|
|
| |
|
 |
| |
| |
| |
Doç.Dr. Okan BALCIOĞLU
35 yaş altındaki nontravmatik koma nedenleri arasında
zehirlenme en yaygın neden olup akut tıbbi başvuruların yaklaşık % 10’unu kapsar.
Anestezistler bu hastalarla yoğun bakımlarda ya da hastaların acil resussitasyonları
sırasında karşılaşırlar. ABD’.lerinde zehirlenmeler yoğun bakım hastalarının %
5-10 unu kapsamaktadır ve Multidisipliner Yoğun Bakım Üniteleri’nin (YBÜ)
yaklaşık % 5-30 kapasitesi zehirlenme olguları için kullanılmaktadir.
SINIFLAMA
Kendi kendini zehirleme (Self poisining): Tüm
zehirlenme vakalarının % 95’ini oluşturmaktadır. Kadınlarda daha yaygındır.
(Kadın/Erkek:1.3/1) 25 yaş altı kadınlarda ve 20-35 yaş arası erkeklerde insidans
biraz artmaktadır. Tüm overdozaj vakalarının % 50’si birden fazla ajanı
içermektedir. Kendi kendini zehirleme vakaları sıklıkla ölüme kararlı olmayan
etkisel hareketlerle birlikte olan ve bu hastaların öykülerinde önceden benzer
girişimleri olgularıdır.
Kazaen zehirlenme (Accidental poisining): Beş yaş
altındaki çocuklarda sıktır ve ilaçlar ya da temizlik ürünleri ile olur. İngiltere
ve Gallerde her yıl 24000 çocuk kazaren zehirlenme nedeni ile hastahanelere baş
vurmaktadır. Bu çocukların sadece %15 inde alınan ajana bağlı semptomlar
geliştikten sonra hastahaneye getirilmektedir. Kazaen zehirlenmelerde ölüm nadirdir.
Kazaen olmayan zehirlenme (Non-accidental poisining):
Genellikle 30 ay altındaki çocuklarda ilaçlarin kötü amaçlarla kullanımı sonucu
ortaya çıkmaktadır. Genellikle kabul edilenden daha yaygın olabilir ve ölüm kazaen
zehirlenmelerden daha yaygındır. Homicidal zehirlenmeler klinik olarak pratikte çok
nadir görülmektedir.
ZEHİRLENME MEKANİZMALARI
Eğer zehiri; yeterli miktarda vücut tarafından absorbe
edildiğinde ölüm ya da zedelenmeye neden olan madde olarak tanımlarsak, terapötik
amaçla verilen farmakolojik maddelerin yüksek konsantrasyonlarda alındıklarında
toksik etkilere yol açabilecekleri ihtimalini anlamak mümkündür. Biyolojik sistemlerde
toksik ajanların istenmeyen etkileri kimyasal maddenin ya da toksik biyotransformasyon
ürünlerinin uygun alanlara yeterli konsantrasyona ulaşmalarıyla mümkündür. Maruz
kalma sonucu toksik cevabın oluşup oluşmaması; ajanın fiziksel özelliklerine,
uygulama yoluna ve maddenin yatkınlığına bağlıdır. Kimyasallar arasında zehirlenme
oluşturmak için geniş doz aralığı vardır. Ajanların hayvanların % 50 sinde ölüm
oluşturacak dozları (LD50) farklı olup bunlardan bazı ajanların zararsız
bazılarınınsa çok zehirli olduklari düşünülebilir.
ETKİNLİKLERİ VE YAN ETKİLERİ
Farmakolojide diğer bir bölüm olarak toksik ajanların
etkinliği ve verimliliği önemli özellikleridir. Ilaçlar genellikle bir takım
etkilere neden olurlar, fakat normalde bunlardan sadece bir tanesi esas tedavi amacıyla
ilişkilidir. Diğer etkiler ise yan etki olarak görülmektedir. Bazı durumlarda
kullanılan ilacın yan etkisi, diğer bir durumda kullanılan ilacın arzu edilen etkisi
olabilir. Bazı yan etkiler ise hiç bir zaman istenmez ve bu ilacın toksik ya da ters
etkisini gösterir. 1) Lokal veya sistemik etkilere 2) Reversibl veya irreversibl etkilere
3) Erken veya geç etkilere 4) Idiyosenkrazik reaksiyonlara 5) Allerjik reaksiyonlara 6)
Fotosensitivite ve fotoallerjik reaksiyonlara neden olabilirler.
FARMAKOKİNETİK
Zehirlerin bir kısmı spesifik dokularda birikirken bir
kısmı plazma proteinlerine bağlanır. Bu kimyasallar vücutta depolandığı zaman
zararlı olmayabilirler ve bu depolanma formu bir çeşit koruma olarak düşünülebilir.
Örneğin kurşun kemikte depolanır. Depolanma bölümündeki bu kimyasal bağ plazmadaki
serbest kimyasal madde ile dengededir ve depolanmış bu kimyasal madde ya ekskrete edilir
ya da biyotransformasyona uğrar veya depolandığı yerden salınır. Bununla birlikte
bazı zehirler ancak yüksek konsantrasyona ulaşınca toksik hale gelmektedirler.
Örneğin karbonmonoksit hemoglobine yüksek afinite gösterir ve akciğerin tip 2 epitel
hücrelerinde birikir. Karaciğer ve böbrek toksik maddelerin vücuttan eliminasyonu ve
biyotransformasyonu için çok önemlidirler. Bu nedenle bu iki organ diğer organlardan
çok daha fazla toksik ajanı konsantre edebilirler. Bu toksik etkinin yerini saptamak
çok önemlidir. Çünkü bazı maddeler toksik forma, ancak biyotransforme edildiklerinde
dönüşebilmektedirler ve saf halleri ile zararlı olmamaktadırlar. Bir kimyasalın
absorbsiyonu daha çok lipofilitesine bağlıdır. Ama vücuttan ekskresyonu suda
eriyebilirliğine bağlıdır (Buna tek istisna volatil kimyasallardır. Bu ajanlar
ekspiryum sırasında elimine edilir).
TANI
Tanı genellikle öykü ve bulgularla konur. Bununla
beraber alınan maddenin miktari ve yapısı hastanın durumuyla belirlenemez. Tanıklar,
aile, arkadaşları ve ambulans personeli alınan maddenin cinsi, miktarı, tahmini ve
yaklaşık alım zamanı hakkında bilgi verebilir. Alkol genellikle bir ya da daha fazla
ilaçla beraber alınır. Farklı bulgu ve semptomlar zehirlenmeler için az da olsa
tanısal değer taşır, fakat alınan maddenin belirlenmesi öykü ve inceleme ile
yapılır. Çeşitli bulgular sıklıkla bazı zehir maddeleri için sfesifiktir, bununla
beraber süphelenilen madde ile kanda bulunan madde arasındaki korelasyon zayıftır.
İngilterede en çok benzodiazepinler, parasetamol, aspirin ve trisiklik antidepresanlarla
zehirlenmeler olur. Araba ekzos dumanı 15-44 yaş arası erkeklerde sıklıkla intihar
amaçla kullanılmaktadır.
Komanın acil araştırılmasında öykü, muayene ve
biyokimyasal incelemeler tanıyı vermediği zaman, toksikolojik araştırma göz önünde
tutulmalıdır. Bilinmeyen nedenle koma halinde gelen vakalarda % 50 oranında hasta
zehirleme vakası olabilir. Erken dönemde tahmini örnekler alınmalı, daha sonra tanı
ve mediko-legal durumlarda diğer örnekler alınabilir. Bu örnekler şunları
içermelidir: Mide içeriği:50 ml. kusmuk, aspirasyondan veya mide lavajının ilk
bölümünden. İdrar:50 ml.lik idrar örneği. Kan:10 ml lityum-heparinize kan, 10 ml.
antikoagülansız kan ve 2 ml floridli kan (Etanol ölçümü için) Bu örnekler
alınırken alkol içeren pamuk kullanmamaya dikkat edilmelidir. İdeal olarak tıbbi
tedavi verilmeden önce tüm örnekler alınmalıdır. Çünkü ilaçlar toksikolojik
incelemeleri bozmaktadır. Rutin biyokimyasal ve hematolojik incelemeler belki nadiren
akut zehirlenme tanısını verebilir fakat sıklıkla daha sonraki karşılaştırmalar
için temel oluşturur. Bazı zehirler sıvı ve elektrolit imbalansı, renal ve hepatik
bozukluk ya da asit-baz dengesizliğine neden olmaktadır. Akut zehirlenme sonrasında
hastahaneye baş vuran hastaların çoğu hastahaneye geldiklerinde bilinçlidir. Bununla
birlikte bilinç kaybı olan hastalarda zehirlenme öyküsü yetersiz ise ve koma nedeni
12 saatte açıklanamıyorsa bu hastalarda organik beyin hasarıda düşünülmelidir.
Özellikle 5 yaşın altındaki çocuklarda izah edilemeyen semptom ve belirtilerin
olması halinde zehirlenmenin ayırıcı tanısı yapılmalıdır. Aynı şekilde genç
bir erişkinde de hikaye ve fizik bulgular arasında uyumsuzluk olması halinde zehirlenme
akla gelmelidir.
YAKLAŞIM
Zehirlenmiş hastaya aktif yaklaşım yapılmadan önce
hastanın özellikle destek tedavisine ihtiyacı olduğu üzerinde durulmalıdır. Akut
zehirlenmelerdeki hastalarda primer yaklaşım hastadan mümkün olduğunca zehiri
toplamak veya uzaklaştırmak olmayıp, hastanın hayatını tehdit eden bir olayda
hayatı korumak ve hastanın ağrısını azaltmak gibi girişimler olmalıdır.
ACİL BAKIM:
1)Kalp ve solunum fonksiyonunun yeterliliğinin temini ve
gerektiğinde resussitasyona başlanması. 2)Süratle ne olduğunun saptanması; Alınan
maddenin ne olduğu, hangi yoldan vücuda girdiği ve toksisitesinin tesbiti.(Aşırı
tedavi uygulaması bazen zararlı olabilir) 3)Kontrendikasyon yoksa, toksik madde
sulandırılarak vücuttan dışarı atılmalıdır. Toksik maddeyi alan kimse onu cildi
üzerine döküp, dumanlarınıda solumuş olabilir.
ACİL GİRİŞİMLER:
Komadaki hastada resussitasyon baslangıcı şu sırayla
yapılmalıdır:A-B-C-D-E
A (Airway) Havayolu: Üst solunum yolundaki
obstrüksiyonlar engellenmelidir. Öksürük ve tıkanmalara karşı havayolu korunmalı
ve emniyeti sağlanmalı, gerektiğinde trakeal entübasyon yapılmalıdır (Koruyucu
refleksleri olup gastrik lavaji gereken hastalarda).
B (Breathing) Solunum: Ventilasyon ve gaz değişimi tayin
edilmeli gerekirse solunuma yardım edilmelidir. Mide içeriği, toksik gaz ya da yabanci
cisim aspirasyon bulgularına bakılmalıdır.
C (Circulation) Dolaşım: Kayıp erken dönemde iv. olarak
yerine konulmalıdır. Periferal perfüzyon değerlendirilmeli gerekirse resussitasyona
başlanmalıdır. EKG monitörizasyonu yapılmalı ve ritim izlenmelidir.
D (Document) Döküman: Önceden ambulans personeli öykü
almalı ve koma seviyesi belirlenmelidir.
E (Examine) İnceleme: Hastanın yaralanma ile birlikte
olup olmadığı(nekroze bası alanı), Overdozun yaratabileceği tıbbi durumlar (toksik
psikoz), ya da koma yapan diğer durumlar (hipoglisemi) göz önünde bulundurulmalıdır.
Bir çok hipnotiğin, hipotermi ve hipometabolik durum
yaratarak hayat belirtilerinin kontrolünü zorlaştırabileceği daima akılda
tutulmalıdır. Kazaen zehirli gazlarla olan zehirlenmelerde erken oksijen tedavisi 3
sebepten dolayı önemlidir. 1) Ortamdaki mevcut toksik gazın oksijeni azaltması veya
yerini almasıyla basit asfiksi gelişmesi 2) Oksijen basıncını düzenlemede toksik
gazın, gaz transferi sırasında akciğerlere ters etkileri 3)Karbonmonoksit vakalarında
hemoglobinden anormal bağı ayırmak için. Yoğun bakım ünitinde zehirlenen tüm
hastalar aktif olarak değerlendirilir. Hastalar bilinçli veya komatöz olabildikleri
gibi yeterli derecede perfüze veya ventilede olabilirler ya da ventilatör ve/veya
kardiyovasküler desteğe ihtiyaç duyabilirler. Yetersiz tidal volüm, yüksek arteriel
PCO2, düşük PO2, derin koma ve hava yolu kontrolünde zorluklarda sıklıkla bu
müdahalelere gereksinim vardır. Bilinci kayıp hastalarda öncelikle yapılanlar; 1)
Komanın diğer medikal nedenleri ekarte edilir; Kafa travması, Diabetler,
Serebrovasküler hastalıklar ve diğer metabolik bozukluklar 2) Respiratuar
fonksiyonların değerlendirilmesi; a)Spontan ventilasyonun yeterliliği b) Pulmoner ödem
veya aspirasyonun belirtileri c) Akciğer grafisi d) Arteriel kan gazı analizi 3)
Monitörizasyon ile kardiyovasküler fonksiyonların değerlendirilmesi şunları
kapsamalıdır. a) Nabız ve kan basıncı b) EKG ve disritmilerin araştırılması c)
CVP Tam fizik muayenede suisidal amaçla intravenöz ilaç kullanım belirtilerini veya
kokainin inhalasyon ile yaptığı hasarı ya da intihara kalkışmakla ilişkili fiziksel
lezyonlar bazen görülebilir. Hastahaneye başvuran zehirlenme vakalarının yaklaşık
%20 si yoğun bakım bölümlerine ihtiyaç gösterirler. Yoğun bakıma ulaşan
hastalarda mortalite oranı belirgin oranda düşüktür.(%6.7) Bu hastalar 3 gruba
ayrılır. 1)Komaya neden olan ilaçların alındığında destekleyici tedaviye ihtiyaç
vardır. (ventilasyon, kardiyotonikler, antiaritmikler) 2)Hastanın ilacı almasını
takiben geldiğinde görünüş olarak iyi olan ve kısa zamanda yoğun tedaviyi
gerektiren ilaçların alınması (paraquat, parasetamol, dinitro-o-cresol) 3)Destekleyici
tedaviye ek olarak zehiri uzaklaştırma ya da sınırlama metodlarına gerek olan
hastalar Son iki durumda alınan ajanlar doğrudan doku hasarına neden olur. Zehirlenen
hastaların yoğun bakımlarda iki özel durumu vardır. Birincisi, ilk başvuruda
sıklıkla gastrik irritanların neden olduğu pulmoner aspirasyonu ve sekonder akciğer
enfeksiyonlarının önlenmesi ya da azaltılması, erken dönemde antibiyotik
profilaksisine ve psikoterapiye başlanması. İkincisi, zehirlenen hastaların yoğun
bakımlara ikinci kez alınmaları ve yüksek ölüm oranı olduğundan dolayı bu
hastalar taburcu edilmeden önce mutlaka psikiatrik inceleme ve tedaviye başlanmalıdır.
Akut zehirlenme vakalarında acil girişimleri takiben spesifik tedavide toksik maddenin
absorbsiyonunu sınırlamak için yapılan girişimler; 1)Toksik maddenin
uzaklaştırılması 2)Toksik maddenin emiliminin geciktirilmesi 3)Antidot
kullanımıdır. Korozif ve petrol ürünleri dışındaki zehirlerin alınmasından sonra
midenin kusma ya da lavajla boşaltılması geleneği bazı yazarlarca
tartışılmaktadır. Kusma bilinci açık hastalarda yapılmalıdır. Bu hastalarda
gastrik lavajdan daha az travmatiktir. Bu nedenle çocuklarda önerilen yöntemdir.
GASTROİNTESTİNAL SİSTEMDEN ZEHİRLERİN
UZAKLAŞTIRILMASI:
Zehirlenmeden sonra 1 saat içinde kusma olursa zehirin %60
a varan kısmı atılmış olur. Midenin zehiri yıkanamayacak şekilde geri çektiği
bilindiğinden beri kusturmanın gastrik lavajdan daha etkili olduğu düşünülebilir.
Kusturma için en çok tavsiye edilen ajan ipeka olup, emezis için diğer metodlar
etkinliklerinin az, komplikasyonlarının fazla olmasından dolayı tavsiye edilmemektedir
(Bakır sülfat, likit deterjanlar). İpeka mide ve ince bağırsağın proksimalinden
emezise neden olarak alınan kimyasalleri uzaklaştırır. Ipeka medüllada kemoreseptör
triger zonu uyaran ve gastrik mukozanın direkt irritasyonuna neden olan emetin ve sefatin
alkaloidlerini içerir. Apomorfin iv etkin bir kusturucu olarak kullanılmıştır, fakat
santral sinir sistemine ve kardiyovasküler sisteme toksik etkisinden dolayı
bırakılmıştır. İpeka aktif kömür verilmesini takiben etkili değildir. SSS’i
depresyonu ve epilepsileri olan hastalarda veya bu olaylara hızla neden olabilen
substratları alanlarda (Örneğin;Kokain, siyanid, siklik antidepresanlar, izoniazid,
propoksifen ve sitriknin) aspirasyon riskinin yüksek olması nedeniyle ipeka bu
hastalarda kontrendikedir. Distilatta çözülen diğer bazı maddelerin boşaltılması
(Örnegin; paration) gerekmedikçe, petrol distilatinin kusturulmasi nadiren endike
olmaktadır. Bununla birlikte stimulan ajanları alan hastalarda kusma epilepsiyi
arttırabilir. Kostik ya da korozif maddenin geri dönüşünde doku zedelenmesi olabilir
ve bu bileşikleri içen hastalara süt içirilmelidir. Alınan hidrokarbonlar
akciğerlere giderek kimyasal pnömoni yapabilirler ve bu olasılık kusma ile
arttırılabilir. Akut zehirlenmelerde Mendelson pnömopatisi ve akut akciğer ödemi sık
sık respiratuar tıkanmalara yol açabilmektedir. Aktif kömür ve gastrik lavajda
olduğu gibi yüksek aspirasyon potansiyeli ve düşük sistemik toksisitenin olması
nedeniyle pür korozif ve hidrokarbonlarla olan zehirlenmelerde ipeka
kullanılmamalıdır. İpeka kullanımında kusmaya bağlı özefagusta yırtık, gastrik
rüptür nedeniyle ölüm, toraks içine gastrik herniasyon,
pnömomediastinium,retropnömomediastinium ve fatal intrakranial kanamalar gelişebilir.
Ayrıca akut veya kronik yüksek doz ipeka alındığında myopati, Konjestif kalp
yetmezliği, elektrolit imbalansı, intestinal psödoobstrüksiyon ve ani ölüm
gelişebilir. Laringeal ve faringeal reflekslerin bozulmasında mideyi boşaltmak için
gastrik aspirasyon ve lavaj en uygun yoldur. Bunun en önemli kısmı havayolunun
sağlanmasıdır. Yarı bilinçli bir hastada hava yolu hastayı sol yana yatırıp baş
aşağı pozisyona almakla sağlanabilir ve burada tecrübeli bir anestezist aspiratör
ile birlikte bulunmalıdır. Refleksleri kaybolmuş hastalarda gastrik lavaj öncesinde
elektif olarak trakeal entübasyon aspirasyon açısından emniyetlidir. Alınan
maddelerin absorbsiyonunu azaltmada bir diğer yöntem katartiklerin kullanımıdır.
Bunlar alınan ilaçların rektal atılımını arttıran ozmotik aktif sakkaritler
(Mannitol-Sorbitol) ve tuzlardır (Mg sitrat, Mg sülfat, Disodyum fosfat) Katartiklerin
yan etkileri dozla ilişkili olup en sık bulantı kusma, abdominal kramplar ve diare
görülür. Diğer ajanlarda olduğu gibi katartiklerde korozif ajanlarla olan
zehirlenmelerde kontrendikedir. Su, süt veya diğer içilebilen ajanlar sadece korozif
zehirlenmelerde tavsiye edilmektedir. Etkileri kimyasal ajanın konsantrasyonunu azaltarak
olmaktadır. Sıvı içeriği 5 ml/kg ı geçmemelidir. Büyük miktarlarda alınırsa
bulantı kusma ve özefagial hasara neden olabilir. Total barsak irrigasyonuyla enteral
olarak yüksek volümde bir elektrolit solüsyonunun verilip alınan kimyasalın rektal
atılımının arttırılması ile absorbsiyonu önlenebilmektedir. Total barsak
irrigasyonu sıklıkla kolonoskopi öncesinde gastrointestinal traktın temizlenmesinde,
baryum NMR radyografide ve bağırsak cerrahisindede kullanılmaktadır. Aktif kömür
oral ve gastrik tüpten uygulanabilen güçlü, nonspesifik bir absorbandir. Aktif kömür
barsakta ilacı irreversibl olarak baglayıp ilacın absorbsiyonunu ve enterohepatik
sirkülasyonunu azaltır, ayrıca bağırsak lümeni ile kan arasında negatif diffüzyon
gradienti yaratarak "Gastrointestinal dializ" olarak adlandırılan
ilacın kandan bağırsak lümenine geçmesini saglayarak iki yolla ilacın kan
konsantrasyonunu azaltırlar. Bu nedenle zehirlenmeden uzun süre sonra aktif kömür
verilmesi ilacın konsantrasyonunu düşürmede ucuz, emniyetli ve etkin bir yöntemdir.
Aspirin ve parasetamol gibi yaygın ilaç zehirlenmelerinde etkinliği gösterilmiştir.
Yayınlar, aktif kömürün çeşitli zehirlenmelerde tekrarlayan dozlarda verilmesini
desteklemektedir. Bununla birlikte aktif kömürün aspirasyon ve gastrointestinal
obstrüksiyon riski vardır. Şiddetli gastrointestinal motilite bozukluğu olan
hastalarda aktif kömür ile ilaç eliminasyonu daha azdır, özellikle salisilat veya
antikolinerjik etkileri olan ilaçlarla zehirlenmelerde bu etki azalır. Spesifik
zehirlerin temizlenmesinde farmakokinetik bulgular tekrarlayan kömür kullanımının
çeşitli klinik durumlarda sınırlamasına gerek duyulduğunu göstermiştir. İlaç
absorbsiyonu sınırlamasında alımdan hemen sonra verildiginde emniyetli bir teknik
olarak yararı kanıtlanmıştır. Aktif kömür tarafından iyi absorbe edilen ilaçlar,
benzodiazepinler, antidepresanlar, antikonvülzanlar, barbitüratlar ve teofilindir.
Salisilat ve parasetamol orta derecede iyi absorbe edilir. Vakaların % 5’inden daha az
bir bölümünde akut zehirlenmenin uygun tedavisi ilaç atılımını arttıran spesifik
tekniklerle yapılır. Bu ilaçlarin eliminasyonu için aktif kömür en emniyetli
mekanizmadır. Daha invaziv teknikler daha nadir gerekir.
TOKSİK MADDENİN ELİMİNASYONUNU
ARTIRMAK
1)Forse diürez: Sıvı yüklenmesi ile diürezi
normalin 2-3 katına çıkartarak, alınan ilacın reabsorbsiyon bölgeleri ile temas
süresini kısaltmak ve atılımını arttırarak
2)Ozmotik diürez: Ozmotik aktif maddeler
kullanılarak (Genellikle 0.5-2 gr/kg mannitol) toksik maddelerin tubuluslardan
reabsorbsiyonunun azaltılması
3)İyonize diürez: Ajanların iyonizasyonunu
sağlayarak böbrek tubuluslarından reabsorbsiyonu azaltma ilkesine dayanır.(Örneğin
hafif bazik ilaçlar idrarin asidifiye edilmesiyle atılımı artar)
4)Farmakolojik: İdrar akımını arttırarak etkili
olmaktadır.
Zorlu diürez sadece kanda ciddi zehirlenme yapacak
miktarda toksik madde bulunan hastalarda düşünülmelidir. Diüreziste renal tubuler
sıvı ile renal kapiller yatak arasında konsantrasyon farkı yaratılarak toksinlerin
tubuler reabsorbsiyonu azaltılır. Zorlu diürezin başarılı olabilmesi için ilacın
büyükçe bir bölümünün değişmeden böbrekten atılması, plazma proteinlerine
bağlanma oranının çok yüksek olmaması ve dağılım hacminin küçük olması gibi
bazı farmakokinetik özelliklerinin bulunması gerekir. Zorlu diürezde tubuler su
içeriği artar, konsantrasyon farkı düşer ve böylece pasif reabsorbsiyon düşer.
Diürez teknikleri içinde fazladan sıvı, mannitol ya da furasemid verilmesi
sayılabilir. Eğer forse diürez ile idrar alkalileştirilmesi yapılacaksa durum iyice
incelenmelidir. Çünkü pulmoner ve serebral ödem, su intoksikasyonu, asit-baz
dengesizliği ve elektrolit imbalansı gibi komplikasyonlar gelişebilir. Bu durum
yalnızca yoğun bakım servislerinde yapılmalıdır. Burada sıvı alımı ve idrar
atılımı saatlik aralıklarla izlenmelidir. Bununla beraber idrar ve kan pH ı ve Na ile
K konsantrasyonları sıklıkla ölçülmelidir. Böbrek yetmezliği, akut akciğer
ödemi, arteriel hipertansiyon, kardiyak yetmezlik ve diğer kardiyopati durumlarında
zorlu diürez yapılması kesinlikle önerilmemektedir. İdrar pH’ındaki
değişiklikler ilacın çoğunluğunun iyonize şekilde kalmasına yol açarak tubuler
reabsorbsiyonu azaltır. Bu nedenle zayıf asitler için (Salisilat ve barbitüratlar)
zorlu alkali diürez, zayıf bazlar için (Fensiklidin) zorlu asit diürezi daha etkindir.
Bu teknik proteinlere kuvvetli bağlarla bağlanan ilaçlar (Trisiklik antidepresanlar,
karbamazepin, fenitoin) ya da geniş volümde yayılan ilaçlar (Parasetamol, trisiklik
antidepresanlar, lityum) için etkisizdir. Ekstrakorporeal eliminasyon tekniklerinden olan
hemodializ ile hemoperfüzyon invaziv ve bazı zorlukları olan teknikler olduklarından
akut zehirlenmelerde henüz klinik olarak tam yerleşmemiştir. Hastada uygulanan tedaviye
rağmen hayati tehlike bulguları varsa, tedaviye yanıt vermiyorsa, hastada böbrek
yetmezliği veya şiddetli asit-baz dengesizligi varsa ya da elektrolit bozuklukları
olduğunda dializ önerilir. Özellikle zehir suda çözünen ve yüksek oranda
proteinlere bağlanmıyorsa ve zorlu diürezin mümkün olmadığı böyle durumlarda
dializ zehrin temizlenmesi için etkin bir metodtur. Aynı zamanda zehirin atılım hacmi
önemlidir. Eğer zehir vücutta geniş alana yayılıyorsa zehirin az bir kısmı
intravasküler alandan alınabilir.
Ekstrakorporeal eliminasyon teknikleri: Aşağıdaki
kriterler göz önüne alınmalıdır. 1)İlaç ya da toksin hem dializ membranından
geçebilmeli hem de absorban tarafından tutulabilmelidir. Proteine bağlı ilaçlar ve
büyük moleküllü ilaçlar dializ ile yeterince temizlenemez ve hemoperfüzyon ile daha
etkin temizlenir. (Burada kan, toksin ve ilaçların yüzey gerilimi ile yapıştığı
sorbent partiküllerinden geçirilir.) Salisilatlar proteinlere bağlandığı halde
proteinlere bağlanma yerleri normal plazma konsantrasyonlarında bile hemen satüre olur.
Bu nedenle büyük kısmı bağlı olmayan şekilde atılır. 2)Zehirin belirgin bir
bölümü plazma sıvısında bulunmalıdır ya da hızla dengelenme yeteneğine sahip
olmalıdır. Geniş volüm yayılımı olan ya da yağda çözünürlülüğü yüksek
olan ilaçların temizlenmesi bu nedenle zordur. Eğer ilacın ekstravasküler bölümden
intravasküler bölüme geri dönüş hızı plazma klirensinden azsa
hemodializ/hemoperfüzyon durdurulduğunda plazma konsantrasyonunda rebound olur.
3)Toksinin farmakolojik etkileri direkt olarak kan konsantrasyonuna bağlı olmalıdır.
4)Dializ ya da hemoperfüzyon vücudun diğer eliminasyon mekanizmalarına ilave
edilmelidir.Peritoneal dializde plazma klirensindeki azalma hemodialize göre daha azdır
ve akut zehirlenmelerin kontrolündeki rolü henüz yerleşmemiştir. Fakat hemodializ ya
da hemoperfüzyonun ciddi salisilat veya mantar (Amanita phalloides) zehirlenmelerinin
tedavisindeki rolü açıktır. Alkol, etanol, barbitürat,antikonvülzanlar,
benzodiazepinler, lityum, kardiyak glikozitler ve bazı diğer zehirlerin atılımı
ekstrakorporeal tekniklerle kesinlikle arttırılabilir. Bununla birlikte klinik sonuca
etkisi açık değildir. Parasetamol ve trisiklik antidepresanların klirensi hemodializ
ya da hemoperfüzyon ile artmaz ve bu ajanlarla zehirlenmelerde ekstrakorporeal
eliminasyon teknikleri tedavide rol oynamaz. Toksik maddenin yağ dokusunda depolanmış
veya doku proteinine yaygın bir şekilde bağlanmış olduğu vakalarda hemo veya periton
dializinin hiç bir yararı olmamaktadır. Peritoneal dializ basit olmakla birlikte bazı
komplikasyonlarla birliktedir. (Örn. travma ve intraabdominal sepsis); Bununla birlikte
etkinliği azdır ve sadece hemodializ yapılamadığında uygulanmalıdır. Suda
çözünen bileşiklerin temizlenmesinde hemodializ peritoneal dializden 5-10 kez daha
etkindir ve eğitilmis personelle bir merkezde yapıldığında komplikasyonları daha
azdır.
HEMOPERFÜZYON: Lipofilik ve yüksek oranda proteine
bağlanan zehirlerin temizlenmesinde kullanılır. Genellikle kömür ve reçin
hemoperfüzyon uygulanmaktadır. Geniş volümle yayılan ilaçların temizlenmesinde tam
etkili değildir. Bu teknik, kan elemanlarına zararlı etkilerinden (%30 trombositopeni,
%10 lökopeni ve pıhtılaşma faktörlerinin kaybı) ve sorbent embolizasyonuna neden
olmasının yanında heparinizasyonun neden olduğu kanamalar, hava embolisi ve enfeksiyon
riskinin bulunmasından dolayı günümüzde tercih edilmemektedir.
SPESİFİK ANTİDOTLARIN KULLANILMASI: Bazı
maddelerle zehirlenmelerde toksik etkiler spesifik antidotların uygulanmasıyla
önlenebilir ya da azaltılabilir. Bu antidotlar ya doğrudan zehir metabolizmasını
etkiler, zararlı metabolitlerin oluşmasını azaltır ya da önler (Parasetamol
zehirlenmelerinde asetilsistein oluşumu) veya ilacın reseptörlerini kapatır
(Flumazenil- benzodiazepinlerde, Naloksan-Opioidlerde) ya da zehiri bağlayarak kolay
atılan daha az toksik şelatlar oluşturur (Kardiyak glikozitlerde Fab fragmentleri).
Kimyasal antidotların etkileri selektif veya nonselektif olarak sınıflandırılabilir.
Selektif antidotlar toksinin hedef dokuya bağlanmasını veya ilacın metabolik
aktivasyonunu yarışma yoluyla önleyerek, Antijen antikor reaksiyonuyla onları
nötralize ederek veya kimyasal olarak bağlayarak (Örn. Selasyon), metabolik olarak
detoksifikasyonunu sağlayarak ve nöronol yolların inhibisyonu veya aktivasyonuyla
otonomik etkilerini antagonize ederek etki ederler. Nonselektif antidotlar ise metabolik
bozukluğu düzelterek veya nonmetabolik eliminasyonunu arttırarak etki ederler.
Sayıları çok olmamakla birlikte, spesifik antidotlar son derece etkindir. Örneğin;
opioid ilaçlarla zehirlenmelerde naloxan, organofosfata karşı atropin, trisiklik
antidepresanlar için fizostigmin, methemoglobinemide metilen mavisi ve asetaminofen için
N-asetilsistein gibi.
SPESİFİK ANTİKOR PARÇALARI : Immunglobulin
molekülü papain ile Fc ve iki Fab parçasına bölünebilir. Fab parçaları 40000
dalton ağırlığında olup bazı maddelere yüksek oranda afinitesi ve spesifik
bağlanma alanları vardır. Fab parçası tüm memelilerde yapı olarak benzer
olduğundan fazla antijenik olmadığı düşünülür. Düşük molekül
ağırlığından dolayı renal atılıma uygundur. Az miktarda toksik madde
alındığında (Örn. fazla potent toksinlerle), spesifik antikor fragment tedavisi
etkindir. Çünkü her molekül antikor parçası sadece bir molekül toksini
bağlayabilir. Monoklonal antikorlar elde edildiğinde fiyatları düşebilmesine rağmen
bu tip bir tedavi pahalıdır. Bu teknik hala sadece digoksin zehirlenmesinde geçerlidir.
Bununla birlikte diger toksik ajanlara karşıda spesifik antikorların geliştirilmesi
mümkündür.
DESTEKLEYİCİ TEDAVİ
Bilinci kaybolmuş, zehirlenmiş hastaların küçük bir
kısmı sadece destekleyici tedavi ile düzelir. Destekleyici tedavide amaç zehirin
karaciger, böbrek, akciğerler ve bağırsaklardan spontan eliminasyonunu beklerken
gelişen hipoksemi, aspirasyon, hipotansiyon, sıvı ve elektrolit imbalansı, asid-baz
dengesizliği, hipotermi, konvülziyonlar ve bilinç kaybının sonuçlarını
önlemektir. Respiratuar komplikasyonlar akut zehirlenmelerde en yaygın ölüm nedenidir.
Bu nedenlerle hemen hava yolu açılmalı, ventilasyon sağlanmalı ve aspirasyon
önlenmelidir. Hava yolunu sağlarken önleyici refleksleri tayin etmek ve trakeal
entübasyonun gereğini düşünmek önemlidir. Gastrik lavaj düşünülmediğinde
gastrik dilatasyonu önlemek için nazogastrik tüp konmalıdır. Sedatifler, hipnotikler,
analjezikler ve diğer bazı ilaç ve kimyasal maddelerle zehirlenmelerde hipoventilasyon
sıktır. Hipoksi ve hiperkapni kardiak aritmileri arttırır veya bizzat kendileri
aritmilere neden olarak beyin ödemini arttırdığından hemen düzeltilmeleri
gerekmektedir. Opioidler ve benzodiazepinlerle zehirlenmelerde spesifik antidotlar mekanik
ventilasyona ihtiyacı azaltmada önemli rol oynamaktadır. Bilinç durumundaki
bozulmanın anlaşılmasıyla hava yolunun korunması ya da mekanik ventilasyona
ihtiyacın anlaşılması için sürekli gözlem esastır. Hemşirelere ne zaman
anesteziste haber vereceği konusunda kriterler öğretilmelidir. Mekanik ventilasyon ya
da trakeal entübasyona gerek gösteren tüm hastalar takip için yoğun bakıma
alınmalıdır. Hastalar respiratuar depresyondan çok sonra aspirasyon pnömonisi veya
hipostatik pnömoni ile gelebilir. Burada temel tedavi endobronşial aspirasyon,
fizikoterapi ve antibiyotiktir. Kardiyovasküler komplikasyonlar hipotansiyon, kardiak
aritmiler ve kardiak arresttir. Hasta geldikten hemen sonra dikkatli bir kardiyovasküler
araştırma yapılmalıdır. Normal sinus ritminde hipotansiyon yapan ana faktörler
periferal vazodilatasyon ile myokardial depresyon olup hastada yeterli sıvı tedavisiyle
cevap alınır. Genç ve önceden sağlıklı hastalarda invaziv monitörizasyona nadiren
gereksinim duyulur. Aritmiler toksinlerden (Örn. trisiklik antidepresanlar) hipoksi ya da
hiperkapniden kaynaklanabilir ya da toksinin asid-baz ve elektrolit dengesi üzerine
etkilerine sekonder gelişebilir. 12 hat EKG alınmalı ve bazı hastalarda devamlı EKG
monitorizasyonu uygulanmalıdır. Dolaşımdaki toksinlerden dolayı kardiyak arrest
geçiren hastalarda yeniden sinus ritmine dönmek zor olabilir. Bu nedenle daha uzun süre
eksternal kardiak masaj düşünülmelidir. Serebral disfonksiyonu yansıtan fix dilate
pupil bulgusuna bakılmalıdır. Renal komplikasyonlar; toksinin direkt etkisinden,
(Aspirin, Parasetamol, Ağır metal zehirlenmesi) hipotansiyon periyodundan,
myoglobulinüri ile birlikte olan rabdomyolizisden ya da aspirasyon pnömonisine bağlı
sepsisden dolayı gelişir. Myoglobulinüri; uzamış koma bulguları olan
hastalarda(Örn. basınç alanında diskolorasyonla beraber kapiller nabazanda
zayıflık), uzun süreli epilepsi nöbet hikayesi olan hastalarda ya da doku hipoksisi
(Karbonmonoksit zehirlenmelerinde) olan hastalarda düşünülmelidir. Komatöz veya
hipotansif hastada ya da nefrotoksinle zehirlendiği bilinen hastalarda idrar sondası
konmalı ve idrar akımı en az bu hastalarda 0.5 ml/kg/dk da tutulmalıdır. Ilk önce
volüm düzeltilmeli gerekirse 2-4 mikrogram/kg/dk dan dopamin infüzyonuna başlanmalı
ve diüretikler tedbirli bir şekilde verilmelidir. İdrar analizi renal ya da prerenal
olayın belirlemesi yönünden tanıya yardımcı olur. Ayrıca akut tubuler nekrozdaki
granüler cisimcikler ve interstisyel nefritteki eozinofiller görülebilir.
Rabdomyolizisden şüphelenildiğinde, idrar analizinde myoglobulinüri araştırılmalı,
fakat tedaviye idrar analiz sonucu beklenmeden başlanmalıdır. Volüm yüklenmesi ve
mannitol ile idrar akımı 1.5-2 ml/kg/dk tutulmalı, idrar pH’ı myoglobulinin renal
tubullerde çökmesini önlemek için 6.5 un üzerinde tutulmalıdır. Teorik olarak loop
diüretikleri idrarı asitleştirme dejavantajına sahiptir bu nedenle diürez için
mannitol önerilir ve üre, kreatinin, potasyum, kalsiyum ve kreatin fosfokinaz seviyeleri
için kan örneği alınmalıdır. Ciddi vakalarda ekstrasellüler kalsiyumun zedelenmiş
kaslara geçmesiyle hipokalsemi gelişir. Kas yıkımı sonucu serum potasyum
konsantrasyonu hızla artabilir. Erken dönemde öncelikle potasyum, glikoz ve insulin
infüzyonu ya da dializ yapılmalıdır. Hepatik ve gastrointestinal komplikasyonlar;
Komadaki hastalarda, antikolinerjik veya opioid ilaç alımına bağlı olarak gastrik
staz gelişebilir. Bu tip hastalarda regürjitasyon ve aspirasyon riskini azaltmak için
nazogastrik tüp ile erken dönemde dekompresyon yapılmalıdır. Bazı hastalara ise
stres ülserleri için profilaksi uygulanabilir. Fulminan hepatik yetmezlik parasetamol,
karbontetraklorür ya da Amanita phalloides ile zehirlenmelerde tarif edilmiştir. Bu
hastalar hemen özel karaciğer merkezlerine gönderilmelidir. Nörolojik komplikasyonlar:
Bu komplikasyonlar bilinç seviyesinde azalma, nöbetler, serebral ödem ve uzamış
basıya bağlı periferal sinir zedelenmeleridir. Metabolik ya da travmatik nedenleri
ekarte etmek önemlidir. Bilinç düzeyi sürekli kötüleşen hastada intrakranial
hemorajiden şüphelenilmelidir. Lateralizasyon bulguları nadiren direkt olarak
toksinlere bağlı olabilir. Doğru hemşire bakımı hastayı uzun süreli koma
komplikasyonlarından korumada esastır. Bası alanı nekrozu, nöropraksiler, korneal
abrazyonlar ve diğer koma sekelleri ilk başvuruda mutlaka kaydedilmeli ve bu alanlara
özel dikkat için hemşireler uyarılarak medikal koruma sağlanmalıdır. Naloxan ve
flumazenil gibi sfesifik antagonistlerin santral sinir sistemindeki depresyonu antagonize
etmeleri tartışmalıdır. Komanın açılması şüphesiz hastaya yaklaşımı
kolaylaştırır. Bununla birlikte opioidlerin naloksanla, benzodiazepinlerin flumazenil
ile akut antagonizması yoksunluk reaksiyonlarını geliştirebilir. Benzodiazepinlerin
spesifik antagonistleri olan flumazenil ile antagonize edilmeleri karışık ilaç almış
hastalarda ters reaksiyon yapabilir. Örnegin trisiklik antidepresen ve benzodiazepinlerin
ikisi ile birlikte zehirlenen hastalarda benzodiazepinlerin akut antagonizması daha önce
suprese edilmiş olan epilepsi nöbetlerini başlatabilir. Her iki ilacın antagonistinin
antagonizması kısa sürelidir. Bu nedenle hastalarda antagonistik etki tükendiğinde
hastalar beklenmedik bir şekilde komaya girebilirler. Epilepsi nöbetleri; metabolik
bozukluklar, serebral hipoksi veya direkt toksik etki ile olur (Örn. trisiklik
antidepresan ya da teofilin toksisitesi). Nöbetlerin acilen kontrolü esastır ve
genellikle IV. diazepam ile düzelir. Sonra daha ileri antikonvülzan tedavi verilmesi
düşünülmelidir.(Örn. fenitoin, fenobarbital ya da klonazepam) Dirençli vakalarda
tiopental infüzyonuna gereksinim duyulabilir. Bu ajanların bazıları ileride solunum
depresyonu yapabilir ve elektif trakeal entübasyon ve yapay solunum gerekebilir. Yapay
ventilasyon uygulanan hastada sonraki nöbetlerin anlaşılması güç olabilir ve eğer
nöromuskuler kas gevşetici kullanılıyorsa serebral fonksiyonlar monitörle sürekli
izlenmelidir. Hipoksik kardiak arrest veya hipotansif atak ya da şiddetli karbonmonoksit
zehirlenmelerinde serebral ödem beklenmelidir. Sekonder beyin zedelenmesini önlemek
için orta dereceli hipokapnide elektif olarak entübasyon uygulanmalı ve mekanik
ventilasyon ile birlikte arter basıncını normal sınırlarda koruyarak serebral
perfüzyon basıncı normal sınırlarda tutulmalı ve fazla sıvı yüklenmesinden
kaçınılmalıdır. Tedavide mannitol ve loop diüretikleri kullanılmakla birlikte ciddi
vakalarda intrakranial basınç monitorizasyonu uygulanmalıdır. Metabolik
komplikasyonlar :Akut zehirlenmede herhangi bir şekilde görülebilir. Üre, elektrolit
ve kan glikozu rutin olarak bakılmalıdır. Bazı hastalarda kan gazı analizine
gereksinim duyulabilir. Hipotermi: hastahane dışı uzamış komalarda yaygın bir
komplikasyondur ve vazokonstrüksiyona cevabı önleyen ilaçlar bunu arttırabilir. 35
derecenin altındaki rektal ısı belirgin bir hipoterminin geliştiğini gösterir.
Hipotermi; şok, asidoz ve hipoksiye yol açar. Bu hastalarda ısıtılmış
battaniyelerle pasif ısıtma yapılabilir. Aktif dış ısıtma ümit kırıcı olup
düşük ısı tarafından kardiak fonksiyonlar deprese edildiğinde periferal
vasodilatasyon gelişebilir. Bunun için IV. sıvılar ılıtılmalı ve suni solunum
sırasında sıcak buhar verilmelidir. Bu yöntemlere dirençli nadir vakalarda (32
C’den düsük) mide veya mesaneye sıcak su instillasyonu (damlatılması) ya da
peritoneal lavaj gerekebilir. Isı santral olarak izlenmeli (Özefagial ya da
nazofaringeal) ve aritmiler için sürekli EKG alınmalıdır. Hipertermi: trisiklik
antidepresan, kokain ya da amfetamin zehirlenmelerinde ya da fenotiazinin yüksek dozda
alınmasını takiben görülen maliğn nöroleptik sendromda görülür. Ciddi vakalarda
sedasyon, paralizi ve soğuk gazlarla ventilasyon ile aktif soğutma gerekebilir.
Genellikle ilaçlara bağlı gelişen hiperterminin tedavisinde antipiretikler etkili
değildir. Bu özellikle tanı konmamış asetaminofen ve salisilat zehirlenmelerinde
önemlidir.
KAYNAKLAR
1- Intensive Care Medicine;General consideration in the
Evaluation and Treatment of Poisoning.
2- Nunn; Poisoning Douglas E.F. Newton and N.R. Webster
3- British Journal of Anaesthesia: Management of acute
poisoning, 1993;70:562-573
4- Toksikoloji; Akut zehirlenmelerde tanı ve tedavi. Prof
Dr. Ismet Dökmeci
5- The Merck Manuel of diagnosis and therapy. Bert Berkow,
M.D., Editor-in-chief
6- Yoğun Bakım Sorunları ve Tedavileri. Doç.Dr A.Haydar
Sahinoğlu
7- Sendrom Tıp dergisi 1991 sayı 9-1.
|