Y. Doç. Dr. Hakkı Ünlügenç
Genel cerrahide anestezi başlığı altında
gastrointestinal, hepatobiliyer, tiroid ve meme cerrahisinde anestezi uygulaması
incelenecektir.
GASTROİNTESTİNAL CERRAHİDE ANESTEZİ
Gastrointestinal traktüs ağız ve burundan başlar,
anüste sonlanır. Ağız ve farinksdeki muskuler yapılar istemli kas kontrolünde iken
gastrointestinal sistemin diğer yapıları istemsiz kas kontrolündedir. Volanter kas
tonusu olmayan özefagusun, parasempatik inervasyonu vagus, sempatik inervasyonu ise
T6-T10`dan gelen sempatik sinirler yoluyladır. Özefagus ağız ve farinksden gelen
yiyecek ve içecekleri mideye kadar iletir. Mevcut içerik mideye ulaştıktan sonra
tekrar özefagusa regurjitasyonu, özefagusun alt ucundaki sfinkterin tonus ve basınç
artışı ile önlenir. Tiyopentan, atropin, glikoprolat, dopamin, sodyum nitroprussid,
halotan, enfloran ve opioidler alt özefajiyal sfinkter tonusunu azaltırken,
suksametonyum, pankuronyum, edrofonyum, metoprolol ve antiasitler artırırlar.
Midede gelen içeriğin karışımı ve sindirimi başlar.
Mide büyük miktarlarda gıda ve sıvıyı minimal bir intragastrik basınç artışı
ile (örn. 1-1.5 L sıvı) tolere eder. Sıvı gıdalar fizyolojik faktörlere bağlı
olarak katı gıdalara oranla mideyi daha çabuk terkeder. Buna ilaveten fizyolojik
(gastrik distansiyon), patolojik (tirotoksikozis) ve farmakolojik faktörler
(metoklopramid, neostigmin, propranolol sodyum bikarbonat ve sigara içmek) gastrik
boşalmayı hızlandırırken yine fizyolojik (yiyecek, asit, yüksek ozmotik basınç,
postür ve gebelik), patolojik (şok, travma, ağrı, myokard infarktüsü, pilor stenozu,
crohn hastalığı ve diabetik otonomik nöropati ) ve farmakolojik faktörler
(antikolinerjikler, trisiklik antidepresanlar, aleminyum hidroksit, alkol, isoprenalin ve
opioid analjezikler) gastrik boşalma hızını yavaşlatırlar.
Duodenumda pankreas ve biliyer traktüsden gelen
sekresyonlar gastrik içerik ile karışır. Pankreas ve biliyer traktüsden gelen
sekresyon oldukça alkalen olup pH 7.8-8.3 arasındadır. Günlük ortalama pankreas ve
biliyer traktüsden gelen sekresyon miktarı 1200 ve 700 mL'dir. Küçük intestinal
traktüs (jejenum, ileum) ise pH'ı 7-8 arasında olan yaklaşık günlük 2000 mL sıvı
sekrete eder. İntestinal traktüsde aktivitede parasempatik sistemin aktivasyonu
motiliteyi artırırken, parasempatik supresyon motilitenin azalmasına neden olur.
Sempatik sinir sisteminde ise sempatik aktivasyon motiliteyi azaltırken, sempatik
supresyon katekolamin ve dopaminerjik reseptörlerdeki değişikliklerle birlikte
motilitenin artmasına neden olur. Buna karşılık bağırsakların denerve edilmesi ile
aktivitede değişikliklerin görülmemesi bir takım humoral (pankreatik polipeptidler,
somatostatin) faktörlerin de major rol aldığını göstermektedir. Küçük intestinal
aktivite laparatomiden 24-48 saat sonrasına kadar yada peritonit veya düşük serum
potasyum düzeylerinde azalır. Küçük intestinal kanal gıdaların ve suyun absorbe
edildiği major yerdir. Günlük gelen 5500 ml içeriğin ancak 500 ml'sinin kolona
geçmesine izin verir. Laparatomi olgularından yaklaşık 36 saat sonrasına kadar
küçük intestinal kanalın absorbsiyon yeteneği bozulabilir.
Günde 500-700 ml bağırsak içeriği kolona ulaşır.
Kolon bunun ancak 100-200 mL'sini absorbe edebilir. Bu yüzden kolonun major fonksiyonu
absorbsiyon olup parasempatik uyarımı, splenik fleksuraya kadar vagus bundan sonraki
kısım sakral parasempatik lifler yolu ile dir. Sempatik uyarım ise T6-T10'dan gelen
lifler yoluyladır. Parasempatik stimulasyon motiliteyi artırırken, sempatik stimulasyon
motiliteyi azaltır. Neostigmin uygulaması activite ve tonusü artırırken, morfin
aktiviteyi azaltır.
Splaknik oksijenasyon; kanın oksijen taşıma kapasitesi
ve bağırsağa kan akımındaki değişikliklerle etkilenebilir. Splaknik vasküler
rezistansın regülasyonu hepatik kan akımı regülasyonuna benzer olup, splanik
vasküler rezistans esas sempatik sinir sistemi tarafından regüle edilir. Sempatektomi
splaknik vasküler rezistansı azaltırken alfa adrenerjik stimulasyon vazokonstriksiyona,
beta adrenerjik stimulasyon ise vazodilatasyona neden olur. Parasempatik stimulasyon ise
hem kan akımında hem de motor aktivitede artışa neden olur.
Stresli durumlarda katekolaminler, vazopressin ve
anjiyotensin II gibi bir takım humoral faktörler splaknik kan akımını etkileyebilir.
Hemorajide teleolojik mekanizma ile splanik vasküler rezistans artarak kardiyak output
kanının daha vital organlara gönderilmesi sağlanır (Kan kaybı, dolaşan kan
volumünün % 15'inden fazla olması gerekir). Dolaşan kan volumünün tamamlanması ile
splanik vasküler rezistans hemen düzelmez ve uzun bir süre düşmeye devam eder. Buna
ilaveten bir takım perioperatif faktörler de splanik kan akımını değiştirebilir.
Travmayı takiben splanik kan akımı artabilirken laparatominin yalnızca kendisi
küçük değişikliklere neden olur. Morfin splanik vasküler rezistansı azaltarak
splaknik kan akımını azaltır. Hemen hemen her zaman splaknik kan akımı ile PaCO2
arasında lineer bir ilişki vardır. Hipokapni splaknik kan akımını azaltırken,
hiperkapni kan akımını artırır. Halotan ve izofloran splanik kan akımını azaltır.
Yüksek seviyede uygulanan regional anestezide de splanik vasküler rezistans
azalacağından splanik kan akımı artar. Neostigmin uygulamasında intestinal motor
aktivite arttığından mezenterik kan akımı % 30-50 azalır.
HAVA YOLUNUN KONTROLÜ VE KORUNMASI
Oral, faringeal ve hipofaringeal bölgeler tümör,
enfeksiyon, obstrüksiyon, yutulan bir takım yabancı cisimler, termal veya kimyasal
hasar ve faringeal poş gibi nonmaliğn bir takım patolojik proçeslerden dolayı
kapanabilir. Bu gibi durumlarda hava yolu açıklığının iyi bir şekilde
değerlendirilmesi gereklidir. Anestezi indüksiyonu ve idamesindeki en önemli faktör bu
süreç içerisinde gastrointestinal içeriğin aspirasyonunun önlenmesidir. Rutin
anestezi idamesinde risk faktörleri yok iken gastrik kontentin perilaringeal bölgeye
regurjite olma insidansı % 8 olarak bildirilmiştir. Total operatif popülasyonun
yaklaşık % 1'inde gastrik içeriğin hava yoluna ulaştığı gösterilmiştir. Anestezi
indüksiyonu sırasında aspire edilen materyal katı ise hava yolu obstriksiyonuna,
sıvı ise (pH<2.5 ve 25 mL'den fazla mayi) aspirasyon pnömonisine (mendelson
sendromu) neden olur ( insidans %0.05).
Bu durumda anesteziyoloğun gastrik volumü ve pH'ı
azaltması gerekir. Bu amaçla gastrik içeriğin nazogastrik sonda ile boşaltılması
veya apomorfin ile kusmanın önlenmesi yardımcı olur. Mide boşalmasının
hızlandırılması amacıyla farmakolojik (metoklopramid, neostigmin, propranolol sodyum
bikarbonat) ajanlar kullanılabilir. Belirtilen uygulamaların hiç birisi aspirasyon
sendromunun gelişmesini önlemede yeterli olmazken gastrik pH'ının aluminyum hidroksit,
magnezyum trislikat (partiküler) veya sodyum sitrat (nonpartiküler) gibi ajanlarla
arttırılması güvenilir bir yol olabilir. Asit sekresyonu azaltan simetidin, ranitidin
veya famotidin gibi ajanlar bu amaçla seçilebilecek diğer ajanlardır.
Anestezi indüksiyonundan önce aspirasyon riski olan
hastalarda şu ölçümler riski azaltabilir. Mide volumünün azaltılması; nazogastrik
tüp kullanılması, metoklopramid gibi gastrik boşalmayı hızlandıran ajanların
kullanımı. H2 reseptör blokerlerin veya nonpartiküler antiasitlerin kullanımı ile
pH'ın artırılması ve alt özefagus tonusünün metoklopramid gibi ajanlarla
artırılması. Bundan farklı olarak anestezi uygulamasında gastrik içeriğin
aspirasyonunun önlenmesi amacıyla krikoid kıkırdak üzerine basınç uygulaması
(Sellick manevrası) yapılabilir.
SIVI VE ELEKTROLİT DENGESİ
Gastrointestinal hastalığı olanlarda sıvı ve
elektrolit dengesi şu nedenlerden dolayı bozulmuş olabilir.
1.Yetersiz alım: Hastaların mevcut patolojilerinden
dolayı sıvı alamamaları, pireksi veya oral alımın durdurulması
2.Abdominal yapılar içerisine sıvı ve elektrolit
sekestrasyonu: İnflamatuar bağırsak hastalıkları veya intestinal obstrüksiyon
nedeniyle bağırsak lümeni, bağırsak duvarı veya periton içine sekestrasyon.
3.Sıvının ekstrakorporeal kaybı: Kusma, diyare veya
fistül nedeniyle kayıplar.
Pilor stenozu nedeniyle kaybedilen sıvının büyük
kısmı gastrik içerik olup günlük kayıp 2000 ml'ye kadar ulaşır. Kaybedilen
sıvıya bağlı olarak hipokloremik alkaloz ve hipokalemi gelişir. Potasyum kaybı
sadece mide içeriğinden olmayıp aynı zamanda alkalozun kompanzasyonu için renal
potasyum kaybı nedeniyledir. Eğer kaybedilen sıvı alt gastrointestinal kanaldan ise
alkalen içerik kaybedileceğinden metabolik asidoz ve hipokloremi tabloya hakim olur.
Eğer ince bağırsak obstrüksiyonu mevcut ise
obstrüksiyonun proksimalindeki segment dilate olur ve gaz ile sıvı ihtiva eder. Sıvı,
ince bağırsak sekresyonunda artış ve absorbsiyonundaki azalmadan dolayıdır. Dilate
bağırsağın içerdiği sıvı bağırsak duvarına ve peritoneal kaviteye geçerek
kaybı artırır. Bağırsağın ilerleyici dilatasyonu ve ödem veya volvulus
bağırsağa gelen kan akımını azaltarak bağırsak nekrozuna ve perforasyona neden
olur. Bunu takiben çok hızlı sıvı kaybı ile birlikte bakteriyel toksemi veya
septisemi gelişir. Genellikle hastalarda hemokonsantrasyon, dolaşan kan volumünde
azalma ve total vücut potasyumunda azalma görülür.
Kalın bağırsak obstrüksiyonunda klinik daha yavaş
seyreder ve daha az dramatiktir. Kalın bağırsak obstrüksiyonunda obstrüksiyonun
etkileri ileoçekal valvin açıklığı ile değişir. Eğer ileoçekal valv kapalı ise
obstrüksiyonun proksimalinde özellikle sağ kolon ve çekum ileri derecede dilate olur.
Bunu kan akımında azalma ve nekroz ile birlikte perforasyon takip eder. Eğer ileoçekal
valv açık ise obstrüksiyonun proksimali açık olduğu için kolon içeriği ince
bağırsağa reflu olarak fekaloid kusmaya neden olur.
Preoperatif hastaların sıvı ve elektrolit defisitlerinin
değerlendirilmesinde; cilt turgoru, periferal dolaşım, kalp hızı, kan basıncı ve
idrar output'u, laboratuar tetkiklerinden ise hematokrit, serum elektrolitleri ve kan üre
nitrojeni önemli bilgiler verir. Eğer gerekli ise santral venöz basınç ve pulmoner
arter basıncı hastanın sıvı dengesi açısından daha doğru değerlendirilmesini
sağlar.
Anorektal cerrahide ağrı ve kanama gibi
komplikasyonların yanı sıra bronkospazm riski mevcuttur. Anal bölgenin parasempatik
innervasyonu S2-4 arasında olup, vagusun efferent lifleri ile bir refleks ark oluşturur.
Bu nedenle anorektal bir girişimde özellikle yeterli anestezi derinliği ve relaksasyon
sağlanmamışsa vagusun efferent liflerinin uyarılmasıyla bronkokonstrüksiyon
gelişebilir.
MALABSORBSİYON VE MALNUTRİSYON
Gastrointestinal traktüs tüm yiyeceklerin
absorbsiyonundan sorumlu olduğu için bağırsak patolojileri malabsorbsiyon ve
malnutrisyon ile ilişkilidir. Malabsorbsiyon sıklıkla tek elementten ziyade multipl
elementin absorbsiyonunda bozuklukla seyreder ve akut değil kronik bir hastalıktır.
Gastrik lezyonlar ve gastrik rezeksiyonlar sıklıkla zor anlaşılabilen demir ve vit.
B12 eksikliğine neden olur. Safra tuzu sekresyonundaki bozukluklar, yağların
absorbsiyonunda bozukluğa, steatore ve yağda eriyen vitaminlerin (A, D, K ve kalsiyum)
emiliminde bozukluklara neden olur. Pankreas hastalıkları protein ve yağ
malabsorbsiyonu ile steatore ve yağda eriyen vitaminlerin emiliminde bozukluklara neden
olur. İntestinal malabsorbsiyon ise motilite bozuklukları, absorbsiyon sahasında
azalma, mukozal anormalliklere ve bakteriyel kolonizasyona neden olur. Malabsorbsiyon
genellikle protein, yağ ve vitaminleri içerir.
Malnutrisyon genellikle bağırsak içeriğinin fistül
nedeniyle kaybedilmesi veya intestinden bağırsak lümenine protein kaybına neden olan
regional enterit, ülseratif kolit ve allerjik enteropati gibi hastalıklardan dolayı
gelişir. Malnutrisyonun preoperatif dönemde düzeltilmesi akut hastalıklar için
önemli olmayıp kronik hastalıklar için daha fazla önem arz eder. Yapılan
araştırmalarda kronik bağırsak hastalıklarında malnutrisyonun preoperatif elemental
diyet ve hiperalimantasyon ile düzeltilmesinin yara iyileşmesini ve cerrahi sonucun daha
iyi olduğunu göstermiştir. Mevcut uygulamanın postoperatif devam edilmesinin de olası
komplikasyonları azalttığı bildirilmiştir.
NİTRÖZ OKSİT KULLANIMI
Nitröz oksidin kanda erirliği nitrojene nazaran daha
fazladır. Kan-gaz partisyon katsayısının 34 kez yüksek olmasından dolayı kavitelere
de nitrojenden daha hızlı girer. Nitröz oksit ile bağırsağın distansiyonu bir
takım problemlere neden olur. Obstrüksiyon gelişmiş bir bağırsakta nitröz oksit
bağırsak çapını ve intraluminal basıncını artırarak bağırsağa kan akımının
azalmasına, iskemi ile nekroz gelişimine ve hastahanede kalış süresinde uzamaya neden
olabilir. Aynı zamanda cerrahi uygulamada ve batının kapatılması sırasında
zorluklara neden olur. Bu nedenle bağırsaklarda fazla miktarda gaz bulunan olgularda
operasyona başlarken indüksiyonu kolaylaştırmak için volatil anestezik ajan ile
birlikte % 50 konsantrasyonda N2O 10-15 dakika süre ile kullanılabilir. Bu uygulama
kavitelerde gaz içeriğini azaltacaktır.
NEOSTİGMİN
Parasempatik aktivite bağırsak peristaltizminde artışa
neden olur. Neostigmin de bağırsak peristaltizminin gücünü ve sıklığını
artırır. Bu etki preoperatif kullanılan atropin veya glikoprolat yada anestezik
ajanlarla azalır. Bununla birlikte kalın bağırsak anastomozlarında neostigmin
uygulamasının peristaltizmi ve dolayısı ile anastomoz kaçağını artırdığı iddia
edilmesine rağmen günümüzde neostigmin kullanımı ile anastomoz kaçağı arasında
direkt bir ilişkinin olmadığı gösterilmiştir.
KARACİĞER HASTALIKLARINDA ANESTEZİ
ANATOMİ
Ağırlığı, 1400-1600 gr olan karaciğer, vücudun en
ağır organıdır. Falsiform ligament ile birbirinden ayrılan iki lobu vardır: Sağ
lob, sol lobdan 6 kez daha büyük olup iki küçük lobül içerir. Karaciğer, beş
ligamen ile diyafragma, batın duvarı, mide ve duodenuma bağlanır (falsiform, koroner,
hepatorenal, sağ ve sol triangular bağlar). Bu bağların hepsi kan damarları,
lenfatikler ve bir sinir pleksusu içerir.
Karaciğer, toplam kardiak outputun %25'ini alır. Bunun
%65-80'i portal ven ve %20-35'i hepatik arter yoluyladır. Doku oksijenasyonunu daha çok
satüre hepatik arter kanı sağlar. Bu damarlar, hepatis portadan karaciğere girip
loblara dağılırlar, venöz dönüş ise hepatik venler yoluyla vena kava inferioradır.
Vena kava inferior (VCI) üç bölümde incelenebilir: 1)Suprahepatik VCI, 2)İnfrahepatik
VCI, ve 3)İntrahepatik VCI.
Hepatik arteriyel kan akımı, portal akımdaki
değişikliklere bağlı olarak değişen arteryel tonus ile kontrol edilir. Örneğin
portal akımdaki bir azalma, hepatik arteryel kan akımında artış ile birliktedir. Bu
kompansatuar mekanizma nöral, miyojenik, metabolik faktörlerden etkilenir. Portal venöz
kan akımı, splanknik organların arteriyolleri tarafından da kontrol edilir.
İntrahepatik portal akım, postsinüsoidal sfinkterlerin alfa agonistlere yanıt veren
tonusu ile kontrol altındadır.
Karaciğer büyük bir kan reservuarıdır ve kalbe venöz
dönüş, hepatik venlerdeki alfa sempatik sinir fibrillerinden etkilenir.
KARACİĞERİN FONKSİYONLARI
Karaciğerin başlıca fonksiyonları arasında şunlar
sayılabilir:
- Normovoleminin devamı için kan volümünün
regülasyonu,
- Safra, metal ve boya sekresyonu,
- Karbonhidrat, yağ, protein, mineral ve vitamin
metabolizması,
- Detoksifikasyon,
- Hemopoez
- Alyuvarların yıkımı
Bunlardan anesteziyi ilgilendirenler ise şunlardır:
- Karbonhidrat ve protein metabolizması,
- Hemopoez,
- İlaçların biyotransformasyonu
Karaciğer hastalarında glukoz intoleransı ve insülin
rezistansının varlığı bilinmektedir. Hem hipersekresyon, hem de insülin
klirensindeki azalma nedeniyle kanda dolaşan insülin düzeyi artmıştır. Bununla
birlikte, akut fulminan hepatitte, glukojen deposunun tükenmesi, glikogenezin azalması
ve diğer hormonal faktörlerin de işe karışması nedeniyle ciddi hipoglisemi
oluşabilir.
Gama globülin hariç tüm plazma proteinleri karaciğerde
üretilmektedir. Bunların içinde en önemlisi, albumindir. Plazma düzeyini, 3.5-5 g/dl
arasında tutabilmek için her gün yaklaşık 10-15 g albumin üretilir. 25 mmHg olan
normal plazma onkotik basıncı, başlıca albumin tarafından sağlanır. İlerlemiş
karaciğer hastalarında albumin düzeyindeki ciddi azalmalar (<2 g), intravasküler ve
ekstravasküler volüm değişikliklerine ve dolayısıyla kullanılan ilaçların
(örneğin kas gevşeticilerin) distrübisyon volümünde artışa neden olabilir. Bu da
başlangıç dozunun beklenenden yüksek olmasına yol açar. Ayrıca, serum albumin
düzeyinin azalması ile proteine bağlanamayan ilaç miktarı da (serbest fraksiyon)
artar. Bu da ilacın gücünü ve etki süresini arttırır. Örneğin normal insanlarda
thiopentalin 0.75'i proteinlere bağlanırken karaciğer hastalarında bu rakam, 0.50'dir.
Öte yandan, ciddi karaciğer hastalarında renal klirensin
de azaldığı ve plazma yarı ömrünün uzadığı da gösterilmiştir. Bu nedenle
yüksek proteine bağlanma özelliği gösteren ilaçların bu gibi durumlarda
başlangıç doz gereksinimi artarken idame dozlarında azalma olduğu unutulmamalıdır.
Karaciğer hastalarında albumine bağlanma azalırken öte
yandan globüline bağlanmada artış olur, bu da pankuronyumun ve d-tübokürarin'in
etkinliğini azaltır.
Karaciğer; protrombin, fibrinojen, V., VII., IX., ve X.
faktörlerin yapımından sorumludur. Bunlardan VII, IX. ve X. faktörlerin yapımında K
vitamini gerekliliği vardır. Ciddi hepatosellüler hastalıklarda; malabsorbsiyon,
hepatik sentezin bozulması ve aktive olmuş koagülasyon faktörlerinin hepatik
klirensinin yetersizliği nedeniyle koagülopatiye sık rastlanır. Fibrinojen ve VIII.
faktör dışında tüm koagülasyon faktörleri azalır. Fibrinojen düzeyi sıklıkla
normalin üzerinde ise de anormal yapılanma nedeni ile disfibrinojenemi görülür, ancak
bunun klinik anlamı pek açık değildir.
Faktör VIIIR:Ag ve VIIIR:vW vasküler endotelyumda, VII:c
ise karaciğerde yapıldığı için VIII. faktörün azalması pek beklenmez. Bunun
yanısıra, Fitzgerald faktörü, alfa-1-antitripsin, alfa-2-makroglobulin,
antitrombin-III ve plazminojen düzeyleri de azalır. Olguların 0.70'inde trombositopeni
olur ve sıklıkla trombosit fonksiyonlarında azalma ile birliktedir. Antiplazmin
yapımının azalması ve doku plazminojen aktivatörleri klirensinin yetersizliği,
fibrinolitik aktivitenin artmasına neden olur. Olguların 1/3'ünde fibrin yıkım
ürünleri pozitiftir. Euglobulin lyzis zamanı sıklıkla kısalmıştır.
Preoperatif koagülasyonun derecesi ile intraoperatif kan
ve kan ürünleri gereksinimi arasında ilişki vardır, operasyon öncesinde koagülasyon
tablosu bozuk olan karaciğer hastaları, cerrahi girişim süresince daha çok kan
ürünü gereksinimi duyarlar.
Karaciğer, ilaç biyotransformasyonunun gerçekleştiği
ana organ olmasına rağmen karaciğer hastalığının ilaçların dispozisyonu üzerine
etkisi sabit değildir ve önceden bilinemez. Çünkü karaciğer hastalığı,
ilaçların hepatik metabolizması yanısıra absorbsiyonlarını, doku dağılımlarını
ve proteine bağlanmalarını da değiştirir. Bu nedenle bu olgularda ilaçların
titrasyonunu dikkatlice yapılması zodunludur.
İlaç biyotransformasyonu, karaciğerin önemli
fonksiyonları arasında yer alır. Lipidde eriyebilen ilaçlar, karaciğer
hücrelerindeki düz endoplazmik retikulumlarda, suda eriyebilen bir şekle dönüşür.
Pek çok ilaç, konjugasyon veya konjugasyon + oksidasyon kombinasyonu ile
biyotransformasyona uğrar. Glukuronid konjugasyonundan 'hepatik mikrozomal glukuronil
transferaz' sorumlu iken oksidasyonun sorumluluğunu da 'sitokrom P-450' sistemi taşır.
Örneğin morfin başlıca glukuronik asit ile konjuge olurken, barbitüratlar önce
okside olur sonra glukuronik asit ile bağlanır. Süksinilkolin ve prokain gibi ester
bileşikleri, karaciğerde hidrolize olurlar. Karaciğerdeki ilaç metabolizmasında
redüksiyon daha az rastlanan bir yoldur.
İlaç biyotransformasyonu iki yönü ile anesteziyi
ilgilendirir. Bunlardan biri mikrozomal enzimlerin indüksiyona duyarlılık göstermeleri
ve ilaç biyotransformasyonunu hızlandırmalarıdır. İnhalasyon anesteziklerinin ve
barbitüratların enzim indüksiyonuna neden oldukları gösterilmiştir. İkinci konu
ise, ciddi karaciğer hastalıklarında karaciğer kan akımının azalması ile
ilaçların biyotransformasyon hızlarının azalması ve pek çok ilacın yarı
ömürlerinin uzamasıdır. Ciddi karaciğer hastalıklarında meperidin, lidokain ve
diazepamın yarı ömürlerinin uzadığı ve thiopentalin etki süresinin arttığı
gösterilmiştir. Bu nedenle metabolizmadaki ve proteine bağlanmadaki azalmanın
yanısıra enzim indüksiyonunun biyotransformasyon hızını artıracağına dikkat
edilmeli ve karaciğer hastalarında ardarda verilen dozlar ile kullanılan herhangi bir
ilacın etkisinin birikebileceği unutulmamalıdır.
Anestezi ve karaciğer fonksiyon testleri: Anestezi genelde
karaciğer fonksiyon testlerinde intraoperatif ve postoperatif değişiklikler oluşturur.
Bir çalışmada cerrahi girişim uygulanan 34 hastanın 18'inde anormal bromsulfatalein
retansiyonu bulunmuştur. Bu retansiyon, anestezinin tipi ve süresi ile ilişkili
olmayıp cerrahinin yeri ile ilişkilidir. En büyük postoperatif retansiyon, portokaval
şant cerrahisi geçirenlerde olmaktadır. Kolesistektomilerde halotan kullanılması, İV
anestezi ve metoksiflurana göre daha büyük değişiklikler oluşturmaktadır.
Tekrarlayan anestezi ve operasyonlar da karaciğer fonksiyon testlerindeki
değişikliklerin miktarını artırabilir. Bir çalışmada 7 gün içinde ikinci kez
halotan anestezisi alan olgularda transaminaz değişikliklerinin birinci kez halotan
anestezisi alanlara göre 10 kez daha fazla olduğu gösterilmiştir. Halotan hepatiti ve
halotan hepatotoksisitesi hala tartışma konusu olup açıklık kazanmamıştır. Halen
günümüzde, halojenli anesteziklerin karaciğer hastalığı olanlarda hepatosellüler
hasarın ciddiyetini arttırdığını gösteren kesin deliller yoktur.
KARACİĞER HASTALARINDA FİZYOPATOLOJİ
Karaciğer hastalığı olan olgular sıklıkla pek çok
organ sistemi yetersizliğine sahip iseler de hastalıkları, üç grup hepatik
disfonksiyondan birine sokulabilir:
1. Neoplazmı olan olguların karaciğer fonksiyonları ile
diğer organ fonksiyonları nispeten normaldir.
2. Postnekrotik siroz hastalarının ise karaciğer
hastalıkları çok ciddidir. Bunlar, son evreye gelmiş bir karaciğer hastalığının
karakteristik bulgularını gösterirler ve pek çok organlarında yetersizlik
gelişmiştir.
3. Kolestatik hastalığı olanlar ise bu iki uç grup
arasında yer alırlar ve karaciğer fonksiyonları, hepatosellüler hastalığı
olanlardan daha iyidir.
Santral Sinir Sistemi: İlerlemiş karaciğer
hastalıklarında hepatik ansefalopati sık görülür. Ansefalopati sıklıkla kan üre
düzeyi, merkaptanlar, kısa zincirli yağ asitleri, yalancı nörotransmitterler ve gama
aminobutirik asit artışı ile birliktedir. Bu ansefalopati 4 evre halinde görülebilir:
- devre: hafif stupor,
- devre: ciddi mental konfüzyon
- devre somnolans ve stupor,
- devre: derin koma ve yanıtsızlık
Diüretik tedavi, gastrointestinal kanama, enfeksiyon ve
ilerlemiş karaciğer hasarı gibi pek çok faktör ansefalopatiyi kötüleştirebilir:
Akut fulminan hepatit olgularının % 50'sinde beyin ödemi vardır. Kronik karaciğer
hastalarında değişen derecelerde kortikal atrofi ve EEG'de nonspesifik değişiklikler
görülür. Ciddi bir koagülopati, intrakranyal kanamaya zemin hazırlar.
Kardiyovasküler sistem: Ciddi karaciğer
hastalarında, hiperdinamik bir sirkülatuar durum, yüksek plazma hacmi, yüksek kardiak
output ve düşük vasküler rezistans ile karakterize bir kardiovasküler sistem
gözlenir. ( plazma hacmi, CO ve SVR) Düşük sistemik rezistans, karaciğer tarafından
üretilen ve detoksifiye edilemeyen glukagon, vazoaktif intestinal polipeptid ya da
ferritin gibi vazodilatatör ajanların ekstremitelerde oluşturduğu vazodilatasyonun
sonucudur. Pulmoner arteriovenöz fistüller ile mediastinal ve paraözofageal pulmoner
venöz ilişkilerin gelişmesini aşırı miktarda arteriovenöz şantlar takip eder. A-V
şantlar ve azalmış O2 tüketimi, mixed venöz oksijen satürasyonunu artırır. Yüksek
kardiak outputun devamı, normal arteryel ve venöz doluş basınçları ile sağlanır.
Baroreseptör stimülasyonuna sempatik yanıt bozulmuştur ve bu olgular norepinefrine
dirençlidir. Pek çok hastanın ventriküler fonksiyonları dinlenirken iyi olmakla
birlikte, ilave stresleri ve afterloaddaki artışları tolere edebilmeleri zordur. Sol
ventrikül ejeksiyon fraksiyonları normal sınırlar içinde veya üzerindedir. Laennec
sirozu, Wilson hastalığı ve hemokromatozisi olanlarda ventrikül performansı
sıklıkla bozulmuştur. Hiperdinamik duruma bağlı olarak sıklıkla mitral
regürjitasyon bulunabilir. Koroner arter hastalığına ise nispeten az rastlanır.
Pulmoner emboli, artmış plazma volümü ve vazokonstrüktör ajanların deşarjı nedeni
ile pulmoner hipertansiyon görülebilir. Varlığı bilinmeyen kardiyomiyopati ve
miyokardial iskeminin transplantasyon esnasında infarktüs, perikardit ve perikardiyal
efüzyona neden oldukları görülmüştür.
Pulmoner sistem: Arteryel oksijen basıncı ve
Hb'nin oksijen satürasyonu, ventilasyon-perfüzyon bozukluğu ve hipoksik pulmoner
vazokonstriksiyon nedeni ile sıklıkla azalmıştır. ( PO2 ve SpO2) Keza, intrapulmoner
sağ-sol şantın artmış, oksijen-Hb disosiasyon körvünün de kaymış olması
arteryel desatürasyona katkıda bulunur.
Kötü beslenme, atelektazi ve diyafragmanın asit ve
plevral efüzyon nedeniyle sıkıştırması yüzünden ventilasyon sıklıkla
yetersizdir. Tidal volüm, vital kapasite ve fonksiyonel residüel kapasite azalmış,
kompansatuar taşipne nedeni ile respiratuar alkaloz gelişmiştir.( TV, VK ve FRK) Bu
nedenle ciddi bir hipoksemisi olan hastaların karaciğer nakli adayı olarak kabul
edilmesi mümkün değildir. Bazan ciddi hepatosellüler disfonksiyonu olan hastalarda,
muhtemelen endotoksinlerin hepatik klirensinin azalmasına bağlı olarak erişkin
respiratuar distress sendromu gelişebilir. Böyle bir durum, başarılı bir
transplantasyondan sonra bile dramatik bir bozulmaya yol açar.
Renal Sistem: Ciddi karaciğer yetersizliklerinde,
"Hepatorenal sendrom", "Akut Renal Yetersizlik" veya
"Glomerülonefrit" sıklıkla görülür. Renal bulgular arasında sodyum
retansiyonu, azalmış su klirensi ve konsantrasyon kapasitesinde azalma sayılabilir.
Böbrek fonkskiyon bozukluğu; hiperaldosteronizm, artmış sempatik tonus, artmış
antidiüretik aktivite, artmış konjuge bilirubin düzeyi, renal prostoglandin
aktivitesinde, renin-anjiotensin sisteminde veya kinin-kallikrein sisteminde
değişikliklerle birliktedir. Başarılı bir transplantasyondan sonra hepato-renal
sendrom düzelir. Genelde hepato-renal sendromu olan hastalarda düşük idrar sodyum
konsantrasyonu (<10 mEq/L) yüksek idrar/plazma kreatinin oranı (>30 ) ve yüksek
idras osmolalitesi (>100 + plazma osmolalitesi), laboratuar bulguları arasındadır.
Yetersiz intravasküler volüm ve cyclosporin kullanımına bağlı olarak gelişen
nefrotoksisite ve böbrek fonksiyonlarını bozan nedenler arasındadır.
Sıvı ve Asit-Baz Dengesi: Genelde, kan volümünde
%10-20 kadar bir artış vardır. Ancak asit ve diüretik tedavisi nedeni ile
intravasküler volüm azalmış olabilir. Artmış antidiüretik aktivite ve bozulmuş
renal su atılımı nedeni ile hiponatremi sık rastlanan bir durumdur. Hiponatreminin
operasyon öncesinde düzeltilmesi zordur ve hemodinamik monitorizasyonsuz yapılarsa
intravasküler kan volümünü alt üst edebilir. Diüretik tedavi, yetersiz potasyum
alımı, kusma ve diyare ile devamlı kayıp nedeni ile kronik bir hipokalemi vardır.
Operasyon öncesinde hipokaleminin düzeltilmesindeki zorluklar ve yeni karaciğerin
reperfüzyonundan sonra hiperkalemi riski olması nedeni ile hipokaleminin akut olarak
düzeltilmesinden kaçınılması doğru olur. Orta derecede veya ciddi renal fonksiyon
bozukluğu olanlarda hiperkalemi sıklıkla görülür.
Komplike olmayan sirozlarda metabolik alkaloz, sıklıkla
hiperaldosteronizm, kusma ve diyare ile birliktedir ve sıklıkla respiratuar alkalozu
gölgeler. Aksine, akut fulminan hepatit, hızla ilerleyen karaciğer yetersizliği ve
tanımlanamayan enfeksiyon varlığında metabolik asidoz görülür.
PREMEDİKASYON
Karaciğer hastalıklarında kullanılacak tüm ilaçların
metabolizması uzar. Bu nedenle mümkünse sedatiflerin kullanılmamaları veya
dozlarının azaltılması gerekir. Karaciğer hastalığı olan olgular uzun bir süre
önce dahi yemek yememiş olmalarına rağmen hiatal herni, massif asit ve azalmış
gastrik ve intestinal motilite nedeniyle dolu bir mideye sahip olabilirler. Bu yüzden
premedikasyonda H2 reseptör blokerleri, metoklopramid veya sodyum sitrat bulunmalıdır.
MONİTÖRİZASYON
Rutin monitörizasyonda elektrokardiyogram (EKG), kan
basıncı, prekordiyal veya özefajiyal steteskop, ısı, FıO2, end-tidal CO2, ve puls
oksimetre yer almalıdır. Arteriyel kanülasyon ile direkt kan basıncının
ölçülebilmesinin yanı sıra cerrahi uygulama sırasında arteryel kan gazlarının,
elektrolitlerin, hematokritin ve ihtiyaç duyulan diğer testlerin ölçülebilmesine
imkan tanır. Karaciğer hastalığı olanlarda sıvı yükü dikkatle titre edilmelidir.
Bu nedenle pulmoner arter veya en azından santral venöz kateter uygulaması
yapılmalıdır. Karaciğer hastalığı ile birlikte sol ventrikül fonksiyon bozukluğu,
pulmoner hastalık veya şiddetli renal hastalık mevcut ise pulmoner arter
kateterizasyonu önemli bilgiler verir. Karaciğer hastalıklarında 1-2 saatten uzun olan
vakalarda idrar out-put'u mutlaka ölçülmelidir. Cerrahi uygulamada kanama problemi ile
sık olarak karşılaşıldığından bu gibi olgularda kan koagülasyon durumunun,
trombosit sayısı, protrombin zamanı ve parsiyel tromboplastin zamanı ile periyodik
olarak izlenmesi gerekir. Tromboelastografi yararlı gibi görünmektedir. Nöromuskuler
bloğun effektif olarak değerlendirilmesi ve nöromuskuler blokerin iyi titre
edilebilmesi için transkutanöz sinir stimülatörlerin kullanımı önerilmektedir.
ANESTEZİ İNDÜKSİYONU
Dolu mide şüphesi olan karaciğer hastalarında hızlı
anestezi indüksiyonu önerilir. Bu amaçla seçilecek ajanın yan etkileri göz önünde
bulundurularak seçilmesi gerekir. İntravenöz ajanlar bu uygulama için uygun ajanlar
gibi görünmektedir. Depolarizan nöromuskuler blokerler karaciğer hastalarında
azalmış pseudokolinesteraz seviyesine rağmen entübasyon için kullanılabilirken,
normal sağlıklı kişilerle karşılaştırıldığında süksinilkolinin etkisi
karaciğer hastalarında daha uzundur. Nondepolarizan nöromuskuler blokerler entübasyonu
sağlamak için kullanılabilir. Gama globuline yüksek afinite ile bağlanır. Bu yüzden
karaciğer hastalıklarında bu ajanların dağılım volumü artmıştır ve normal
kişilere oranla relaksasyonu sağlamak için gerekli olan doz ihtiyacı artmıştır.
Bununla birlikte mekanizma tam olarak belirgin olmayıp, plazma proteinlerine bağlanmayan
pankuronyumun karaciğer hastalıklarında etki süresinin uzamasının dağılım volumü
ile plazma gama globulin seviyesinden bağımsız farklı mekanizmaların olabileceğini
düşündürmektedir. Atrakuriyumun dağılım volumü ekstrasellüler sıvı volumünün
artmasından dolayı artmıştır. Vekuronyumun ise dağılımvolumü önemli bir
değişiklik göstermez. Bununla birlikte transkutanöz sinir stimülatörleri kullanarak
nöromuskuler blokerlerin titrasyonu önerilmez.
ANESTEZİ İDAMESİ
İntraoperatif karaciğer hasarı; oksijen
yetersizliğinden, stres cevaptan, ilaç toksisitesinden, kan transfüzyonundan ve
enfeksiyondan dolayı gelişir. Karaciğere oksijen sunumu, oksijen transportunun her
hangi bir basamağındaki bozukluktan dolayı azalabilir.
1.Hipoksik hipoksi; Yetersiz FiO2 veya hipoventilasyon
nedeniyle gelişir.
2.Anemik hipoksi; Anemi kanın oksijen taşıma
kapasitesinde azalmaya neden olarak hipoksiye neden olur.
3.Sirkülatuar hipoksi; Sistemik (hipovolemi, arteriyel
hipotansiyon veya kardiyak out-put da azalma) veya bölgesel (hepatik kan ve oksijen
sunumunda azalma) hemodinamik bozukluklardan dolayı gelişir. Karaciğere kan akımı ve
oksijen sunumu, sistemik sirkülatuar bozukluklardan veya karaciğer etrafındaki
manüplasyonlarla renin-anjiyotensin, katekolaminler ve antidiüretik hormon gibi endojen
vazoaktif substansların neden olduğu vazokonstriksiyon nedeniyle azalır.
4.Histotoksik hipoksi; Anestetiklerin hücresel seviyede
elektron transportu ile etkileşimi sonucunda gelişir. Bunula birlikte klinikte bu
ilişki tam olarak gösterilmemiştir.
Bu nedenle yeterli hepatik kan akımı ve oksijen sunumu
sağlamak için; pulmoner ventilasyon, kardiyak out-put, kan volumü ve perfüzyon
basıncının yeterliliği sağlanmalıdır.
Anestezik ajanlarda konsantrasyon artışı ile
gelişebilecek hipotansiyon önlenmeli ve yeterli perfüzyon basıncı sağlanmalıdır.
Karaciğer hastalığı olan olgularda halotan, karaciğer kan akımında ve oksijen
sunumunda azalmaya, postoperatif olarak da hepatik disfonksiyona neden olduğu için
kullanılmamalıdır. İnhalasyon ajanı olarak enfloran veya daha çok izofloran
seçilebilecek ajanlardır. Nitröz oksit kullanımı ile karaciğer hastalıklarında
postoperatif karaciğer komplikasyonlarında artış gösterilmemiştir. Bununla birlikte
karaciğer hastalıklarında nitröz oksitin sempatomimetik etkisinin olması ve
oksijenasyonda bozukluklara neden olabilmesinden dolayı dikkatli kullanılması
önerilmektedir.
Opioidler, farmakokinetik olarak klirenslerinin azalması
ve yarı ömürlerinin uzamasına rağmen karaciğer hastalıklarında kullanılabilecek
ajanlardır. Özellikle fentanil seçilebilecek bir opioidtir. Fentanil ilginç olarak
klinik uygun dozlarda karaciğer kan akımını ve oksijen sunumunu azaltmaz. İzofloran
anestezisi ile karşılaştırıldığında karaciğer kan akımını ve oksijen sunumunu
farklılık göstermez. Bu yüzden tek başına izofloran ile inhalasyon anestezisi veya
düşük dozlarda fentanil kombine edilerek anestezi idamesi sağlanabilir.
Nöromuskuler bloker olarak vekuronyumun 0.15 mg/kg dozda
uygulanmasının hepatik uptake'i aşmadığından etkisinin ve süresinin değişmediği
bildirilmiş olmakla birlikte atrakuryumun metabolizması için hofman eliminasyon yolunu
kullanması bir avantaj olabilir. Bu durumda sirozlu veya renal fonksiyonu bozuk olan
hastalarda atrakuryumun klirensinin ve yarılanma ömrünün hepatorenal fonksiyonu normal
olan hastalarda olduğu gibi değişmemesi şaşırtıcı olmamalıdır. Bununla birlikte
atrakuryumun dağılım volumü daha büyüktür ve dağılıma göre yarı ömrü
şiddetli hepatorenal disfonksiyonu olanlarda, hepatorenal fonksiyonu normal olan
hastalara oranla daha kısadır. Fakat hastada belirgin metabolik asidoz var ise hofmann
eliminasyonu asidoz nedeniyle azalacağından atrakuryumun yarı ömrü uzar. Karaciğer
hastalarında lidokainin yarı ömrü % 300, benzodiazepinlerin ise % 100 artar. Sonuç
olarak hepatik disfonksiyonun derecesi farmakokinetik disfonksiyonun derecesini
etkileyeceğinden ilaçların yan etkilerinden kaçınmak için iyi titre edilmeleri
gereklidir.
Karaciğer hastalıklarında renal fonksiyonun yakından
takip edilmesi gereklidir. Bu amaçla yeterli kan basıncını sağlamak için CVP
kontrolünde uygun sıvı replasmanı elektrolit ölçümlerine göre yapılmalı, yeterli
idrar out-put'u sağlamak için gerektiğinde diüretikler, mannitol veya böbrek dozunda
(2-4 g./kg) dopamin kullanılmalıdır.
Operasyon sırasında dikkat edilmesi gereken bir diğer
uygulama da kontrollü ventilasyonun düzenlenmesidir. Hiperventilasyon ile intratorasik
basınçtaki fazla artış kalbe venöz dönüşü, sonuçta kardiyakout-put'u ve
karaciğere kan akımını azaltacaktır. Aynı zaman da hipokarbi hepatik ansefalopatiyi
arttıracağından ventilasyonun normokapniyi sağlayacak şekilde ayarlanması gerekir.
Operasyon sırasında gelişebilecek koagülopati nedeniyle
trombosit süspansiyonu, taze donmuş plazma, kriyopresipitat ve bazende epsilon
aminokaproik asit veya protamin sülfat uygulanabilir.
|