR skoru, düşük O2 saturasyonu ve respiratuar asidoz ve
nörolojik durumda bozulma ile karekterize depresif etkilere neden olur. Bu
etkiler ilacın anneye uygulaması ile infantın doğumu arasındaki süreye ve
uygulanan doza bağlı olarak değişkenlik gösterir. Bir saat içinde veya 4 saat
sonra doğması beklenen infant için anneye 50-100 mg IM meperidin uygulamasının
neonatda meperidin uygulanmayan annelere göre ciddi bir depresyon oluşturmadığı
bildirilmiştir. Neonatal depresyonun 2-3 saat önce meperidin uygulanan annelerin
infantlarında en fazla olduğu belirtilmektedir.
Morfin
Pik
analjezik etki IM uygulama sonrasında1-2 saat, IV uygulama sonrasında 20
dakikada elde edilir. Etki süresi 4-6 saattir. Eş analjezik dozlarda morfin
meperidinden daha fazla yenidoğanda respiratuar depresyona neden olur. Etkinin
geç başlaması, etki süresinin daha uzun sürmesi ve neonatlarda solunum merkezi
morfine daha hassas olması nedeniyle obstetrik analjezik olarak meperidin
morfinin yerini almıştır.
Fentanil
Fentanilin 100 mg'lık
dozunun 10 mg morfine eş analjezi oluşturduğu bildirilmiştir. Geleneksel olarak
kullanılan 50-100 mg
dozlar intramuskuler olarak ve 25-50 mg
dozlar intravenöz olarak kullanılır. IV uygulama sonrası pik etkisi 3-5 dakikada
başlar etki süresi 30-60 dakika sürer. Plasental transferi hızlı olup obstetride
kullanımı sınırlıdır. Sezaryenlerde 15 dakika içerisinde 1 mg/kg
dozlarda kullanımı yenidoğanda önemli bir depresyona neden olmaz.
Butorfanol ve Nalbufin
Butorfanol ve nalbufin 2 yeni sentetik agonist-antagonist opioid analjeziktir.
Gebe olmayanlarda butorfanol (2 mg) ve nalbufin (10 mg) 10 mg morfinin neden
olduğu solunum depresyonuna eşdeğer depresyona neden olur. Daha yüksek morfin
dozlarında solunum depresyonu artarken butorfanol ve nalbufinde depresyon artmaz.
Buna karşılık bu ajanların daha yüksek dozları annede baş dönmesi ve somnolansın
yanısıra yeni doğanın nörolojik durumunda bozukluğa neden olur. Bilinen klinik
dozlarda bile her iki ajan hızla plasentayı geçer ve sinüzoidal fötal kalp hızı
değişiklikleri oluşturur. (yüksek output'lu kardiyak yetmezlikle seyreden bu
kalp hızı değişiklikleri çoğunlukla bening kabul edilmekte ve fötal distrese
neden olmamaktadır.) Obstetrik hastalarda bu ajanlarla yapılmış çalışmalarda
diğer opioidlere üstünlükleri gösterilmemiştir.
Ketamin
Obstetride sistemik analjezi elde etmek için düşük doz ketamin (0.25 mg/kg)
inhalasyon anestetiklerle kombine olarak kullanılabilir. Yüksek dozları (1 mg/kg
) tiopentalin yerine indüksiyon amacıyla kullanılabilir. Her iki doz aralığında
uterus kan akımı, uterus tonusu ve doğumda neonatal durumu kötü yönde etkilemez.
Daha yüksek dozlarda (1 mg/kg dan yüksek) düşük APGAR skoru ve neonatal
hipertoni bildirilmiştir.
İNHALASYON ANALJEZİSİ
İnhalasyon analjezisi doğumun birinci veya ikinci evresinde ağrının ortadan
kaldırılması için subanestetik dozlarda inhalasyon anestetiklerin ya tek
başlarına veya rejyonel yada lokal anesteziye ilaveten uygulanmasıdır. Bu
teknikte anne adayı inhalasyon ajanın analjezik etkisinden faydalanırken uyanık,
koopere ve laringeal reflekslerinin aktif olması gerekmektedir. Bu teknikte
anestetik sıklıkla bir maske veya ağıza yerleştirilen bir cihaz ile ya kendi
başına ya da anesteziyolojistin yardımıyla uygulanır. Bu uygulama şekli
inhalasyon anestetiklerin bilinçli olarak hastada bilinçsizlik oluşturan "inhalasyon
anestezisi" ile karıştırılmamalıdır. Her ne kadar rejyonel anestezi ile önemli
sayılarda karşılaştırma yapılmamış olsada inhalasyon analjezisi yeterli
düzeylerde hasta konforu sağlamaktadır. Bir çok anne adayı inhalasyon
analjezisini; rejyonel uygulamaya göre iğne veya spinal uygulama sonrası baş
ağrısı korkusu yada doğuma aktif olarak katılamama endişesi nedeniyle tercih
etmektedir. Bir çok vakada inhalasyon anestetikler; doğumun birinci döneminde
ağrıyı ortadan kaldırmak veya doğumun ikinci döneminde kısa bir süre için
analjezi gereken durumlarda kullanılabilmektedir. İnhale edilen analjezikler ya
standart anestezi makineleri yada flow-over vaporizatörlerle uygulanabilmektedir.
Anne adaylarının analjezi ihtiyacına göre kendi başlarına uyguladıkları nitröz
oksit bir aparat yardımıyla oksijen karışımı ile uygulanmaktadır. Bu cihaza
ilave edilen bir ekipman ile doğum personelinin nitroz oksite maruz kalması
önlenebilmektedir. Volatil anestetikler değişik vaporizatör tipleri ile
uygulanabilir. Penthrane analizör basit, hafif, disposibl bir alet olup
geleneksel duke veya cyprane inhalerlerden daha uygundur. Anestezi makinelerine
yerleştirilmiş daha hassas olan vaporizatörler zaman zaman oksijen kullanıma
imkan tanımaktadır. İnhalasyon analjezisi için kullanıldığında hastanın dakika
ventilasyonundan, pik akımdan yada oda sıcaklığındaki değişiklikten etkilenmeden
güvenilir konsantrasyonlarda anestetik uygulamaya müsait olmalıdır. Gebelik
sırasında annede ventilasyona ilişkin değişiklikler geliştiğinden bu faktörler
gözönünde tutulmalıdır.
İnhalasyon analjezikler ya intermitant (yalnızca kontraksiyonlar sırasında) yada
devamlı (uterus kontraksiyonları arasında ve sırasında) uygulanabilir.
Kullanılacak konsantrasyon fiks, sabit bir konsantrasyondan farklı olarak
hastanın yanıtına göre düzenlenmelidir. Eğer hasta konfüze, uykulu, heyecanlı
veya koopere değilse inspire edilen konsantrasyon hızla düşürülmelidir.
Anestezist anne adayı ile sürekli verbal kontakt halinde olmalı, hastaya güven
ve cesareti temin etmelidir. İnhalasyon analjezinin en önemli riski hastada
koruyucu refleksleri ortadan kaldıran kaza ile anestetik overdozajdır.
Aspirasyon pnömonisi, obstrüksiyon ve asfiksiye neden olan sessiz regürjitasyon
ve bulantıya neden olabilir. İnhalasyon analjeziklerini hastalar kendi başlarına
uygulayabilir. Teknik, anestezistin intermitant uyguladığı analjezi uygulamasına
uygundur. Hasta bilinç düzeyindeki değişiklikleri algılayan ekipman ve
monitorlerin kullanımına izin vermelidir.
Oksijen ile kullanılan konsantrasyonların oranı nitröz oksit için % 40-50,
metoksifluran için % 0.25-0.35, enfluran için 0.25-1.0 ve izofluran için
0.2-0.7'dir. Bu konsantrasyonlar uterusun kontraksiyonunu, tonusünü ve
oksitosine yanıtını değiştirmemektedir. Neonatal asit baz durumu, oksijenasyon,
APGAR ve nörolojik değerlendirme ile açığa çıkarılan klinik durum bu analjezik
konsantrasyonlarla etkilenmez. Metoksifluran uygulaması doğum ve doğum eyleminin
başladığı durumda 15 ml gibi düşük dozlarda kullanılmalıdır. Bu dozlarda
kullanıldığında renal toksisite için eşik düzeyin altında bulunan annede 25 mmol/L
ve neonatda 15 mmol/L
düzeylerine kadar yükselir. Gebelik toksemisine benzer olarak mevcut olan renal
hastalık durumlarında metoksifluran kullanılmamalıdır.
Rejyonel Anestezi
Doğum
ağrısı ve vaginal doğum amacıyla rejyonel bloklar analjezi amacıyla en sık
kullanılan tekniklerdir. Rejyonel bloklar doğum eylemi ve kontraksiyonlar
sırasında anne adaylarına analjezi ve uyanık kalma imkanı tanır. Parenteral ve
inhalasyon anestezi teknikleri ile kıyaslandığında, rejyonel anestezi ile
fötusda ilacın neden olduğu depresyon ve annede aspirasyon pnömonisi riski daha
düşüktür. Rejyonel anestezinin en çok uygulanan formları; spinal, lumbar
epidural, kaudal, paraservikal, pudendal ve lokal perineal infiltrasyondur. Her
tekniğin kendine göre spesifik uygulama yerleri mevcut olup ağrıyı taşıyan
liflerin tümünü veya bir kısmını bloke ederek etki etmektedirler. Rejyonel
bloklarda lokal anestetik uygulamadan önce sıvı replasman tedavisi başlanmalı ve
komplikasyonların oluşumuna ilişkin ekipmanın kolay ulaşılabilir yerlerde
bulunması gerekmektedir. Bunlar; oksijen sunma sistemleri, airway, endotrakeal
tüp, laringoskop, aspirator sistemi, olası konvülziyonların tedavisi için
tiopental veya diazepam ve hipotansiyon tedavisi için efedrin gibi ilaçlardır.
Paraservikal blok Anestezi
Paraservikal blok doğumda ağrıyı ortadan kaldırmak için obstetrisyenler
tarafından kullanılan kısmen basit bir yöntemdir. Lokal anestetik serviksin
lateral vajina yan duvarındaki forniks içerisine enjekte edilir. Uterus, serviks
ve üst vajinanın tüm visseral sensoryel sinir liflerini içeren Frankenhauser
ganglionu anestetize edilirken perinenin somatik sensoryel lifleri bloke
edilemez. Böylece bu teknik yalnızca doğumun ilk evresinde etkilidir.
Paraservikal bloğun major dezavantajı blok sonrasında sık olarak görülen fötal
bradikardidir. Gelişen bradikardi fötal asidoza, azalmış oksijenasyona ve artmış
neonatal depresyona yol açar. Bradikardi genellikle bloktan sonra 2-10 dakika
içerisinde başlar ve 3-30 dakikada sonlanır. Bradikardi; lokal anestetiğin
uterus arterlerine yakın yere uygulanmasının neden olduğu konstrüksiyon ile
uterus kan akımını azaltması ve fötal kanda lokal anestetik konsantrasyonun
yükselmesi ile ilişkilidir.
Lumbar epidural anestezi
Doğum
eylemi aktif oklarak başladığında (servikal dilatasyon 4-6 cm ye ulaşması ve
her kontraksiyonun 3 dakika aralıklarla gelmesi) devamlı lumbar epidural blok
uygulanabilir. Oksitosin ile indükleniyorsa blok önce başlatılabilir. Blok
öncesinde 500 ml dengeli tuz solüsyonu sempatik bloğun neden olduğu
hipotansiyonu azaltmak için kullanılabilir. Devamlı lumbar epidural anestezide
en sık kullanılan lokal anestetikler lidokain (%1-1.5), klorprokain (% 2-3) ve
bupivakaindir(% 0.25-0.5). Devamlı infüzyon için daha düşük konsantrasyonlar
kullanılır. Epidural blokta epidural mesafedeki iğne veya plastik kateterden
lokal anestetik uygulamadan önce kan veya beyin omurilik sıvısı (BOS) yönünden
kontrol edilmelidir. Negatif aspirasyon her zaman intravasküler veya subaraknoid
enjeksiyonu ekarte etmediğinden mutlaka her hastada test dozu uygulanmalıdır.
Test dozunun avantajı kaza ile dura veya damar perforasyonlarını tanımaktır.
Bununla birlikte test dozu amacıyla kullanılan dozların spinal blok oluşturacak
kadar yüksek olmaması nedeniyle olası dural perforasyonları açığa
çıkaramayabilir. Bu nedenle kullanılan test dozunun spinal blok oluşturacak
düzeylerde kullanılması gerekmektedir. İdeal olarak olası kaza ile subaraknoid
perforasyonda test dozunun oluşturacağı bloğun düzeyi üst torasik dermatomu
aşmamalı ve olası kaza ile intravasküler enjeksiyon durumunda anne ve fötusda
ciddi toksisite oluşturmaması gerekmektedir.
Bu
kriterleri tamamlamak güçtür. Buna karşın 1) kullanılacak lokal anestetiğin tipi
ve dozu hakkında ve 2) epinefrin gibi vazoaktif ilaçların ilave edilip
edilemeyeceği konusunda farklı fikirler mevcuttur. Kullanılacak ajanın seçiminde
karşılaşılan problemlerden bir diğeride kullanılacak lokal anestetiğin kolayca
hazırlanabilir karışımlardan olması veya ticari şekillerinin yetersiz olmasıdır.
Örneğin subaraknoid mesafenin kontrolü için hiperbarik lidokain (3 ml % 1.5) ve
bupivakainin (3 ml % 0.5) uygun konsantrasyonları mevcuttur. Buna karşın
katekolaminlerin dekstroz solüsyonlarında stabil kalamaması nedeniyle bu
solüsyonların uygun dozlarda epinefrin veya isuprel (isoproterenol) gibi
ajanlarla tek ampulde birlikte bulunması mümkün olmamaktadır. Yukarıda
belirtilen solüsyonlara epinefrin (15 mg)
veya isuprel (5 mg)
ilavesi çok sayıda solusyonun ve ekipmanın hazırlanmasını gerektirir.
15-20 mg
epinefrin, yani 1:200.000 'lik 3-4 ml solüsyon kan damarlarına enjekte edilirse
kalp atım hızında 20-30 atım/dakika artış ve 1 dakika içinde kan basıncında
hafif bir artış görülür. İsuprel gibi uterus kan akımı üzerine zararlı etkiler
olmadan anne kalp hızında artışa neden olan katekolaminlerin kullanılan sabit
olmayan dozlarında olası komplikasyonlar için hazırlıklı olunmalıdır. Kaza ile
intravenöz epinefrin (10-20 mg)
uygulamaları uterus kan akımında geçici fakat önemli düzeylerde azalmaya neden
olur. Bununla birlikte uterus kan akımındaki bu azalmanın hem süre hem de
derecesi doğum eylemi sırasındaki uterus kontraksiyonunun neden olduğu kan
akımındaki azalmaya benzerdir. Epinefrin uygulaması sonrasında uterus kan
akımında oluşan azalma uygulamadan hemen sonra oluşur ve epidural uygulama
sonrasında görülmez. Epinefrin uygulama sonrasında false pozitif veya negatif
yanıtlar oluşabilir. Bu yanıtlar annenin kalp hızı yavaş ve stabil olduğunda
enjeksiyon yapılırsa insidans azalmaktadır. Epidural iğne ve kateter uygun yerde
olmasına rağmen total dozun 5 ml'lik fraksiyone dozlar ve 30 sn'lik aralıklarla
uygulanması önerilmektedir. Analjezi genellikle lokal anestetiğin 7-10 ml'lik
total dozlarıyla elde edilir. Anne yan pozisyonda tutularak supin pozisyonun
neden olacağı hipotansiyondan korunur. Arteryel kan basıncı lokal anestetik
uygulandıktan sonra ilk 10 dakikada 1-2 dakika aralıklarla ve daha sonra blok
yerleşene kadar 5-10 dakika aralıklarla monitorize edilmelidir. Başlangıç
dozundan veya ilave dozlardan sonra en az 20 dakika süreyle hastalar devamlı
gözlenmeli ve sola yatırılmamalıdır. Eğer hipotansiyon oluşursa yani sistolik
kan basıncı % 20-30 azalır veya 100 mmHg'nın altına düşerse uterus sol tarafa
deviye edilir, hızla intravenöz sıvı replasmanına başlanır, hasta 10-20 derece
trendelenburg pozisyonuna alınır ve uygun yüz maskesi ile oksijen uygulanır.
Eğer kan basıncı 1-2 dakika içerisinde düzeltilemezse 5-15 mg IV efedrin
uygulanır. Efedrin gerektiğinde birkaç kez tekrarlanabilir. Uygun ise fötal kalp
hızı ve uterus kontraksiyonu epidural blok uygulamadan ve uyguladıktan sonra
devamlı, elektronik olarak monitorize edilmelidir. Eğer tek taraflı analjezi
elde edilirse hasta diğer tarafına çevrilerek 5-10 ml lokal anestetik ilave
edilirek işlem tekrarlanır. Doğumda perineal anestezi elde edilene kadar
tekrarlayan dozlarla segmental anestezi uygulanabilir. Annenin perinesi gebelik
ürününün kısımlarıyla sıkıştırılırsa anne oturur pozisyona getirilerek 10-20 ml
lokal anestetik uygulanır. Her ne kadar epidural blok perineal bearing-down
refleksi ortadan kaldırarak gebeliğin ikinci dönemini uzatsada bu problem
hastanın uygun bir şekilde yönlendirilmesiyle ortadan kaldırılabilir. Forseps
doğumların insidansı obstetrik pratiğe ve anestetik bloğun derinliğine bağlı
olarak değişkenlik gösterir.
Devamlı infüzyon ile epidural lumbar anestezi
Doğumda epidural mesafeye devamlı düşük konsantrasyonlarda lokal anesteteki
uygulaması geleneksel aralıklı epidural enjeksiyonlarla sık olarak görülen
analjezideki dalgalanmaları ortadan kaldıran devamlı stabil bir analjezi sağlar.
Dilusyonel lokal anestetik solüsyonlar kullanılması nedeniyle motor blok
insidansı düşüktür. Bu hastaya yatakta daha fazla motilite imkanı tanır. Pelvik
kas tonusü korunur, olası malpozisyon insidansı azalır ve gebeliğin ikinci
döneminde hastaya daha fazla hareket etme imkanı tanır. Epidural infüzyon
sırasında sempatik bloktaki olası dalgalanma daha az olması nedeniyle
hipotansiyon olasılığınında daha az olduğu bildirilmiştir. Buna ilaveten
tekrarlayan test dozlarına ve doz uygulaması sonrasındaki ilk 20 dakikada
gereken monitorizasyon için zaman harcanmasına gerek yoktur.
Hastada optimum analjezi ve konforu sağlamak için anesteziyolojist hastayı sık
olarak incelemeli ve onunla görüşmelidir. Bu dönmelerde anesteziyolojist lokal
anestetiğin konsantrasyonunu ve infüzyon hızını ayarlamalı ve kateterin
subaraknoide migrasyonu ve intravasküler enjeksiyon hakkında bilgileri not
etmelidir. Hastalara visitler arasında eğitilmiş hemşireler eşlik etmelidir.
Komplikasyonların gelişmesi durumunda bu konuda eğitilmiş bir ekibin hazır
tutulması gerekmektedir. Bu tekniğin potansiyel komplikasyonları infüzyon
sırasında epidural kateterin intravasküler veya subaraknoid mesafeye yer
değiştirmesidir. Eğer epidural kateter kan damarları içerisine yer değiştirirse
muhtemelen tek yan etki analjezi kaybı olacaktır. Düşük lokal anestetik infüzyon
hızı nedeniyle önemli sistemik toksisite riski olmaz. Eğer epidural kateter kaza
ile dura materi delerse motor bloğun başlangıcı yavaş olur ve kolaylıkla tanınır.
Eğer infüzyon hızı çok yüksek olursa duysal blok seviyesinin yavaşça yükseldiği
görülür.
Narkotiklerin ilavesi infüze edilen lokal anestetik konsantrasyonunda azalmaya
(% 0.0625 bupivakain) neden olur ve motor blok insidansını azaltır. Bu tür
uygulama ile genellikle lipid solübulitesi daha yüksek olan opioidler
kullanılabilir. Alfentanil ve sufentanilin etkinliği gösterilmiş olmasına rağmen
bu konudaki çalışmaların çoğu fentanil üzerine yoğunlaşmıştır.
Doğum
analjezisi için bir çok protokol ve yayın bildirilmesine karşın bir çoğunda
fentanil bupivakain ile kombine edilmiştir. Bupivakainin (% 0.25) başlangıç
yükleme dozuna bolus fentanil (50 mg)
ilave edilir. Yeterli analjezi elde edildiğinde bupivakain (% 0.0625-0.125) ve
fentanil (1 mg
/ml) içeren solüsyondan 10 ml/saat infüzyon hızı ile başlanır.
Kaudal anestezi
Kaudal blok yalnızca doğum eylemi başlar başlamaz uygulanmalıdır. Kaudal blok
hastalara ya yan ya da pron pozisyonda uzun yastıkların baldırın altına
yerleştirilmesiyle uygulanabilir. Koksiks'i orta işaret noktası olarak ele
alarak sakral kornu ve sakrokoksigeal ligamentler palpe edilir. İğne spinal
kanala yerleştirildikten sonra cerrahi örtü kaldırılarak rektal muayene yapılır.
Bu uygulama ile iğnenin olası bebeğe ait kısımları rüptüre etmediğini ve kanal
içinde olduğunu teyid ederek fötusun anestetik intoksikasyonundan kaçınmak
mümkündür. Yeni eldiven ve örtü yerleştirildikten sonra kaudal kateter
yerleştirilir. Aspirasyon sonrasında lokal anestetiğin test dozu (daha önce
belirtildiği gibi) iğne veya kateterden uygulanır. Bu yöntem epidural ven veya
dura içerisine ajanın uygulaması ile oluşabilecek spinal blok gibi
komplikasyonlar için ek önlem oluşturmaktadır. T10 düzeyine kadar
blok oluşturmak için gereken volüm 10 ile 20 ml arasında değişmektedir.
Analjezinin idamesi için ise 15 ml. volüm yeterlidir. Hastanın baş aşağı
pozisyona getirilmesi uygulanacak doz miktarını azaltmak açısından önemlidir.
Kaudal anestezi sonrasında hipotansiyonun önlenmesi ve tedavisi epidural
anestezideki gibidir.
Bir
çok sebepten dolayı lumbar epidural anestezi kaudal anesteziye tercih edilir.
Bunlardan bazıları;
1-
Sakral anestezi gerekmediğinde doğumun erken dönemlerinde segmental T10-L1
dermatom düzeyleri elde edilebilir. 2- Doğum için daha az düzeyde ilaç gerekir.
3- Pelvik kaslar tonüslerini korur ve fötal başın rotasyonu daha kolay sağlanır.
4-Yüksek dural perforasyon riskine rağmen lumbar epidural uygulama kaudal ile
karşılaştırıldığında anestezist için teknik olarak daha kolay ve daha az
ağrılıdır. Kaudal anestezi ise doğumdan hemen önce uygulandığında perineal
anestezinin başlaması ve kas relaksasyonun daha hızlı olması nedeniyle lumbar
epidural anesteziye göre üstünlük taşımaktadır.
Epidural ve kaudal anestezide lokal anestetik seçimi
Obstetrik hastalarda şeçilecek olan lokal anestetiğin anne, fötus ve neonat için
güvenli olması gerekmektedir. Etkin bir analjezi oluşturmalıdır. Doğum eylemi ve
vajinal doğumda minimal nöromuskuler relaksasyon oluşturarak fötus başının
normal fleksiyon ve internal rotasyon yapabilmesine, doğumun ikinci evresinde
annenin normal ekspulsif (dışarı çıkarma) eylemini kolay yapabilmesine imkan
tanımalıdır. Sezaryen için ise daha yoğun bir analjezi ve nöromuskuler
relaksasyon temin etmelidir. Bu özelliklerin tümünü tek başına sağlayabilecek
tek bir lokal anestetiğin veya konsantrasyonun yoktur. Obstetrik rejyonel
anestezide en sık kullanılan lokal anestetik ajanlar lidokain, bupivakain ve
2-klorprokaindir. Her biri kendi içerisinde avantaj ve dezavantajlara sahiptir.
Lidokain ve neonatal nörolojik davranış (Nörobehaviour)
Obstetride lidokain sık olarak kullanılan popüler bir ajandır. Doğumda maternal
epidural anestezi amacıyla 1974 yılında kullanıldığında Scanlon ve arkadaşları
lidakainin neonatal nörolojik durumu etkilediğini bildirmişlerdir. Buna göre
epidural lidokain veya mepivakain uygulanan annelerin infantları ile epidural
uygulanmayan (düşük spinal veya lokal infiltrasyon uygulanan) annelerin
infantları ile karşılaştırıldığında epidural lokal anestetik uygulanan
infantlarda muskuler gerginlik ve tonusün epidural uygulanmayanlara oranla
önemli oranda daha düşük olduğu belirtilmiştir. Bu çalışmada lidakain ile
mepivakain grupları oluşturulmamasına rağmen lidokainin nörolojik durumu
infantlarda olumsuz yönde etkilediğini bildirmişlerdir. Bundan sonraki epidural
bupivakain veya klorprokain uygulanan annelerin infantlarındaki nörolojik durumu
değerlendiren iki çalışmada her iki ajanında nörolojik durumu değiştirmediği,
epidural kateter uygulanmayan kontrol gruba göre fark oluşturmadığı ve böylece
bupivakain ve klorprokainin nörolojik davranış açısından lidokaine üstün olduğu
belirtilmiştir. Bu bulgular daha sonra japonyadan bir çalışma ile
desteklenmiştir. Buna göre değişik anestezi yöntemlerinde kullanılan ajanların
infantlar üzerine etkileri karşılaştırılmıştır. Sonuçta epidural uygulanan
lidokain veya mepivakainin infantlarda nörolojik davranışı epidural bupivakain
veya klorprokaine ve spinal anesteziye oranla daha fazla etkiledikleri
bildirilmiştir. Buna karşılık bir çok çalışmada epidural uygulanan lidokain veya
mepivakainin infantlarda nörolojik davranış üzerine olumsuz etkileri
gösterilememiştir. Doğumdan hemen önce pudendal uygulanan mepivakainin nörolojik
davranış üzerine olumsuz etkilerinin olmadığı bildirilmiştir. Vajinal doğum (%
1.5) veya sezaryen (% 2) uygulamalarında mepivakain nörolojik davranış üzerine
olumsuz etkiler olmaksızın kullanılabilir. Abboud ve arkadaşları epidural
anestezide lidokain, bupivakain ve klorprokain kullanılan annelerin neonatları
ile her hangi bir analjezik kullanmayan anne neonatlarının nörolojik davranış
üzerine etkilerini karşılaştırdıkları çalışmalarında grupların ne birbirleri ne
de kontrol grupları ile aralarında fark olmadığını bildirmişlerdir. Kileff ve
arkadaşları sezaryen için % 2 lidokain veya % 0.5 bupivakain kullanılarak
gerçekleştirilen epidural anestezi ile doğan neonatları karşılaştırdıkları
çalışmalarında, lidokain grubu neonatların bupivakain kullanılan gruba benzer
oranda nörolojik davranış skoruna sahip olduklarını bildirmişerdir. Benzer
olarak Kuhnert ve arkadaşları Braselton Neonatal Bevavioral Assessment Scale (BNBAS)
skoru kullanarak yaptığı çalışmalarında vaginal doğum için epidural klorprokain
ile lidokaini karşılaştırdıkları çalışmalarında gruplar arasında fark
saptamamışlardır. Bebeklerin hiç birinde önemli hipotoni saptanmamıştır. İki
ilaç grubu arasında etki süresi farklılık gösterirken bu fark klinik olarak çok
küçük düzeylerde olduğu tespit edilmiş. Klorprokain ile lidokaini BNBAS ile
karşılaştıran sonraki çalışmalarda klorprokain uygulanan annelerin çocukları
daha düşük BNBAS skoruna sahip oldukları bildirilmiştir.
Her
ne kadar lokal anestetik ajanların nörolojik davranış üzerine etkileri farklılık
göstersede bu geçici nörolojik davranış değişiklikleri sağlıklı neonatlarda daha
sonra zayıf anne-çocuk uyumu, beslenme problemi veya nörolojik yada psikolojik
gelişim geriliğine neden olmaz.
Bupivakain ve kardiyotoksisite
Amid
yapıda uzun etki süreli bir lokal anestetik olan bupivakainin kısa etki süreli
lidokain gibi lokal anestetiklere oranla rölatif olarak daha fazla kardiyotoksik
olduğu iddia edilmiştir. Olasılıkla kaza ile intravasküler enjeksiyon sonucu
gelişen bupivakainin neden olduğu epilepsilerin zor resussite edilen veya
sıklıkla arrest ile sonuçlanan kardiyak arrest ile ilişkili olduğu
bildirilmiştir. Moore ve arkadaşları çalışmalarında lokal anestetiklerin neden
olduğu epilepsilerin sıklıkla hipoksi ve asidoz ile ilişkili olduğunu
bildirmişlerdir. Bu araştırmacılar aslında kardiyak arrestin hipoksi ve asidoz
gibi komplikasyonların uygun tedavisinin gecikmesi nedeniyle tetiklendiğini
iddia etmişlerdir. Bundan sonra bu araştırmacılar % 100 oksijen ventilasyonu ile
tedavi edilen ve ardından kardiyak arrest gelişmeyen vakaları bildirmişlerdir.
Moore 21.000 vakayı içeren serisinde kaza ile intravasküler enjeksiyonda 23
konvülziyon vakası bildirmiştir. Bu vakalarda tedavi ile kardiyak arrest, beyin
hasarı veya her hangi bir sekel görülmemiştir. Hayvan çalışmalarında
bupivakainin lidokainden çok daha fazla toksik olduğu bildirilmiştir. Uyanık
koyunlarda intravenöz uygulanan lidokain ve bupivakainin her ikisi de santral
sinir sisteminde toksisite belirtilerine neden olmuştur. Hipoksi, respiratuar
veya metabolik asidoz, hiperpotasemi veya belirgin hipotansiyon olmaksızın
bupivakin uygulananlarda ciddi kardiyak aritmilerin oluştuğu fakat bunun
lidokain uygulananlarda görülmediği bildirilmiştir. Sonraki çalışmalarda
bupivakain toksisitesinin hiperkarbi, asidoz ve hipoksi ile artırıldığı
belirtilmiştir. Bupivakain ve lidokain uygulanan domuz papiller kasında
elektrofizyolojik değişikliklerin voltaj-klemp tekniği ile araştırıldığı
çalışmalar bupivakain ve lidokainin kalp ve nöronlarda Na+
kanallarını bloke ettiğini göstermektedir. Aksiyon potansiyelin oluşmasında
iletim Na+ kanallarının açılması ile sağlanırken Na+
kanallarının bloke edilmesi bu iletiyi yavaşlatır veya ortadan kaldırır. Sinir
membranlarındaki bu etki lokal anestetiklerin primer etki mekanizmasını
oluşturmaktadır. Lidokain tarafından bu kanalların bloke edilmesi kalp
tarafından kolaylıkla tolere edilebilir. Hatta gerçekte bu ajan sıklıkla
antiaritmik olarak kullanılmaktadır. Buna karşılık Clarkson ve Hondegham
bupivakainin kalp üzerine olan etkilerinin toksik olduğunu bildirmişlerdir.
Çalışmalarında bupivakain ile lidokainin elektrofizyolojik özellikleri
karşılaştırılmıştır. Her ne kadar bupivakain ile lidokainin depolarizasyonu
bloke etmeleri benzer olmasına rağmen bloğun ortadan kalkması yönünden benzer
etkileri bildirilmiştir. Bupivakain lidokaine oranla 4 kat fazla potent olmasına
rağmen lidokainden 16 kat fazla kardiyotoksik aktiviteye sahiptir. Eşit lokal
anestetik konsantrasyonlarda bupivakainin lidokainden 4 kat fazla toksik olduğu
bildirilmiştir. Daha önemli olarak lidokain sodyum kanallarına hızla girip hızla
çıkarken bupivakain hızla girer fakat geç çıkar.
Sonuç
olarak rejyonel blok sırasında yüksek dozlarda (1 mg/kg veya üzerindeki dozlar)
bupivakain kaza ile intravenöz uygulanırsa potansiyel olarak kardiyotoksiktir.
Potansiyel kardiyotoksisitesine rağmen obstetrik anestezide bupivakain
güncelliğini korumaktadır. Doğumda epidural analjezi amacıyla kullanıldığında
minimal motor blok, rölatif olarak uzun etki süresi ve yüksek kalitede analjezi
oluşturur. Fentanil (1 mg/kg)
ile kombine edildiğinde bupivakain % 0.125 veya % 0.0625'lik konsantrasyonlara
kadar düşürülerek dilue edilebilmektedir. Bir çok kardiyak arrest vakası % 0.75
konsantrasyonlarında bildirilmiş olup bu konsantrasyon obstetrik epidural
anestezi için artık kullanılmamaktadır. Bununla birlikte hangi konsantrasyonda
kullanılırsa kullanılsın intravasküler enjeksiyondan kaçınmak için büyük çaba
sarfedilmelidir.
Klorprokain ve nörotoksisite
Klorprokain ester yapıda, etki başlangıcı ve süresi kısa olan bir lokal
anestetiktir. Anne plazma kolinesterazı tarafından hızla hidrolize edilmesinden
dolayı (maternal kanda klorprokainin yarılanma ömrü 21 dakikadır.) plasentayı
geçen ilaç miktarı minimaldir. Bununla birlikte yüksek volümlerle klorprokain
uygulama sonrası kaza ile duranın delinmesi ile oluşan spinal anestezide veya
nadiren komplike olmayan epidural anestezilerde uzamış motor veya sensoryel ve
kalıcı defisitler görülebilmektedir. Klorprokainin nörotoksisite üzerine hayvan
çalışmaları farklı sonuçları ortaya çıkarmıştır. Köpek ve tavşanlarda yapılan
çalışmalarda klorprokainin nörotoksisite üzerine etkileri gösterilebilirken
koyun ve eşeklerde bu toksisite gösterilememiştir. Klorprokainin ticari
preparatı diğer lokal anestetiklerden pH'ı daha düşük olup antioksidan olarak
sodyum bisülfit içerir(% 0.2). Klorprokainin kullanımından sonra nörotoksisiteyi
gösteren çalışmalarda yüksek bisülfit düzeyi ve düşük pH etyolojik faktörlerde
gösterilmiştir. Son zamanlarda üretilen klorprokain solüsyonlarından sodyum
bisülfit çıkarılmıştır. Büyük lokal anestetik solüsyonların kaza ile subaraknoid
mesafeye verilmesinin neden olduğu nörolojik defisit için olası açıklama spinal
kordtaki azalan perfüzyondur. Beraberinde sistemik hipotansiyon alt
extremitelerde paraliziye (anterior spinal arter sendromu) ve sfinkter
paralizine (kauda equina sendromu) neden olur. Sonuçta düşük perfüzyon basıncı
ile kombine ekstravasküler basınç artışı sinir dokusuna kan akımını bozarak
spinal kord iskemisine neden olur.
Özetle, insan ve hayvanlarda santral sinir sistemi üzerine lokal anestetikler
tamamen toksik değildir. Buna karşılık epidural amaçla yanlışlıkla subaraknoid
mesafeye verilen yüksek volümlerdeki lokal anestetiklerin neden olduğu
değişikliklerin agresif olarak mekanik ventilasyon, sıvı replasmanı ve vazoaktif
ajanlarla düzeltilmesi gerekmektedir.
Lokal
anestetiklere adjuvan olarak epinefrin kullanımı
Bir
çok araştırmacı lokal anestetiklere epinefrinin ilave edilmesinin lokal
anestetiğin sistemik absorbsiyonunu azalttığını, etki süresini uzattığını ve
motor bloğun yoğunluğunu artırdığını bildirmişlerdir. Vajinal doğum için (test
dozu haricinde) epinefrin ilavesi kullanılan dozun düşük olması ve motor blok
ihtiyacının olmaması nedeniyle gereksiz görmektedir. Bununda ötesinde sistemik
olarak absorbe edilen epinefrinin b-mimetik
etkisi uterus kontraktilitesini azaltır ve travayı uzatabilir. Sezaryenlerde
yüksek dozlarda lokal anestetik kullanıldığında ve daha derin motor blok arzu
edildiğinde bir çok anestezist 1:200.000 lik epinefrinin lokal anestetiklere
katılmasını arzu etmektedir.
Spinal anestezi
Saddle blok olarak isimlendirilen spinal anestezi doğumdan hemen önce uygulanır.
Sakral anestezi oluşturmak için örneğin tetrakain (3 mg) veya lidokain (15-20
mg) gibi hiperbarik bir lokal anestetiğin küçük dozlarda oturur pozisyonda
spinal aralığa uygulanması gereklidir. Buna karşılık sıklıkla anestezi alanının
T10 dan S5 dermatomuna kadar genişletilmesi arzu edilir.
Bu durumda tetrakain (4-5 mg), lidokain (30-40 mg) veya bupivakainin (6-8 mg)
daha yüksek dozları kullanılmalıdır. Küçük çaplı spinal iğnelerin kullanılması
(25-26) postspinal baş ağrısı riskini azaltacaktır. Uterus kontraksiyonundan
hemen önce veya sırasında bloğun düzeyi çok yükseldiğinden (Valsalva manevrası
gibi) ilaç uygulanmamalıdır. Hipotansiyonun tedavi ve önlenmesi epidural
anestezideki gibidir.
Epidural, spinal ve kaudal anestezinin kontrendikasyonları
Anestezi uygulamalarında bu yöntemlerin bilinen mutlak kontrendikasyonları çok
azdır. Bunlar; hastanın uygulamayı istememesi, uygulanacak bölgede enfeksiyon,
hastanın hipovolemik şok tablosunda olması ve koagülopatidir. Minidoz heparin
alan ve normal parsiyel tromboplastin düzeyine sahip hastalarda epidural
anestezi uygulaması tartışmalıdır. Spinal kordta veya periferik sinirlerde
önceden mevcut nörolojik hastalık belkide obstetride anne ve bebek için en iyi
seçenekken rölatif olarak kontrendikasyon oluşturur. Bu durumda her vaka kendi
başına tek tek ele alınmalıdır.
Lumbar sempatik blok
Bilateral lumbar sempatik blok uterus, serviks ve üst vajinal bölgeden
kaynaklanan ağrı uyarılarını kesintiye uğratır ve doğumun ilk döneminde analjezi
oluşturur. Doğumun ikinci döneminde perineal ağrıyı ortadan kaldırmak için
pudendal sinir bloğu veya subaraknoid blok ilave edilmelidir. Devamlı epidural
anestezi ile karşılaştırıldığında lumbar sempatik blok iğnenin lumbar mesafeye
yerleştirilmesi ağrılı bir işlem olduğu için uygulama yönünden daha zordur ve
gebeliğin ikinci döneminde epidural anestezideki gibi analjezi sağlayamaz.
İlaveten bu blok gürültülü uterus kontraksiyonlarına neden olur. Dolayısıyla
obstetrikte nadiren kullanılır.
Pudendal blok ve lokal perineal infiltrasyon anestezisi
Pudendal blok ve lokal perineal infiltrasyon anestezisi doğumdan hemen önce ve
daha sıklıkla obstetrisyen tarafından doğum sırasında vajinaya uygulanır. Blok
sırasında hasta litotomi pozisyonundadır. Hekim iskial spinayı palpe eder, spina
altında bir iğne gaydı (Lowa trumpet) yerleştirilerek bu gayd içerisinden
20-gauge'luk iğne vajina mukozası altındaki belirlenen noktaya, yaklaşık 1/2 inç
kadar ilerletilir ve sakrospinal ligament delinir. İntravasküler yerleşim
olmadığı aspirasyon ile doğrulanınca 10 ml lokal anestetik (% 1 lik lidokain
veya mepivakain yada % 2 'lik klorprokain) enjekte edilir. Teknik daha sonra
hastanın karşı tarafında tekrarlanır.
Rejyonel anestezinin komplikasyonları
Rejyonel anestezinin en önemli yan etkileri lokal anestetikler tarafından
oluşturulan şiddetli hipotansiyon ve konvülziyondur. Solunum depresyonuna neden
olan total spinal anestezi, vazopressörlerin neden olduğu hipertansiyon, sinir
hasarı, dura delinmesine sekonder baş ağrısı diğer önemli komplikasyonlardır.
Hipotansiyon
Sezaryen veya vajinal doğumlarda anestezi uygulamalarında hipotansiyon hala en
sık yan etkidir. Hipotansiyonun şiddeti ve sıklığı bloke edilen dermatom
düzeyine, annenin vücut pozisyonu, lokal anestetiğe epinefrin veya sodyum
bikarbonat ilave edilip edilmediği, anne adayının fiziksel durumu ve
hipotansiyondan kaçınmak için alınan profilaktik önlemlere bağlıdır. Bu önlemler
blok öncesinde sıvı replasmanı uygulanması, uterusun sola deviasyonu ve efedrin
uygulanması gibi uygulamalardır. Eğer hipotansiyon gelişirse daha fazla uterusun
sola deviye edilmesi (sağ kalça altına yastık konularak), trendelenburg
pozisyonuna alınması ve intravenöz sıvı replasmanı yapılması gerekmektedir. Eğer
kan basıncı kısa bir süre içerisinde düzeltilemezse 5-15 mg efedrin intravenöz
uygulanmalı ve maske ile oksijen verilmelidir. Eğer erken tanınır ve tedavi
edilirse hipotansiyon anne ve neonatda morbiditeye neden olmaz.
Lokal
anestetiklerin neden olduğu konvülziyonlar
Arteryel kanda (ve beyin dokusunda) lokal anestetiğin konsantrasyonu kritik
düzeyi geçince santral sinir sistemi toksisitesi görülür. Yüksek kan düzeyi
lokal anestetiğin yanlışlıkla intravasküler sahaya enjekte edilmesi, uzun bir
periodta lokal anestetiğin tekrarlayan enjeksiyonlarıyla birikmesi veya vasküler
yatağın yüksek olduğu bölgeye ilacın enjeksiyonu ile hızlı sistemik absorbsiyon
nedeniyle gelişir. Paraservikal ve pudendal blok gibi herhangi bir rejyonel
teknikte kaza ile intravasküler enjeksiyon mümkündür.
Amid
yapıdaki lokal anestetiklerin yarılanma ömürleri yaklaşık 2-3 saattir. Bu yüzden
bu ajanların sistemik toksik düzeylere ulaşmaları ancak yüksek dozların hızla ve
sık olarak uygulanmasıyla gelişebilir. Rejyonel anestezinin uygun ve doğru bir
biçimde uygulanmasıyla bu risk oldukça nadir olarak ortaya çıkmaktadır. Sistemik
akümülasyonu azaltan faktörler; kullanılan lokal anestetik ajanın arzu edilen
anestezi düzeyini oluşturacak minimal dozlarda uygulanması ve kullanılacak lokal
anestetiğin klorprokain gibi hızla metabolize edilmesi ve intrinsik olarak daha
az toksik olması gerekmektedir. Lokal anestetiklerin neden olduğu toksik
reaksiyonlar kalıcı etkiler olmamalı ve aşağıdaki tedavi yaklaşımlarını
içermelidir.
Reaksiyonun erken tanınması:
Hasta ile sık konuşarak ve hastanın fiziksel ve vital bulgularını takip ederek
yalnızca yeni başlayan toksik reaksiyonları saptamak değil aynı zamanda
potansiyel yan etkileride azaltmak mümkündür.
Reaksiyonun ilerlemesinin durdurulması:
Barbitüratların düşük dozlarda intravenöz uygulanması konvülziyonları önler.
Lokal anestetiklerin depresan etkileri barbitüratlar ile artırılmasına rağmen
tiyopental (pentothal 50-75 mg) veya diazepamın (valium 5 mg) tekrarlayan
dozlarda kullanımının daha güvenli olduğu bildirilmiştir. Bu uygulamalar
sırasında hastanın yüz maskesiyle oksijenize edilmesi önerilmektedir.
Konvülziyonlar ve kusma olmasına rağmen oksijenasyonun sağlanması:
Konvülziyonlar tek başına letal olmamasına rağmen konvülziyonların neden olduğu
hipoksi ve asidoz letal olabilir. Hava yolundaki yabancı cisimler ve
sekresyonlar aspire edilerek % 100 O2 ile ventile edilmelidir.
Konvülziyon geçiren hastalarda entübasyon güç olacağından 60-80 mg süksinilkolin
ile kas gevşekliği sağlanarak entübasyon gerçekleştirilebilir. Kaflı endotrakeal
tüp pozitif basınçlı ventilasyona imkan sağladığı gibi hava yolunu aspirasyona
karşı da korur. Hastalar epilepsi sonrası görülen şiddetli metabolik asidozu
kompanse etmek için hiperventile edilmelidir.
Dolaşımın desteklenmesi:
Hemodinamik olarak gelişen hipotansiyonda bacakların elevasyonu, hızlı mayi
replasmanı veya vazopressörlerin kullanılması gerekli olabilir.
Kardiyak arrestin tedavisi:
Kardiyak arrestte eksternal kardiyak masaj, gerekirse defibrilasyon, sodyum
bikarbonat uygulaması ve uygun kardiyotonik ajanın (Dopamin, epinefrin ve
izoproterenol) kullanılması gerekmektedir. Eğer mümkünse uterusun sola
deviasyonu devam etmelidir. Acil sezaryen uterus kompresyonunu kaldırmak için
gerekebilir.
Fötal
durumun değerlendirilmesi:
Mümkün olan en kısa zamanda fötus değerlendirilerek gerekirse doğum
gerçekleştirilmelidir. Hızlı maternal resussitasyon uterus kan akımını, fötal
oksijenasyonu sağlayarak fötal lokal anestetiğin plasenta yoluyla anneye
ekskrete edilmesine imkan tanır.
Total
spinal anestezi
Total
spinal anestezi lokal anestetiğin intratekal, subdural veya ekstradural
uygulandığında aşırı yayılmasıyla gelişir. Devamlı epidural anestezi
uygulamalarında veya epidural kateterin başlangıçta yerleştirilmesi sırasında
epidural kateterin dura materi delmesiyle gelişebilir. Çok nadir görülmesine
rağmen bu tür bir komplikasyonu erken tanıyan ve tedavi edebilen eğitimli
kişiler olmalıdır.
Tedavi hava yolunun korunması ve oksijen ile ventilasyonun sağlanmasını içerir.
Hava yolunun korunması ve aspirasyonun önlenmesi için endotrakeal entübasyon
uygulanmalıdır. Kalbe venöz dönüşü artırmak için uterus sola deviye edilmeli ve
trendelenburg pozisyonuna alınmalıdır. Kan basıncını normal düzeylere getirmek
için gerektiğinde sıvı ve efedrin kullanılmalıdır. Eğer yüksek volümlerde lokal
anestetiğin subaraknoid mesafeye kaza ile uygulandığından şüphelenilirse BOS
sıvısının aspire edilerek gözlenmesi gerekmektedir.
Vazopressörlere bağlı hipertansiyon
Ergot
alkaloidleri ile vazoaktif ajanların etkileşimi şiddetli maternal hipertansiyona
ve olası serebrovasküler olaylara neden olabilir. Özellikle metoksamin gibi pür a-adrenerjik
bir ajan ile ergonovin veya metilergonovin gibi ergot alkaloidlerin kombinasyonu
oldukça tehlikelidir. Eğer travay veya doğumda bir vazopressör uygulanmışsa
erken postpartum dönemde ergot derivelerinden kaçınılmalıdır. Hipertansiyon
hikayesi olanlarda profilaktik vazopressör kullanımından özellikle
kaçınılmalıdır. Eğer akut postpartum hipertanisyon gelişirse
antihipertansiflerle tedavi gerekebilir. Bu amaçla klorpromazin (Thorazin 2.5 mg
İV., maksimum 15 mg doza kadar 15 dakika aralıklarla), trimetafan (Arfonad 500
mg 500 ml içinde drip infüzyon şeklinde), fentolamin (Regitin 5 mg İV. ) veya
sodyum nitroprussid (Nipride 50 mg 500 ml içinde drip infüzyon şeklinde)
kullanılabilir.
Sinir
Hasarı
Spinal veya epidural iğne ve kateterlere bağlı direkt sinir hasarı oldukça
nadirdir. İğne ile korda veya spinal köklere bası elektriksel bir ağrıya neden
olarak iğnenin hızla geri çekilmesine neden olur. Diğer nörolojik
komplikasyonlar çok nadir olup hematom ve epidural veya kaudal abse yada
menenjitis gibi epidural enfeksiyonlar ile subaraknoid veya epidural mesafenin
kimyasal kontaminasyonundan ibarettir. Rejyonel bloklarla ilişkili olarak
görülen epidural hematom, daha nadir olarak yaşlı koagülasyon defekti olan
hastalarda rastlanır. Abse veya menenjitis vücudun başka yerindeki enfeksiyona
sekonder olarak gelişir.
Obstetrik hastalarda görülen sinir hasarı genellikle anesteziye bağlı olmayıp
lumbosakral kanalın fötus başı ile sakrum arasında kompresyonu nedeniyle veya
hasta litotomi pozisyonunda iken femoral, lateral kutaneöz femoral veya peroneal
sinirlerin bükülmesi yada kompresyona uğraması ile gelişir. Genellikle bu
hasardan geriye dönüş 12-16 haftayı gerektirir.
Dural
perforasyon sonrası başağrısı
Dural
perforasyon nedeniyle gelişen başağrısı dura kanalı boyunca serebrospinal
sıvının (SSS) eksilmesi nedeniyle gelişir. Bu hastalar olasılıkla bu tür baş
ağrısına doğumda bir çok kez uyguladıkları Valsalva manevraları, travay
sırasındaki dehidratasyon ve postpartum diürez nedeniyle daha fazla yatkındırlar.
Baş ağrısı insidansı epidural 16 gauge'luk iğne ile % 80 (kaza ile dura delinen
vakalarda) iken 25 gauge'luk spinal iğnelerde yalnızca % 2 düzeyindedir.
Konservatif tedavi pron veya supin pozsiyonda yatak istirahati, analjezikler,
hidrasyon ve sıkı abdominal tayt giyerek epidural basıncı artırıp eksilen SSS
miktarını azaltmayı içeren önlemlerdir.
Otolog kan ile epidural kan yaması (Blood patch) postdural perforasyon sonrası
şiddetli baş ağrılarında uygulanabilir. Çok dikkatli asepsi sağlanarak venöz
yoldan alınan 15 ml kan dural perforasyonun olduğu bölgeye enjekte edilir. Eğer
dural perforasyonun olduğu bölgede multipl giriş deliği mevcut ise epidural
blood patch en alttaki giriş deliğindeki aralığa uygulanır. Çünkü en alt
epidural mesafeye uygulanan solüsyon sefale yayılır. Bu uygulama ile başarı
şansı % 95 tir. Sonraki araştırmalar epidural blood patch'in komplikasyonsuz bir
uygulama olduğunu göstermiştir. Bu uygulama ile enfeksiyon, adeziv araknoidit
veya kauda equina sendromu bildirilmemiştir. Baş ağrısı en sık komplikasyon
olmasına rağmen nadiren çok şiddetli olur ve genellikle 48 saat içerisinde
sonlanır ve nadiren 3 güne kadar devam edebilir. Düşük başarı şansı nedeniyle
epidural salin enjeksiyonu artık popülaritesini kaybetmiştir.
Kaza
ile dural perforasyon gelişen vakalarda yüksek volümlerdeki lokal anestetiği
subaraknoid veya subdural mesafeye uygulamamak için anesteziyolojistler
genellikle bir başka epidural mesafe tercih eder. Bu hastalarda doğumdan sonra
epidural blok tamamen ortadan kalktıktan sonra kateter çekilmeden koruyucu
içermeyen 40-60 ml izotoniğin spinal baş ağrısı insidansını önemli ölçüde
azalttığı bildirilmiştir. Profilaktik epidural patch uygulaması tartışmalıdır.
İlk 24 saat içerisinde epidural patch uygulamasında başarısızlık oranının yüksek
olduğunu bildiren çalışmalar olmasına rağmen doğumdan sonra 15-20 ml epidural
patch uygulamasının postoperatif spinal baş ağrısını önlediğini gösteren
çalışmalar da mevcuttur.
Epidural ve intratekal narkotikler
Epidural ve intratekal narkotikler belirgin bir analjezi oluştururlar. Analjezi
segmentaldir, doza bağımlıdır ve özellikle visseral tip ağrılar için etkili olup
akut ve somatik ağrılarda etkili değildir. Fentanil gibi lipid erirliği yüksek
opioidlerle etki başlangıcı hızlı olmasına rağmen etki süresi kısadır. Morfin
gibi lipid erirliği düşük olan opioidlerle anlajezi başlangıcı daha yavaş olup
(30-60 dakika) etki süresi 24 saat'e kadar devam eder. Spinal narkotikler lokal
anestetikler gibi sempatektomi veya motor blok oluşturmazlar. Bununla birlikte
kaşıntı, bulantı, kusma, uykuya eğilim, baş dönmesi, üriner retansiyon ve
solunum depresyonu gibi yan etkileri mevcuttur. Tüm bu etkiler naloksan ile
ortadan kaldırılabilir. Bu tekniğin hemodinamik etkilerinin olmaması nedeniyle,
doğumda ağrının ortadan kaldırılması için ideal olabileceği bildirilmiştir.
Subaraknoid 0.5-1.0 mg morfin ile effektif bir analjezi elde edilebilir. Bununla
birlikte çok sayıda yan etkisinin olması ve annelerin takibi için özel
monitorizasyon gerektirmesinden dolayı günümüzde travay ve doğumda subaraknoid
opioidler popülarite kazanmamıştır. Epizyotomi ve forseps uygulaması gerekiyorsa
lokal anestetik kullanmadan spinal opioidler tek başlarına perineal analjezi ve
relaksasyon oluşturamazlar. Kalp hastalığı olan anne adayları gibi özel
durumlarda bu teknik yararlı bir alternatif oluşturmaktadır.
Doğum
ağrısını ortadan kaldırmada epidural lokal anestetik kullanmadan opioidlerin
kullanımının etkili olduğu ispatlanmamıştır. Epidural 7.5-10 mg gibi yüksek
dozlarda morfin yeterli ve güvenilir bir analjezi oluşturmaz. Daha yüksek
dozların etkili olabileceği bildirilmiştir. Ancak bu dozlarda anne ve neonatda
respiratuar depresyon riski mevcuttur. Daha önce belirtildiği gibi lokal
anestetiklerle birlikte yağda eriyen opioidlerin kullanımının doğum
analjezisinde daha etkili olduğu belirtilmektedir.
Sezaryen seksiyo sonrası ağrının ortadan kaldırılmasında epidural ve intratekal
narkotikler kullanılabilir. Yağda eriyebilen fentanil ve sufentanil gibi
opioidler iyi birer analjeziktir. Buna karşılık 4-5 saat gibi kısa etki süresine
sahiptirler. İntratekal (0.1-0.25 mg) veya epidural (5 mg) uygulanan morfinin
doğum sonrasında 24 saat süreyle etkin bir analjezi sağlar. Kaşıntı, bulantı ve
kusma sık olarak görülmekle birlikte bu etkiler naloksan ile ortadan
kaldırılabilir. Solunum depresyonu nadir görülmekle birlikte bu hastaların 24
saat süreyle respiratuar depresyon yönünden takip edilmeleri gerekmektedir.
Genel
anestezi
Vajinal doğumlarda genel anestezi uygulamasındaki en önemli neden uterus
relaksasyonuna ihtiyaç duyulmasıdır. İnternal versiyon, plasentanın el ile
çıkarılması ve invert uterusun yer değiştirmesi gibi intrauterin manüplasyonlar
anestezi altında kolaylıkla yapılabilir. İlaveten uterusun relaksasyon, tetanik
uterus kontraksiyonlarını ortadan kaldırdığı veya başın doğumdan önce uterusun
aşağı doğru klempe edildiği makat prezentasyonda manüplasyonu kolaylaştırdığı
bildirilmiştir. İlave olarak genel anestezi rejyonel anestezinin kontrendike
olduğu durumlarda güvenilir ve kontrollü bir doğum sağlamak için ve düşük doz
ketamin yada inhalasyon analjeziklerin yeterli olmadığı durumlarda gerekli
olabilir. Son olarak doğumun ikinci evresinde akut fötal distres gelişirse ve
operatif vajinal doğum endikasyonu mevcut ise genel anestezi arzu edilen
tekniktir. Vajinal doğum için uygulanan genel anestezi tekniği sezaryen seksiyo
için uygulanana benzerdir. Eğer yalnızca uterin relaksasyonu için genel anestezi
uygulanıyorsa halojenli anestetiklerin oksijen ile birlikte uygulanması
önerilmektedir. Bu dönemde hastalar paralize edildiklerinden aşırı dozda
halojenli anestetiklerle derin anestezi sağlamaya gerek yoktur. İntrauterin
manüplasyon ve doğum gereçekleşir gerçekleşmez anestezi sonlandırılarak hasta ya
N2O + O2 ya da yalnızca O2 ile hiperventile
edilir, uterus masajı uygulanır ve intravenöz oksitosin infüzyonuna başlanır.
Sezaryende anestezi
Sezaryen için anestezi seçiminin belirlenmesinde; operasyona ait faktörler,
aciliyetin derecesi, hastanın ve anesteziyolojistin arzu etmesi gibi faktörler
rol alır. Sezaryen seksiyo için bilinen ideal tek bir anestezi metodu yoktur.
Anesteziyolojist en iyi bildiği, anne için en güvenilir ve rahat, yenidoğan için
en az depresan ve obstetrisyen için optimal çalışma şartları oluşturan anestezi
yöntemini seçmelidir.
Rejyonel anestezi
Sezaryen seksiyo için epidural veya spinal anestezi annenin uyanık olmasını
sağlayarak, aspirasyonu önleyerek ve genel anesteziklerin neden olduğu neonatal
depresyona neden olmaması nedeniyle tercih edilen bir yöntemdir. Subaraknoid
blok derin bir analjezi oluşturan, hızla uygulanabilen, kolay ve güvenilir bir
yöntemdir. Yine de bir çok anesteziyolojist hipotansiyona daha az neden olması,
oluşan hipotansiyonun daha kolaylıkla önlenmesi ve tedavi edilebilmesi nedeniyle
devamlı epidural tekniği kullanma eğilimindedir. Eğer başlangıç dozu yeterli
duysal blok oluşturamazsa epidural kateter yoluyla daha fazla ilaç kullanarak
yeterli anestezi düzeyleri oluşturmak mümkündür. Sezaryen için bir rejyonel
anestezi tekniği tablo 57-6 de önerilmiştir.
Tablo
57-6: Sezaryen için rejyonel anestezi; önerilen bir teknik.
|
1-İndüksiyondan 1 saat önce partikül içermeyen bir antiasit uygulayınız |
|
2-Hastayı
sol lateral pozisyonda operasyon odasına transport ediniz. |
|
3-Vital
bulguları ölçünüz. Uterusun sola deviye edilmesine yanıt vermeyen
hipotansiyonda rejyonel anesteziyi önerilmemektedir. Eğer subaraknoid
anestezi öneriliyorsa 25 mg efedrin IM. uygulayınız. Preeklamptik ve
hipertansif hastalarda önerilmemektedir. |
|
4-Hızla
1000-2000 ml dekstroz içermeyen dengeli tuz solüsyonu uygulayınız. |
|
5-Bloğa
başlamadan önce resussitasyon ekipmanı ve ilaçlarını kontrol ediniz (1)
Anestezi makinesindeki O2 sistemi, (2) Airway, (3) Laringoskop,
(4) Endotrakeal tüpler, (5) Olası konvülziyonlar için tiyopental veya
diazepam (6) Hipotansiyon için efedrin ve (7) Aspirasyon cihazı.
|
|
6-Plastik
yüz maskesi ile oksijen uygulayınız. |
|
7-Blok
uygulayınız.
a. Spinal
anestezi: Gereken en düşük dozu kullanınız.
Lokal anestetik seçenekler:
i.
7-10 mg hiperbarik tetrakain (% 1 lik tetrakain ve eşit volümde % 10 dextroz
solüsyonu) veya
ii.
60-75 mg lidokain (% 5 lik 1.2-1.5 ml lidakain % 7.5 dextroz solüsyonu
içerisinde) veya
iii.
7.5-15 mg bupivakain (% 0.75 1-2 ml bupivakain % 8.25 dekstroz solüsyonu
içerisinde)
İntratekal
narkotik seçeneği - yukarıdaki lokal anestetiklere ilave edilerek
i.Fentanil 10-25 mg
ii.
Morfin 0.1-0.25 mg
iii.
Yukarıdaki dozlarda morfin ve fentanil
b.
Epidural anestezi
Lokal anestetik seçenekler
i.
%1.5-2 lidokain
ii.
% 0.5 bupivakain
iii.% 3 klorprokain
Maksimum
1:200.000 konsantrasyonda epinefrin ilave edilebilir
Test doz:
Test dozu
olarak 1:200.000 konsantrasyonda epinefrin içeren (15
mg
) 3 ml lokal anestetik kullanınız. 60 saniye içerisinde kalp atım hızındaki
artışı veya 3-5 dakika içerisinde spinal blok gelişimini gözleyiniz. Eğer
test dozu negatif sonuçlar gösteriyorsa 30 saniyede 5 mL yi aşmayacak
şekilde 20 mL ye kadar lokal anestetik solüsyon uygulayınız. Epidural
kateter yeleştiriniz. Gerektiğinde epidural kateter yoluyla (diğer test
dozunu takiben) T4 dermatom düzeyine kadar sensoryel blok elde
edilinceye kadar ilave ilaç uygulayınız.
pH
ayarlama seçenekleri:
10 ml
lidokain veya klorprokaine 1 ml (1 mEq) veya 10 ml bupivakaine 0.1 ml (0.1
mEq) sodyum bikarbonat ilave ediniz.
Epidural
narkotik seçeneği:
i.
İntraoperativ analjeziyi artırmak için yukarıdaki lokal anestetiklere 50-100
mg
fentanil eklenebilir
ii.Doğumu
takiben epidural kateter yoluyla 5 mg morfin uygulanabilir. |
|
8-
Hastayı sol lateral ve hafif trendelenburg (10 derece) pozisyonuna alınız. |
|
9-Bebek
doğana kadar arteryel kan basıncı 1 dakika aralıklarla, doğumu takiben blok
süresince 5 dakika aralıklarla |
|
10-EKG ve
oksijen saturasyonu (pulse oksimetre) |
|
11- Eğer
kan basıncı 100 mmHg 'nın altına veya başlangıçtaki değerin %30 undan fazla
düşerse uterusu sola deviye ederek sıvı replasman hızını arttırınız. Kan
basıncı normal düzeylere ulaşmazsa 5-15 mg intravenöz efedrin uygulayınız.
Gerektikçe tekrarlayınız. |
|
12-Doğumdan önce yetersiz veya eksik anestezi ve anksiyeteyi aşağıdaki
ajanlarla tedavi ediniz.
a)
2.5 mg lık artışlarla 10 mg a kadar diazepam
b)
% 40 nitroz oksit ve/veya % 0.5 enfluran
c)
İntravenöz 0.25 mg/kg ketamin
d)
İntraperitoneal olarak 10-20 ml % 0.5 lidokain |
|
13-Eğer
yeterli analjezi mevcut değil ise endotrakeal entübasyon ile genel
anesteziye geçiniz. |
|
14-Eğer
doğumdan sonra spinal veya epidural anesteziye ilave doz gerekiyorsa düşük
dozlarda narkotik ilave ediniz |
|
15-Eğer
spinal veya epidural morfin kullanılmış ise dikkatli bir monitorizasyon
gereklidir. |
Genel
anestezi
Rejyonel anesteziye karşın genel anestezi daha hızlı indüksiyon, daha az
hipotansiyon ve kardiyak stabilizasyon ve hava yolu ve ventilasyonun daha iyi
kontrolü gibi avantajlara sahiptir. Daha önceden mevcut nörolojik veya lumbar
disk hastalığı, koagülopati veya enfeksiyon gibi problemleri olan hastalarda
genel anestezi tercih edilebilir. İlaveten hastalar major abdominal bir
cerrahide uyanık olmaktan veya sırtından iğne yapılmasından korku duyabilirler.
Sezaryen seksiyo için anestezi uygulamasına ilişkin yöntem tablo 57-7 de
özetlenmiştir.
Tablo
57-7: Sezaryen için genel anestezi; önerilen bir teknik.
|
1-İndüksiyondan 1 saat önce partikül içermeyen bir antiasit uygulayınız |
|
2-Uterusun sola deviasyonunu sağlayınız. |
|
3-Geniş
çapta bir intraket ile sıvı infüzyonuna başlayınız. |
|
4-Yüksek
akım hızı ile (> 6 L/dakika) 3 dakika preoksijenasyon uygulayınız |
|
5-Cerrah
hazır olduğunda 4 mg/kg tiyopental ve 1.5 mg/kg süksinilkolin uygulayınız. |
|
6-Bir
yardımcı endotrakeal entübasyon sağlanana kadar krikoid bası uygulamalıdır.
|
|
7-N2O+O2+halotan
(%0.5) veya enfluran (% 0.5-0.75) ya da izofluran (% 0.75) uygulayınız.
Gerektiğinde kas gevşetici kullanınız. |
|
8-Anneyi
hiperventile etmekten kaçınınız. |
|
9-Umblikal kord klempe edildikten sonra; N2O ile derin anestezi,
narkotik veya barbiturat; halotan uygulaması kesilebilir. |
|
10-Hasta
uyandığında ekstübe edilir. |
Gastrik içeriğin pulmoner aspirasyonunun önlenmesi
Genel
anestezi sırasında gastrik içeriğin aspirasyonunu anne morbidite ve
mortalitesinin en önemli nedenidir. İndüksiyon öncesinde rutin antiasid
kullanımı gastrik pH'ı önemli derecede yükseltir. Bununla birlikte antiasit
kullanımı partiküler yapının aspirasyon riskini azaltmayacaktır. Gerçekte
kullanılan anti asitlerin bir çoğu partiküler yapıda olup bu ajanların bizzat
kendileri aspire edilirlerse şiddetli pulmoner reaksiyonlara neden olur. Bu
nedenle sodyum sitrat gibi berrak antiasitlerin kullanımı tercih edilmelidir.
Simetidin veya ranitidin gibi H2 reseptör antagonistlerin gastrik
asidite ve volumü azalttığı bildirilmiştir. Her iki ajan oral alımdan sonra en
az 1-2 saatte, intravenöz veya intramuskuler uygulamadan 45-60 dakika sonra
etkili olabilir. Simetidin ilaç metabolizmasını etkiler ve karaciğer kan akımını
azaltır. Simetidin, lidokainin potansiyel toksisitesini azaltır. Genellikle bu
ajanlar genel anestezi altında sezaryen uygulanan hastalarda rutin kullanılmayıp
peptik ülser hastalığı, morbid obesite gibi özel durumlarda kullanılmalıdır.
Metoklopramid mide boşalmasını hızlandıran ve gastroözefajial sfinkter tonusü
artıran antiemetik bir ajandır. Obstetrik hastalarda aspirasyon
profilaksisindeki etkinliği ve güvenirliliği tam olarak ispatlanmamıştır.
Gastroözefajial sfinkter tonusü ve gastrik volüm üzerine yararlı etkileri
nedeniyle gastrik regürjitasyonu predispoze eden problemleri olan anne
adaylarında kullanılabilir. Fötal veya neonatal yan etkisi bildirilmemiştir.
Buna karşın bulantı, kusma ve regürjitasyonu önleyen diğer yöntemler
kullanılmalıdır. Mideyi şişirerek regurjitasyona neden olabileceğinden
entübasyon öncesinde pozitif basınçlı ventilasyon uygulanmamalıdır. Entübasyon
uygulanırken krikoid üzerine bası yapılarak (Sellick manevrası) özefagus üzerine
bası uygulayarak pasif regürjitasyon önlenmelidir. Son olarak hastalar hızlı
entübe edilerek ve uyanma döneminde laringeal reflekslerini kazanır kazanmaz
ekstübe edilerek aspirasyon riski azaltılabilir.
Başarısız endotrakeal entübasyonun
Başarısız veya zor entübasyon anestezi kaynaklı anne ölümlerinin önde gelen
sebeplerinden biridir. Obstetrik hastalarda başarısız endotrakeal entübasyon
insidansı cerrahi hastalarından çok daha fazladır. Olası nedenler; tüm dişlerin
ağızda bulunması, laringeal ve faringeal ödem insidansının artmış olması, büyük
sarkık göğüslerden dolayı laringoskopinin yerleştirilmesinin önlenmesi ve
süksinilkolinin etkili olabilmesi için yeterli zamanın olmamasıdır. Hava yolunun
korunması ve entübasyonda zorluklara neden olan fiziksel faktörler ise; kısa
boyun, alt çenenin geride olması ve geniş mandibuler açı (mikrognati), ön
dişlerin ileri doğru çıkık olması, mandibula mobilizasyonunda kısıtlılık, uzun
ve yüksek kavisli damak ile uzun dar ağız ve artmış alveolar- mental mesafedir (mandibulanın
ön derinliği).
Endotrakeal entübasyon güçlüğünün önceden tahmin edilmesinde oral farinks
muayenesinin en yararlı klinik işaret olduğu belirtilmiştir. Mallanpati ve
arkadaşları tarafından tanımlandığı gibi, hasta nötral pozisyonda dik olarak
oturur. Ağzını açabildiğince geniş açması ve dilini dışarı çıkarması söylenir.
Gözlemci hastanın göz seviyesine oturarak faringeal yapıları inceler. Bunu
takiben havayolu görülen yapılara göre sınıflandırılır. Eğer yumuşak damak ve
uvula tam olarak gözlenebiliyorsa direkt laringoskopi ile glottisin exposur
edilmesi genellikle kolaydır. Eğer uvula yumuşak damağın tabanı ile kapatılıyor
ise glottisin exposur edilmesinde bir zorluk beklenebilir. Eğer yalnızca yumuşak
damak gözlenebiliyorsa veya gerçekte uvula yumuşak damağın tabanı ile aynı
zamanda kapatılıyor ise glottisin görülmesi konvansiyonel laringoskopi ile
mümkün olmayabilir. Eğer anne adayının entübasyonunda güçlük bekleniyorsa hızlı
entübasyona alternatif bir yöntem uygulanmalıdır. Bu uygulamalar; rejyonel
anestezi, uyanık nazal entübasyon veya uyanık fiberoptik entübasyondan gibi
yöntemleri içerir. Dikkatli bir preoperatif değerlendirmeye rağmen
anestezistlerde hızlı indüksiyonu takiben entübasyonun başarılamadığı olgular
görülebilmektedir. Bu yüzden başarısız endotrakeal entübasyonlarda uygulanacak
yaklaşım planının geliştirilmesi gerekmektedir. Böyle bir plan Fig 57-23 de
gösterilmektedir.
Fig
57-23:
 Entübasyon mümkün değil ise
Derhal doğumu gerektiren ciddi fötal distres
Fötal
distres yok veya minimal
    
|