Prof. Dr. Geylan Işık
ANESTEZİ DERİNLİĞİ VE MİNİMUM ALVEOLAR KONSANTRASYON
Minimum alveoler konsantrasyon (MAC) : 1 atmosfer basınç altında ağrılı bir
stimulusa karşı oluşan cevabı, hayvanların veya insanların % 50 sinde ortadan
kaldırmak için gerekli olan minumum alveoler anestetik gaz konsantrasyonunun
oluşturduğu alveolar (end-tidal) anestetik parsiyel basıncıdır. İnspire edilen
anestetik konsantrasyonu ile alveoler konsantrasyon eşit olduğunda anestetiğin alveoler
parsiyel basıncının ölçümü MAC'u gösterir. Bu durumda alveoler ve beyin parsiyel
basınçları da aynı düzeyde olmalıdır.
MAC anestetiğin etki yerindeki anestetik aktivitesini yansıtır. MAC; 1 atmosferdeki
alveoler anestetik parsiyel basıncın % 'si olarak ifade edilir. MAC, denge halindeki
anestetiğin etki yerindeki (beyin) parsiyel basıncını gösterir, anestetik
konsantrasyonunu göstermez. MAC, ajanın anestetik potansiyelinin göstergesi olarak
kabul edilir.
MAC 'U DÜŞÜREN FAKTÖRLER (ANESTETİK GEREKSİNİMİNİ AZALTAN FAKTÖRLER)
Hipoksi : İnsanda PaO2'nın, bilincin korunabildiği en alt sınırı 25 - 35
mmHg dır. Ciddi hipoksinin neden olduğu narkozun mekanizması bilinmemektedir.
Anemi : Hipoksinin MAC üzerindeki etkisi hem PaO2 daki hemde Oksijen
kontentindeki düşme ile ilgilidir.
Hipotansiyon : Hipotansiyon anestetik gereksinimini azaltır.
Hipotermi : Hipotermi MAC'u lineer bir şekilde düşürür. Gerçek düşüş
anestetikler arasındaki lipid eriyebilirliği veya ısıyla lipid eriyebilirliğinde
oluşan değişikliklere göre farklıdır. Örneğin ısının 37'den 27'ye düşmesi
halinde halothan, isofloran ve methoksifloranın MAC'u % 50 düşerken, aynı ısı
değişikliğinde siklopropanın MAC'u ancak % 20 düşer.
Kalsiyum : Halothan ve Siklopropanın kedilerdeki anestetik potansiyel
değişiklikleri direkt olarak beyin omurilik sıvısındaki (BOS) kalsiyum iyon
konsantrasyonuna bağlıdır. BOS'daki çok yüksek kalsiyum iyon konsantrasyonu genel
anesteziye benzer bir durum oluşturur.
Narkotikler : Narkotikler anestetik gereksinimi azaltırlar.
Naloksan : Naloksanın narkotikler dışında, hem azotprotoksitin oluşturduğu
analjeziyi hem de halothan, enfluran, siklopropan ve barbitüratların oluşturduğu
anesteziyi antagonize ettiği ileri sürülmüştür.
Ketamin : İntramusküler (İM) enjeksiyonu farelerde MAC'u düşürür.
Sedatif ve trankilizanlar : Tüm nonnarkotik ajanlar anestetik gereksinimi
azaltırlar.
Diğer inhalasyon ajanları : İnhalasyon ajanlarının kombinasyonları
kümülatif ve genellikle additif etkilidir. Bazı kombinasyonlar sinerjik etkili iken
bazısı antagonist etki oluşturur. % 70 N2O halothanın MAC'unu % 60 düşürür.
Kolinesteraz inhibitörleri : Neostigmin ve Fizostigmin doza bağlı olarak
anestetik gereksinimi azaltırlar.
Lokal anestetikler : Genel anesteziye destek olarak lokal anesteziklerin
sistemik uygulaması bilinen bir yöntemdir. Lokal anesteziklere bağlı anestetik
gereksinimdeki azalma, spinal kord nöronlarında nosiseptif impulsların blokajı sonucu
oluşur. SSS'de katekolamin salınımının artması anestetik gereksinimi de artırır.
Kokain halothanın MAC'unu artırır, çünkü kokain SSS'de katekolaminin geri
alınımını inhibe eder ancak, ekstraselüler katekolamin konsantrasyonunu artırır.
Gebelik : Progesteron anestetik aktivite gösterir. Gebelik MAC'u düşürür ve
anestetik gereksinimini azaltır.
Transkutaneal elektriksel sinir stimülasyonu (TENS) : Tek başına N2O ile
karşılaştırıldığında TENS + N2O'in analjezik potansiyeli % 40 artar. Stimulusu
takiben oluşan analjezi uzun sürer.
Klonidin : Klonidin hayvanlarda morfinden 10 kez daha fazla potent bir santral
analjeziktir. Naloksan tarafından antagonize edilemez. Akut kullanımı derin bir
sedasyon oluşturur ve anestetik gereksinimini azaltır.
Kas gevşeticiler
MAC'U ARTIRAN FAKTÖRLER (ANESTETİK GEREKSİNİMİNİ ARTIRAN FAKTÖRLER)
Genç yaş : Yaşla birlikte anestetik gereksinimi azalır. Yaşla paralel
olarak gelişen anestetik gereksinimindeki bu azalma bir çok fizyolojik değişkenle de
beraber seyreder; serebral kan akımı, serebral oksijen tüketimi ve nöron yoğunluğu
gibi. Çocuklarda anestetik gereksinimi ve anestezi oluşturmak için gerekli olan kan
seviyesi erişkinden daha fazladır.
Hipertermi
Alkol : Kronik alkol alışkanlğı olanlar daha yüksek dozda inhalasyon
ajanına gereksinim gösterirler. Alkolün akut kullanımı ise anestetik gereksinimini
azaltır.
Hipertansiyon : Anestetik gereksinimi, ancak santral katekolaminlerin
salınımına bağlı olarak artar. Efhedrin ve mefentermin noradrenalinin santral
salınımına neden olur. Diğer taraftan metaraminol, fenilefrin, metoksamin,
noradrenalin ve adrenalin yalnızca periferik bir salınıma ve yalnızca periferik bir
etkiye neden olur. Tüm bunlardan çıkarılacak sonuç, efedrin ve mefenterminin neden
olduğu arteriyel hipertansiyon MAC 'u artırırken, diğer vazopressör ve inotrop
ajanlar MAC 'u etkilemez.
ÖZET
İlk anestetiklerin keşfinden beri anesteziğin etkinliğinin ve anestezi seviyesinin
değerlendirilmesine gerek duyulmuştur. İlk önceleri inspire edilen anestetik
konsantrasyonu veya arteriyel ve venöz kandaki anestetik konsantrasyonları
ölçülürken, bu gün MAC ile alveoler (End-tidal) anestetik parsiyel basıncı
ölçülmektedir.
MAC denge halindeki anestetiğin etki yerindeki (beyin) parsiyel basıncını
yansıtır. MAC anestetik potansiyelin primer göstergesi olarak kabul edilir.
MAC (END-TİDAL) ALVEOLER ANESTETİK PARSİYEL BASINÇLARI
- ETER : 1,92
- HALOTHAN : 0,73 - 0,77
- ENFLURAN : 1,68
- İSOFLURAN : 1,15
- N2O : 105
İNHALASYON AJANLARI NASIL ETKİ EDER ?
İnhalasyon anestetikleri SSS'nin bir çok bölgesinde sinirsel iletimi keser. Bu
ajanlar hem inhibitör etkileri artırır hem de eksitatör iletimi sinaptik bölgeler
üzerinden veya sinir ucunda küçük çaplı aksonlarda deprese eder. Hem pre hem de
postsnaptik etki gösterirler. Makroskopik etki yeri ihmal edildiğinde, anestetikler
etkilerini hemen daima sinir membranları ile etkileşerek oluştururlar. Lipid
eriyebilirliği ile anestetik güç arasındaki en iyi ilişki, anestetiklerin bir
hidrofobik veya amfoterik etki yerine sahip olmaları ile açıklanır. Anestetikler
membrandaki lipid ve proteinlerin ikisinde de yapısal karışıklığa neden olur. Ancak
bu karışıklıkların anesteziyi nasıl başlattığı bugün belli değildir. Bu güne
kadar ki deneyler anestetik güç ile beyin lipid kompozisyonu arasında bir ilişki
olmadığını göstermektedir.
İNHALASYON AJANLARININ ALINIM VE DAĞILIMLARI
Bir inhalasyon anestetiğinin vücuda alınması ve dağılımı birbiri ile ilişkili
4 kademede incelenebilir.
- Anestezi cihazı ve anestezi sistemi
- Akciğerler (alveoler konsantrasyon)
- Dolaşım (ajanın kanda eriyebilirliği)
- Dokular (kan akımı)
ANESTEZİ CİHAZI VE ANESTEZİ SİSTEMİ
Anestezi Cihazı: Anesteziyolog tarafından vaporizatörde belirlenen anestetik
konsantrasyon anestezi cihazı yolu ile verilir. Cihazda kullanılan vaporizatörün
özellikleri bilinmelidir.
Anestezi Sistemi: İnhalasyon ajanlarının alınımında bir çok nedenle önemlidir.
Tekrar solumanın (Rebreathing) olmadığı açık ve yarı açık sistemlerde :
(İnsüflasyon, nonrebreathing valvi olan yarı açık sistem, Mapleson A, B, C, D, E
sistemleri, Bain ve Jackson-Rees sistemleri) hasta cihazdan gelen konsantrasyonun aynını
inspire eder.
Devre absorbsiyon sisteminde (circle sistem) ise inspire edilen anestetik
konsantrasyonu cihazdan gelen konsantrasyondan farklıdır. Bu durum iki nedenle oluşur.
1) Circle sisteminin geniş iç hacmi nedeniyle verilen anestetik ajan endüksiyonun
başlangıcında dilüe olur. Bu dilüsyon, anesteziye başlanılmadan önce gazların
istenilen konsantrasyonda açılıp sistemin doldurulması ile önlenebilir. 2) Circle
sistemdeki anestetik konsantrasyonu anestetiğin alınımına bağlı olarak değişir.
Endüksiyon sırasında ventilasyonda ve alınımda artma olduğunda taze gaz akımı
içindeki anestetiğin konsantrasyonu sistemdeki gaz içinde dilüe olur ve sonuçta
inspire edilen konsantrasyon vaporizatörün verdiğinden daha az olur. Klinik uygulamada
inspire edilen konsantrasyonun dilüe olması, taze gaz akımının artırılması ve
vaporizatörün ayarlanması ile önlenir.
Bir anestezi cihazında anestetiğin konsantrasyonunu etkileyen faktörlerden biri de
ajanın lastikteki eriyebilirliğidir. Lastik tamamen satüre olduktan sonra emilen miktar
önemini kaybeder. Metoksifluran lastikte çok erir.
AKCİĞERLER
İnspire edilen anestetik ve alveoler anestetik konsantrasyon arasındaki ilişki :
Anestetiğin dağılımı ve beyinde yeterli anestetik parsiyel basıncı oluşana kadarki
en önemli kademe, inspire edilen ile alveoler anestetik konsantrasyon arasındaki
ilişkidir. Anesteziyolog yüksek akım hızları kullanarak (böylece bir tekrar
solumasız sisteme -Non rebreathing sistem- dönülür) inspire edilen anestetiğin
parsiyel basıncını kesin olarak kontrol edebilir. Alveolar parsiyel basınç tüm
vücut dokularında anestetiğin parsiyel basıncını idare eder. Tüm dokulardaki
basınç alveolar parsiyel basınca yakın ve sonunda eşit olmalıdır. Alveoler parsiyel
basınç, anestetiğin alveoler konsantrasyonuna bağlıdır.
Anestetiğin alveoler konsantrasyonu (FA) ise 3 faktöre bağlıdır. Bunlar :
- İnspire edilen konsantrasyon (FI)
- Alveolar ventilasyon
- Ajanın kandaki eriyebilirliği.
İlk iki faktörün artması, kandaki eriyebilirliğin ise az olması, anestetiğin
alveoler konsantrasyonunu, alveoler ve arteriyel parsiyel basıncını artırır böylece
anestetik etki artar.
Ventilasyonun etkisi : Ventilasyonun etkisi çok önemlidir. Eğer endüksiyonda
ventilasyon engellenmezse alveoler konsantrasyon hızla artar (FA/FI oranı hızla 1'e
yaklaşır). Bu durumda anestetiğin kandaki eriyebilirlik derecesine bağlı olarak
büyük miktarda anestetik molekülü de akciğerlerden kana geçer. Anestetiğin büyük
oranda kana geçişi, ventilasyonun alveolar anestetik konsantrasyonu artırıcı etkisine
karşı koyar. İnspire edilen konsantrasyonun düşük olması halinde, FA/FI oranı
ventilasyonla anestetiğin alınımı (kana geçişi) arasındaki dengelenmeyle
belirlenir. Eğer alınımla inspire edilen anestetik moleküllerinin 1/3 ortadan
kaldırılıyorsa FA/FI oranı 2/3 olacak, Eğer alınımla inspire edilen moleküllerin
3/4 ortadan kaldırılıyorsa FA/FI oranı 1/4'e eşit olacaktır. Bir anestetiğin
alveollerdeki konsantrasyonu esas olarak ventilasyon ve moleküllerin dolaşıma geçiş
hızına (eriyebilirlik derecesine) bağlıdır.
DOLAŞIM
Anestetiğin alınımını etkileyen faktörler: Anestetiğin alınımını (uptake)
etkileyen 3 faktör vardır. Bunlar :
- Eriyebilirlik (E)
- Kardiyak output - Kan akımı (Q)
- Alveoler - Venöz anestetik parsiyel basınçları arasındaki fark (PA-PV)
1 - Eriyebilirlik Kan/Gaz eriyebilirliği
bir anestetiğin iki fazı arasında (kanda eriyen konsantrasyonu ve gazdaki
konsantrasyonu) bir denge oluştuğunda nasıl dağıldığını ifade eder. Örneğin
enfluranın kan/gaz eriyebilirlik katsayısı 1,9 olması demek; denge halinde kandaki
konsantrasyon gaz içindeki (alveoler) konsantrasyondan 1,9 kez daha fazladır demektir.
Denge halinde olmak demek ise alveoler ve arteriyel parsiyel basınçlar arasında fark
olmaması demektir. Yoksa kandaki parsiyel basıncın gaz halindeki (alveoler) basınçtan
1,9 kez fazla olması demek değildir. Bir anestetiğin kan / gaz eriyebilirlik
katsayısı « 0 »ise (yani kanda hiç erimez cinsten ise) ; Kana hiç geçemez ve
ventilasyon hızına bağlı olarak alveoler konsantrasyonu süratle yükselir sonuçta
inspire edilen konsantrasyona (alveolar konsantrasyon = cihaz tarafından verilen
konsantrasyon) eşit olur.
Eğer anestetiğin kanda eriyebilirliği düşük ise (kan / gaz eriyebilirlik
katsayısı küçük ise) ; Kana geçen miktarda az olur. Çok az bir miktar anestetik
kana geçtiği için alveoler konsantrasyon hızla yükselir. Yüksek Alveolar
konsantrasyonun oluşturduğu yüksek alveoler parsiyel basınç nedeniyle (dolaşıma
çok az miktarda anestetik geçmesine karşın) kandaki anestetik parsiyel basıncı da
hızla yükselir. Böylece kandaki yüksek anestetik parsiyel basınç, beyin ve diğer
dokularda da anestetik parsiyel basıncının hızla yükselmesine (ve kanın bir miktar
anestetik molekülünü bu dokulara bırakmasına) neden olur ve kısa zamanda bilinç
kaybolur. Anestetik gazların kesilmesi ile de olay tersine işler ve uyanma çabuk olur.
Dokularda bırakılan anestetik molekülleri nedeniyle akciğerlere dönen venöz kanda da
daha düşük bir anestetik basınç oluşur.
Eğer anestetiğin kandaki eriyebilirliği yüksek ise (kan/gaz eriyebilirlik
katsayısı büyük ise); Kan sanki bir kurutma kağıdı imiş gibi çok fazla
absorbsiyon yapar ve alveoler konsantrasyonun yükselmesi güç olur. Çok fazla miktarda
anestetik kana geçtiği için alveoler konsantrasyon düşük olur. Düşük alveoler
konsantrasyonun oluşturduğu düşük alveolar parsiyel basınç nedeniyle (dolaşıma
çok fazla miktarda anestetik geçmesine karşın) kandaki anestetik parsiyel basıncı da
düşük olur. Böylece kandaki düşük anestetik parsiyel basıncı beyin ve diğer
dokularda da basıncın çok yavaş yükselmesine (ve kanın çok az bir miktar anestetik
molekülünü bu dokulara bırakmasına) neden olur ve sonuçta anestezi endüksiyonu
gecikir ve uzar. Anestezik gazların kesilmesi ile olay tersine işler ve uyanma da
gecikir ve uzar.
Kanda düşük eriyebilirliğe sahip olan ajanlar : N2O ve Siklopropan
Kanda orta derecede eriyebilirliğe sahip olan ajanlar : Halothan, Enfluran, İsofluran
Kanda yüksek eriyebilirliğe sahip olan ajanlar : Eter ve Metoksifluran
Kanda orta derecede eriyebilirliğe sahip olan halothan, enfluran ve isofluran da
nisbeten yavaş bir endüksiyon oluştururlar. Anestetiğin kana fazla geçişi
(alınımı), daha yüksek bir konsantrasyonda anestetik verilmesi ile kompanse
edilebilir. Örneğin Anestezi endüksiyonunda alveoler konsantrasyonun % 1 olması için
halothan % 3 - 4 konsantrasyonda verilebilir. Ancak buna uzun süre devam etmek ölüme
neden olabilir.
Anestetik ajanların kan / gaz eriyebilirlik katsayıları
- AZOT PROTOKSİT 0,47
- SİKLOPROPAN 0,4
- HALOTHAN 2,3
- ENFLURAN 1,8
- İSOFLURAN 1,4
- ETER 12
- METOKSİFLURAN 12
Kan / gaz eriyebilirlik katsayısının klinik önemi : 1) Bu sayıların
bilinmesi ile herhangi bir ajanla endüksiyonun çabuk veya yavaş olup olmayacağı,
ayılmanın uzun sürüp sürmeyeceği hakkında bir kanıya varılabilir. 2) Kandaki
basıncı ve dolayısı ile beyin ve miyokard basıncı çok yavaş olarak yükselen bir
ajan (Kan / gaz eriyebilirlik katsayısı yüksek olan bir ajan) yeterli deneyimi
olmayanların elinde bile geniş bir güvenlik sınırına sahiptir.
2- Kardiyak output - (Q) - (Kan akımı)
Kardiyak output'un artması ile akciğerlerden daha fazla kan geçmesi, daha fazla
anestetiğin dolaşıma geçmesini sağlar ve sonuçta alveoler konsantrasyon ve
anestetiğin alveolar parsiyel basıncı düşer. Endüksiyon gecikir ve uzar. Bunun
tersine eğer kardiyak output'da bir azalma olursa, alveoler basınç yükselir.
Endüksiyon hızlı olur ve anestezi derinliği artar. Kardiyak output'un azalması kan /
gaz eriyebilirlik kat sayısı düşük olan (N2O, siklopropan) anestetik ajanları çok
az etkiler, ancak katsayısı orta veya yüksek olan ajanları (eter, halothan) önemli
derecede etkiler ve bunların alveoler konsantrasyonlarının ileri derecede artmasına
neden olur. Klinikte, mitral stenozu veya kanaması olan CO'u azalmış olan hastalarda
anestezi endüksiyonu çok daha hızlı oluşurken, aşırı heyecanlı veya
tirotoksikozlu hastada olduğu gibi CO'u artmış olan bir hastada anestezi endüksiyonu
çok daha uzun sürer.
3 - Alveoler - Venöz anestetik parsiyel basınçları arasındaki fark (PA-PV)
Alveoler ve venöz anestetik parsiyel basınçları arasındaki fark anestetiğin
dokular tarafından alınımı nedeniyle oluşur. Eğer anestetik dokular tarafından
alınmasaydı akciğerlere dönen venöz kan, akciğerleri terk eden arteriyel kandaki ile
aynı konsantrasyon ve basınçta anestetik içerecekti. Bu durumda alveoler = arteriyel
ve venöz parsiyel basınç arasındaki farkta "0" olacaktı. Akciğerde alveol
ve pulmoner kapiller kan arasında bir diffüzyon defekti ve ventilasyon / perfüzyon
oranı bozukluğu olmayan normal hastalarda anestetiğin alveoler ve arteriyel parsiyel
basınçları eşittir.
DOKULAR
Dokuya geçiş: Anestetiğin kandan dokulara geçen miktarı, anestetiğin
akciğerlerden alınımı etkileyen faktörler paralelinde belirlenir. Dokulara geçiş:
1) Ajanın dokudaki eriyebilirliği, 2) Doku kan akımı ve 3) Arteriyel kan ve doku
arasındaki anestetik parsiyel basınçları arasındaki farka bağlıdır.
1 - Eriyebilirlik
Doku / kan eriyebilirlik katsayısı (ajanın doku içindeki eriyebilirliği) yağsız
dokular için 1'e yakındır ve 1 ile 4 arasında değişir. Bu, yağsız dokular
arasında anestetik alınım kapasitesinin birbirine yakın olduğunu gösterir. Başka
bir deyimle bir anestetik verildiğinde yağsız dokular ve kan için kabaca aynı
afiniteyi gösterir. Kan / gaz eriyebilirlik katsayısında olduğu gibi doku / gaz
eriyebilirlik katsayısı da denge halindeki anestetiğin konsantrasyon oranını
belirler. Örneğin ; halothanın beyin / kan eriyebilirlik katsayısının 2,9 olması
demek, aynı halothan parsiyel basıncında beynin 1 ml 'si kanın 1 ml 'sinden 2,9 kez
daha fazla halothan tutabilir demektir.
2 - Doku kan akımı
Yağsız dokular arasında kanlanma farkı vardır. Dokular kan akımlarına göre 4
gruba ayrılır.
Zengin damarlı grup : Beyin, kalp, karaciğer ve böbrekler. Bu organlar CO'un % 70 -
75 'ni alırlar bu nedenle bu organlarda anestetik basıncı hızla yükselir ve denge
çabucak kurulur.
Orta derecede damarlı grup : İskelet kasları ve deri. Beynin 1/20 oranında
kanlanırlar ve denge 20 kez daha uzun sürede kurulur. Beyinde anestetik alınımı
durmasına rağmen kaslarda alınım daha uzun süre devam eder. Az damarlı grup : Yağ
dokusu
Fakir damarlı grup : Ligament ve tendonlardan oluşur. Bunların anestetik
alınımında hiçbir rolü yoktur.
3 - Arteriyel - doku anestetik parsiyel basınçları arasındaki fark
Bir ve ikinci grup organlar alveoler (arteriyel) basınçla dengeli hale gelince bundan
sonraki alınım yağ dokusuna devam eder. Yağ dokusunun anestetik ajanlara karşı özel
bir afinitesi vardır. Yağ / kan eriyebilirlik katsayısıları 1'den önemli derecede
büyüktür. Hem kanlanmanın azlığı hem de anormal anestetik alma kapasitesi nedeniyle
yağ dokusunda anestetiğin parsiyel basıncı çok yavaş yükselir. Yağın büyük
kapasitesi ve az kanlanma, kan ve yağ dokusu arasındaki anestetik parsiyel basınçları
arasında dengenin kurulabilmesi çok uzun bir süre gerektirir.
İKİNCİ GAZ ETKİSİ
N2O'in alınımı ile birlikte oluşan volüm kaybı halothan veya enfluranın
konsantre olmasını sağlar. Ventilasyondaki artma ile alınan gazın tekrar yerine
konması akciğerdeki halothan veya enfluran miktarını artırır.
N2O'İN KAPALI BOŞLUKLARDAKİ HAVAYA ETKİSİ
Vücutta 2 tip kapalı hava boşluğu vardır. Esnek boşluklar (genişleme kaabiliyeti
olan) ve esnek olmayan boşluklar.
Esnek boşluklar : Barsak boşluğu, plevra boşluğu (pnömotoraks) ve periton
boşluğu (pnömopöritonyum). Bu boşluklar normalde hava -N2- içerir. İşte
boşluklardaki volüm, N2O'in boşluk içindeki havayla yer değiştirmesi sonucu
değişir.
Anestezide N2O + O2 karışımı verildiğinde alveoler ve arteriyel N2 basıncı kısa
sürede düşer. Böylece doku - kan azot basıncı farkının artması dokular ve kandan
azotun hızla eliminasyonuna neden olur. Boşluklardaki azot bu şekilde kana ve
alveollere atılırken yerini kandaki basıncı hızla artan azotprotoksit doldurur.
Boşluktaki azottan çok daha fazla miktarda azotprotoksit vücut boşluklarına girer.
Çünkü N2 kan / gaz eriyebilirliği düşük olan bir gazdır (0.015) N2O, N2 'dan 34
kez daha fazla eriyebilirliğe sahiptir. Bu nedenle kanda büyük miktarlarda taşınır.
Bu kapalı boşluktaki volüm artışı hızla alveoler azotprotoksit konsantrasyonuna
ulaşır, volümdeki bu artış teorik olarak alveolar konsantrasyon tarafından
sınırlandırılır. Denge halinde, kapalı boşluktaki azotprotoksitin parsiyel
basıncı alveol içindeki parsiyel basınca eşit olmalıdır.
Pnömotoraks veya bir hava embolisinde olduğu gibi dengenin hızla kurulduğu
durumlarda bu teorik sınıra yaklaşılabilir. Pnömotoraks varlığında % 75
konsantrasyonda N2O uygulaması pnömotoraks volümünü 10 dakikada iki misli, 30
dakikada 3 misli artırır. Bu volüm artışı da ciddi kardiyo-respiratuar fonksiyon
bozukluğuna neden olur. Önemli bir pnömotoraks varlığında N2O'in kullanılması
kontraendikedir.
Anestezi altında oluşan hava embolisinde azotprotoksit kullanıldığında kandaki
volüm çok daha hızla genişler. Genişleme saniyeler ve dakikalar içinde tamamlanır.
Bu nedenle hava embolisi riski olan vakalarda da N2O 'in kullanılmaması gereklidir
(örn. Açık kalp cerrahisinde pompa çıkışında).
Endotrakeal tüpün kafı da hava ile şişirilir, azotprotoksit kullanılması halinde
kaf volümü de artar ve istenmeyen bir basınç artışı trakeal mukozayı
etkileyebilir. Aynı durum swan-ganz kateterindeki balonun hava ile şişirilmesinde de
geçerlidir. Barsak boşluğundaki genişleme cerrahın periton boşluğunu kapatmasını
zorlaştırır ve distansiyona neden olur. Distansiyon laparaskopi gibi girişimlerde
maniplasyona engel olur ve görüş alanını daraltır.
Esnek olmayan boşluklar : İntraoküler boşluk, orta kulak boşluğu ve
beyindeki ventriküler boşluklardır. N2O'in kullanılması bu boşluklardaki basıncı
da artırır. Bu nedenle timpanoplasti, pnömoensefalografi ve intravitreal girişimlerde
azotprotoksitin kullanılmasından sakınılmalıdır.
DİFFÜZYON HİPOKSİSİ
Anestezi uygulamasında büyük volümlerde verilen N2O'in, anesteziden uyanma
sırasında büyük volümde geri salınımı diffüzyon hipoksisine (Fink fenomeni) neden
olur. Bu volüm iki yolla hipoksi oluşturur:
1 - Alveolar O2 konsantrasyonunu dilüe ederek (normalde alveoler konsantrasyon %14
den, %10 'a) oksijenin alveoler parsiyel basıncını düşürür (2.- 5. dakikalar
arasında PaO2 = 50 - 60 mmHg 'ya düşer) ve direkt olarak oksijenasyonu etkileyerek
hipoksiye neden olur.
2 - Alveolar CO2'i dilüe ederek karbondioksitin parsiyel basıncını düşürür
böylece solunum stimülasyonunun azalmasına ve solunumun deprese olmasına neden olur.
Azotprotoksitin büyük volümde geri salınımı uyanmanın ilk 5 - 10. dakikasında
oluşur. Anestezi kesildikten sonra dolaşımda ve dokularda çözünmüş bulunan N2O, (%
21 O2 ve % 79 N2) oda havası solunmaya başlanması ile birlikte ilk dakikalarda alveol
içine çok miktarda geri salınır. Bu nedenle bu devre son derece önemlidir.
Anestezikler kesildiğinde ventilasyon normal ise diffüzyon hipoksisi fazla önem
taşımaz ancak bir respiratuar depresyon varsa önemlidir. Bu hipoksi uyanmanın ilk 5 -
10 dakikasında % 100 O2 inhalasyonu ile önlenir. Bu uygulama bir akciğer hastalığı
veya postoperatif solunum depresyonu varlığında özellikle endikedir.
İNHALASYON ANESTEZİKLERİNİN KARDİYOVASKÜLER SİSTEME ETKİLERİ
Modern anestetik ajanlar (Halothan, enfluran, isofluran)
- Parasempatik aktiviteyi artırarak
- Kalp üzerinde daha fazla direkt depresan etki oluşturarak
- Periferik damarlarda vazodilatasyona neden olarak dolaşımı etkiler.
Eski anestetik ajanlar (örn. azotprotoksit, eter, siklopropan)
- Sempatik aktiviteyi artırarak
- Kalp üzerinde daha az direkt depresyon oluşturarak
- Periferik damarlarda vazokontrüksiyona neden olarak kardiyovasküler sistemi
etkilerler.
ARTERİYEL KAN BASINCI
Modern anestetik ajanlar : Halothan, enfluran ve isofluranın üçü de ortalama (mean)
arteriyel basıncı konsantrasyonları ile orantılı olarak düşürürler.
Eski anestetik ajanlar : Çoğu bunun tersine (dietil eter, fluroksen ve siklopropan)
konsantrasyonları 3.0 MAC üzerinde olsa bile arteriyel basıncı çok az etkilerler.
KARDİYAK OUTPUT (CO)
Modern anestetik ajanlar : Halothan ve enfluran kardiyak output'u (CO) düşürür.
İsofluran ise özellik gösterir, kardiyak output 'u çok az etkiler ancak, mean
basıncı ileri derecede düşürür.
Eski anestetik ajanlar : Kardiyak output 'u çok az etkilerler ve önemli bir azalma
oluşturmazlar.
SİSTEMİK VASKÜLER REZİSTANS (SVR)
Modern anestetik ajanlar : Halothan sistemik vasküler rezistansı etkilemez. Enfluran,
isofluran ve fluroxen azaltır. En fazla azalma isofluran tarafından oluşturulur.
Eski anestetik ajanlar : Dietil eter sistemik vasküler rezistansı etkilemez.
Siklopropan artırır. Sistemik vasküler rezistansı artıran tek ajan siklopropandır.
Bu artma bir çok mekanizma ile oluşur. Siklopropan direkt olarak damarlarda
vazokonstriksiyona neden olur, damar adalesinin noradrenaline karşı duyarlılığını
ve sempatik deşarjı (sempatomimetik etki) artırır. Halothan ancak spontan solunumda
uygulanırsa oluşan solunum depresyonu sonucu artan PaCO2' nın damarlar üzerindeki
direkt etkisi ile vazodilatasyon oluşturur ve sistemik vasküler rezistansı düşürür.
KALP HIZI
İnhalasyon ajanları sinüs nodunun depolarizasyon hızını etkiler; ya iletim
zamanını ya da otonom sinir sistemi aktivitesini değiştirerek kalp hızını
değiştirirler. Halothan ile bazen bradikardi görülür, nedeni atrial hızın direkt
depresyonudur. Dietil eter, fluroxen, methoksifluran, enfluran ve isofluran tümü de kalp
hızını artırır.
Anestezinin kalp hızı ve arteriyel kan basıncı üzerindeki etkisi, hastanın normal
değerleri (örn. serviste yatarken) ile anesteziden önceki değerleri
karşılaştırılarak değerlendirilmelidir. Anestezi öncesi heyecanın neden olduğu
taşikardi, hipertansiyon ve CO'daki artmayı anestezi ortadan kaldırır. Heyecan da kalp
hızı, kan basıncı ve CO'daki bir azalmayı ortadan kaldırabilir. Bunun tersine
anestezi öncesi parasempatik aktivitenin arttığı durumlarda anestezi, kalp hızı ve
kan basıncını artırabilir. Halothan, enfluran, morfin ve spinal anestezi yüksek kan
basıncı ve kalp hızını düşürme, düşük kan basıncı ve kalp hızını
yükseltme eğilimi gösterir.
SAĞ ATRİUM BASINCI (santral venöz basınç CVP)
Tüm inhalasyon ajanları dozla ilişkili olarak sağ atrium basıncını artırma
eğilimindedir.
Modern anestetik ajanlar : Miyokard depresyonuna bağlı olarak,
Eski anestetik ajanlar : Periferik vazokonstrüksiyona bağlı olarak santral venöz
basıncı artırır.
MİYOKARD ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
Miyokard fonksiyonu : İnhalasyon anesteziklerinin tümü belli konsantrasyonlarda
miyokard kontraktibilitesini deprese eder. Miyokardın oksijen tüketimi : İnhalasyon
anestetikleri, primer olarak oksijen ihtiyacını azaltarak miyokardın oksijen
tüketimini düşürürler.
KORONER ARTER KAN AKIMI
Halothan anestezisi sırasında otoregülasyon devam ederse, miyokardın oksijen
tüketiminde bir azalma olması koroner arter rezistansını artırabilir. Ancak aynı
zamanda sistemik arteriyel basıncı da düşürmesi, koroner kan akımını azaltabilir
ve rezistansda düşmeye neden olur. Bu iki zıt etki balansı korumakta yardımcıdır.
Gerçekte halothan bir koroner arter vazodilatatörüdür. Halothan kalbin işini ve
oksijen tüketimini azaltır. İnhalasyon anestetikleri koroner kan akımı üzerindeki
etkilerini; kısmen oksijen gereksinimi ve ikmalini etkileyerek, kısmen koroner arterleri
direkt olarak etkileyerek, kısmen de otoregülasyonu etkileyerek oluştururlar.
Taşikardi ve hipertansiyon beraberinde bir endişeyi de getirir. Çünkü ; böyle
hastalarda genel anestezi uygulaması koroner kan akımı ve miyokardın oksijen
tüketimini çok daha fazla azaltır. N2O Miyokardı direkt olarak deprese eder. N2O tek
başına veya potent inhalasyon ajanları ile kombine uygulandığında sempatik
stimülasyon oluşturur. Bu stimülasyonun kardiyak depresan etkiyi nasıl oluşturduğu
belirsizdir. N2O + halothan veya enfluran kombinasyonu, halothanın tek başına düşük
bir MAC seviyesinde verilmesinden de az depresyon oluşturur.
İNHALASYON AJANLARININ KARDİYOVASKÜLER ETKİLERİNİ ARTIRAN
FAKTÖRLER
1- Anestezinin süresi : İnhalasyon anestetiklerinin kardiyovasküler etkileri
anestezi süresi ile değişir. Uzun süren anestezi ß-sempatik aktivitede bir artma ile
birliktedir. Miyokard fonksiyonu ve kalp hızı artar, santral venöz basınç (atrial
basınç), sistemik vasküler rezistans düşer. Böylece CO 'da bir artma olmasına
karşın kan basıncı değişmez. En fazla değişiklik dietil eter, fluroksen ve
halothanla görülür. Eğer halothanla anesteziden önce propranalol gibi bir ß-blokör
verilmiş ise bu etkiler görülmez. Bu da bulguların artmış bir sempatik aktiviteye
bağlı olduğunun kanıtıdır.
2- Spontan solunum : Spontan solunumda uygulanan inhalasyon anestetikleri PaCO2'ı
artırır. Karbon dioksitin kardiyovasküler sistemde 3 önemli etkisi vardır:
- Damar düz kaslarının dilatasyonu (vazodilatasyon)
- Sempatik sinir sisteminin stimülasyonu (sekonder vazokonstriksiyon)
- Direkt miyokard depresyonu: Uyanık bir hastaya CO2 uygulanması, kalbi stimüle eder
ve sistemik vasküler rezistansı düşürür. Anestezi sırasında da aynı etkiler
azalmış olarak ortaya çıkar. Kontrollü solunumla karşılaştırıldığında,
spontan solunumda intratorasik basıncın daha düşük olması kalbe venöz dönüşü
kolaylaştırır. İntratorasik basıncın artması halinde (kontrollü solunum) oluşan
venokonstriktif refleks cevap, periferik venöz basıncı artırır ve venöz dönüşü
yeniden normale döndürür. İnhalasyon anestetikleri bu kompansatuar venokonstriksiyonu
kısıtlar ve pozitif basınçlı ventilasyonun depresan etkisini artırırlar. Halothan
anestezisi sırasında spontan solunumdan kontrollü solunuma geçiş CO'u, kalp hızını
ve arteriyel basıncı düşürür. Sistemik vasküler rezistansı artırır. Diğer
ajanlarla da benzer değişiklikler oluşur.
3- Kalp hastalığı: Bir hastada herhangi bir kardiyovasküler hastalığın olması
anestezi ve cerrahi riskini önemli derecede artırır.
- 1) Kalp kapak hastalıkları : En önemli problem hipovolemidir. Anestetik ajanların
oluşturduğu vazodilatasyon hipovoleminin etkisini ileri derecede artırabilir.
Hipovolemi genellikle diüretiklerin su ve tuz kaybını artırmaları nedeniyle oluşur.
- 2) Miyokard infarktüsü geçirmiş olan hastalar : En önemli problem miyokard
fonksiyon bozukluğudur. Bu hastalarda normal hastaların genellikle iyi tolere ettikleri
anestetik konsantrasyonlar miyokard fonksiyonunu ileri derecede bozabilir.
- 3) Hipertansiyon ve iskemik kalp hastalığı (koroner a. hastalığı) olan hastalar :
En önemli problem ß-blokör ve antihipertansif ilaç tedavisidir. Bu ajanlar
(propranolol, a-metildopa, rezerpin) sempatik sinir sisteminin normal cevabını
azaltabilir. Bu durum anestezinin oluşturduğu kardiyovasküler depresyonu artırır. Bu
nedenle geçmişte bu ajanların preoperatif devrede kesilmesi yoluna gidilmiştir.
- ß-Blokör alan hastalarda inhalasyon anestetiklerinin seçimi : Sempatomimetik
etkili inhalasyon ajanları ; siklopropan ve eter kardiyak depresyona neden olur. Diğer
ajanlardan Metoksifluran ve enfluranın da kardiyak depresif etkileri ß-blokaj
varlığında artar. En ideal inhalasyon anestetikleri Halothan ve isoflurandır.
ß-Blokör uygulaması sonucu oluşan kardiyovasküler depresyon en az halothan ve
isofluran ile görülür. Genelde ß-blokör uygulanması herhangi bir potent inhalasyon
ajanının depresif etkisini artırır. ß-adrenerjik blokör alan bir hastada anestezi
uygulaması akıllıca seçilen bir anestetik ve konsantrasyonun azaltılmasını
gerektirir. Geçmişteki ß-blokörün anestezi öncesi kesilmesi eğilimi bugün büyük
ölçüde değişmiştir. ilacın kesilmesi altta yatan hastalıkla ilişkili aşırı
komplikasyonların ortaya çıkmasına neden olur (örn.hipertansiyon, Anjina, aritmi)
- Obstrüktif koroner arter hastalığında inhalasyon anestetiklerinin seçimi :
Anestetik seçimi özellik gösterir. Örneğin, akımı-sınırlı bir alan nedeniyle
potansiyel miyokard iskemisi olan bir hastada teorik olarak miyokardın oksijen
tüketimini azaltan, ancak sistemik vasküler rezistansı azaltmayan bir ajan
faydalıdır. Halothan böyle bir ajandır ve miyokard iskemisinin EKG bulgularını ve
miyokarddaki infarktüs alanını küçültür. Ancak halothan yüksek konsantrasyonda
uygulandığında tıkalı olan koroner arterin distalinde miyokard fonksiyonunu da bozar
ve sistemik basıncı düşürür.
- Konjestif kalp yetmezliğine neden olan koroner arter hastalığında inhalasyon
anestetiklerinin seçimi : Böyle bir durumda sistemik vazodilatasyon ve afterload'un
azaltılması gerekir. Bu durumda seçilecek anestetik isoflurandır. İleri derecedeki
sistemik vazodilatasyonun miyokard iskemisine neden olabileceği unutulmamalıdır.
- Aritmisi olan hastalarda inhalasyon anestetiklerinin seçimi : En ideal anestetikler
eter yapısındaki ajanlardır (fluroksen, enfluran, isofluran, metoksifluran). Halojenli
ajanlar (halothan, kloroform, trikloretilen) veya siklik hidrokarbonlar (siklopropan)
kalbi aritmilere duyarlı kılarken eterlerin böyle bir etkisi yoktur. Genel olarak kalp
hastalarının sağlıklı hastalara göre rezervi ve anestetik ajanlara karşı
toleransı daha azdır. Bu hastalarda aşırı kardiyak depresyon önlenmeli
anestetiklerin yüksek dozlarından kaçınılmalıdır.
4- Cerrahi : Cerrahi volatil ajanların kardiyovasküler etkilerini azaltır,
değiştirir. Cerrahi insizyon bir strestir ve sempatik stimülasyona neden olur. Anestezi
bu cerrahi strese dozla bağlantılı olarak karşı koyar.
İNHALASYON AJANLARININ SOLUNUM SİSTEMİNE ETKİLERİ
BRONŞİAL ADALE FARMAKOLOJİSİ
Otonom sinir sistemi hem normal hava yolunda hem de bronkospastik hastalığı olan
hastalarda bronş çapının kontrolünde anahtar rolü oynar. Hava yolu düz adalesi
terminal bronşların distaline kadar uzanır ve hem sempatik hemde parasempatik
sinirlerle inerve edilir. Otonom sinir sisteminin etkisini bronş düz adale hücresi
içindeki siklik AMP ve siklik GMP depoları aracılığı ile gösterdiği
düşünülür. Asetilkolin veya vagusun stimülasyonu ile siklik GMP miktarında (siklik
AMP'ye göre) rölatif bir artma oluşur ve bu da düz adalenin kontraksiyonuna neden
olur. Hava yolunda histamin salınımı, mekanik veya kimyasal stimülasyon vagal
aktivitede bir artmayla birlikte refleks bronkokonstriksiyona neden olur. Bronkomotor
tonüsdeki bu artma atropinle önlenebilir. Bronş düz adalesindeki adrenerjik
reseptörler klasik olarak a ve ß reseptörler şeklinde sınıflandırılabilir.
Bronşial ağaçdaki a reseptörlerin aktivitesi düşük olup klinik olarak önemsizdir.
ß reseptörler; ß1 ve ß2 olmak üzere iki tiptir. Bronş düz adalesinde en önemli
rolü oynayan reseptör ß2 reseptörüdür. ß1 reseptörünün ise esas etkisi kalp
üzerindedir ve kardiyak inotropik ve kronotropik aktiviteyi değiştirir. Bronş düz
adalesindeki ß2 reseptörlerin stimülasyonu (sempatik sinirlerin stimülasyonu veya ß2
aktivitesi olan ajanların -adrenalin, isoproterenol vb.- kullanılması) bronş düz
adalesinin gevşemesine neden olur. Bu etki adale hücresi içindeki siklik AMP 'nin
(siklik GMP'ye göre) rölatif olarak artması aracılığı ile sağlanır. ß2 Reseptör
etkisi yüksek bir ilaç minimal kardiyak etki ve potent bir bronkodilatatör etki
gösterir (örn.terbutalin, salbutamol, metaproterenol).
İNHALASYON AJANLARININ BRONKOMOTOR TONÜS ÜZERİNE ETKİLERİ
Spesifik inhalasyon ajanları : Halothan pulmoner ß2-adrenerjik agonist etki gösterir
ve inhalasyon ajanları içinde en kuvvetli bronkodilatatör etkiye sahip olan ajandır.
Bu nedenle astma hikayesi olan hastalarda ve anestezi endüksiyonu veya uygulaması
sırasında oluşan bronkospazm durumunda seçilmesi gereken ajandır. PaCO2 'nın
düşüklüğü (hipokapne) bronkokonstriksiyona neden olurken yüksekliği (hiperkapne)
bronkodilatasyona neden olur. Halothan, enfluran, isofluran ve metoksifluran hipokapnenin
neden olduğu bronkokonstriksiyonu geri çevirir. İsofluran, enfluran ve halothanın
üçü de bronkodilatatör etkiye sahip olmakla birlikte bu özellik en fazla halothanla
görülür. Bronkodilatatör etkilerinden dolayı bu ajanlar (özellikle halothan) diğer
tedavi yöntemlerinin yetersiz kaldığı status astmatikus tedavisinde etkin olabilir. Bu
amaçla uzun süreli entübasyon altında uygulanan halothan tedavisinde (3 gün) olumlu
sonuçlar alınmıştır. En önemli sorun ventriküler aritmilerin oluşmasıdır.
Etki mekanizmaları : İnhalasyon ajanları bronş düz adalesi üzerindeki etkilerini
çeşitli yollarla gösterir. Direkt etkileri siklik AMP mekanizmalarını içerirken,
alternatif etki yolları prostoglandinler ve Ca++ aktivitesi üzerindendir. Ayrıca
halothanın spesifik ß-agonist etkisi kanıtlanmıştır.
Klinik uygulama : Bronkospazm astma dışındaki nedenlerle de oluşabilir. Normal
sağlıklı hastalarda da pulmoner arterin, parankimin veya trakeanın cerrahi
stimülasyonu bronkospazmı davet edebilir. Gerçekte yüzeyel bir anestezi altındaki
hastada cerrahi stimülasyonu takiben veya endotrakeal tüp tarafından trakeanın
irritasyonu ile klinik olarak belirgin bir bronkospazm gelişmesi beklenmez. Reaktif hava
yolu olan hastalarda seçilecek anestetik halothandır. Halothan anestetik ajanlar içinde
en fazla bronkodilatatör etkiye sahip olan ajandır. isofluran ve enfluran halothana
alternatif olarak seçilebilirler, her iki ajan da hava yolu rezistansını azaltmakta
etkindir.
PULMONER VASKÜLER REZİSTANS
Genelde, potent inhalasyon ajanları pulmoner vasküler rezistansı (PVR)
düşürürken sol atrium basıncında (santral venöz basınç -CVP-) bir artış
oluştururlar. Pulmoner arter basıncında çok az veya hiç değişiklik oluşturmazken
pulmoner kan akımında hafif bir azalma oluştururlar. N2O ve eter CO ve pulmoner kan
akımında en az etki oluşturan, pulmoner kan akımına etkisi olmayan ajanlardır.
HİPOKSİK PULMONER VAZOKONSTRİKTÖR CEVAP
Pulmoner vazokonstriksiyon alveol içindeki oksijen basıncının düşmesine karşı
bir cevap olarak oluşur. Hipoksik pulmoner vazokonstriktör cevap normal akciğerde PAO2
100 mmHg 'nın altına düştüğünde görülür. Asidoz da pulmoner vazokonstriksiyon
oluşturur. Bu vazokonstriksiyon arteriyel H+ iyonu konsantrasyonundaki ve PCO2 'daki
artma ile birlikte artar.
Pulmoner dolaşımın hipoksi ve asidoza karşı vazokonstriktör cevabı sistemik
dolaşımdan farklıdır. Akciğerin hipoksik bölgesinde oluşan lokal vazokonstriksiyon
bu bölgedeki kan akımının azalmasını ve kanın daha iyi ventile edilen (daha az
hipoksik ve asidotik) akciğer bölgesine gitmesini sağlar. Kanın kötü ventile edilen
alandan kaçarak bu şekilde yeniden selektif olarak dağılması alveolar-arteriyel
oksijen basıncı arasındaki farkı azaltır (PAO2-PaO2). Böylece iyi ventile olmayan
ancak iyi perfüze olan alandan gelen düşük oksijen basıncına sahip olan (hipoksik)
kanın arteriyel oksijen basıncını (PaO2) düşürmesi önlenmiş olur. Bu cevabın
nitroprusid (niprus, niprit) gibi bir pulmoner vazodilatatör tarafından bozulması
arteriyel oksijen basıncını düşürür ve pulmoner şantı artırır.
İnhalasyon ajanları ve hipoksik pulmoner vazokonstriksiyon : Siklopropan dışındaki
tüm inhalasyon ajanları hipoksiye karşı oluşan pulmoner vazokonstriksiyonu inhibe
eder.
İNHALASYON ANESTETİKLERİNİN SİLİYER FONKSİYON ÜZERİNE
ETKİLERİ
Normal mukosilier fonksiyon : Solunum yolundan mukusun temizlenmesi akciğerin önemli
bir korunma mekanizmasıdır. Yabancı partiküler maddeler ve pulmoner enfeksiyonun
döküntüleri mukus tarafından yukarıya taşınarak dışarı atılır. Silyer epitel
solunum yolunun her yerinde yer alır ve terminal bronşiollerin distaline kadar uzanır.
Anestetiklerin spesifik etkileri : Anestezi ve cerrahi uygulanan hastalarda sıklıkla
postoperatif hipoksi ve atelektazi oluşur. Anestezinin mukus retansiyonundaki rolü
dikkatle değerlendirilmelidir. Özellikle mekanik olarak ventile edilen hastalarda bir
çok faktör mukosiliyer fonksiyonu etkiler. Optimal mukosiliyer fonksiyonun sağlanması
için inspire edilen gazların yüksek oranda nemlendirilmesi gereklidir. İnspire edilen
gazların kuru olması hem siliyer hareketi azaltır hemde mukusun koyulaşmasına neden
olarak atılımını zorlaştırır. Mukus hareketinin normal haline döndürülmesi için
inspire edilen gazların 38C 'de % 100 rölatif nemliliği sağlanmalıdır.
Mukus hareketini azaltan faktörler :
- İnspire edilen gazların kuru olması
- İnspire edilen oksijen konsantrasyonunun yüksek olması (yüksek FIO2)
- Endotrakeal tüp kafının şişirilmesi
- Pozitif basınçlı ventilasyon
Uyanık hastalarda trakeadaki mukusun hızı 20 mm/dk dir. İnspire edilen gazların
nemlendirilmesine karşın normalden yüksek oranda oksijenin verildiği, kafın
şişirildiği ve pozitif basınçlı ventilasyonun uygulandığı hastalarda mukusun
hızı 7,7 mm/dk ya düşer. Eter dışındaki tüm inhalasyon ajanları ve narkotik
analjezikler doza bağlı olarak mukosiliyer fonksiyonu deprese ederler. Siliyer
aktiviteyi azaltır, mukus yapımı ve akım hızını azaltırlar. Adrenerjik
(sempatomimetik) ajanlar mukosiliyer aktiviteyi artırırken kolinerjik ajanlar hem
siliyer hızı hem de mukus yapımını artırır.
Klinik önemi : Postoperatif pulmoner komplikasyonların oluşumunda mukosiliyer
fonksiyonun depresyonunun rolü kesin olarak bilinmemektedir. Ancak uzun süren anestezi
mukusun birikimine yol açarak atelektazi veya respiratuar enfeksiyonlara neden olabilir.
Kronik bronşit, astma, solunum yolu enfeksiyonu gibi anormal veya aşırı mukus yapımı
olan hastalar daha büyük risk taşırlar. Erken postoperatif devrede hava yolundaki
sekresyonların temizlenmesi için uygun tedavi (ağrı tedavisi ve aspirasyon) son derece
önemlidir.
VENTİLASYONUN KONTROLÜNDE İNHALASYON AJANLARININ ETKİSİ
SOLUNUMUN KONTROLÜ
Ventilasyonu düzenleyen bir kontrol sistemi vardır, böylece kan-gaz basınçları ve
asidite de stabilizasyon sağlanır. Kontrol sistemi bir çok uyarıcı sinyale anında
cevap vererek havanın akciğerlere giriş ve çıkış hareketini düzenler. Bu sistem
aşağıdaki faktörleri içerir :
1- Duyusal uyarılar : Kimyasal (periferik ve santral kemoreseptörler) veya mekanik
(hava yolundaki, alveollerdeki ve solunum kaslarındaki reseptörlerin tahrişi) olabilir.
2- Reseptör alanlarından, bilinç merkezlerinden ve diğer etkilerden (ağrı) gelen
uyarıcı sinyalleri solunum kontrol merkezi tamamlar ve solunum kaslarına sinirsel
trafiği düzenler.
3- Motor sistem : Kontrol merkezinden gelen uyarılara cevap veren karın kasları,
diafragma, interkostal kaslar ve göğüs duvarından oluşur.
Solunum kontrol merkezi bulbus ve ponsta lokalizedir ve iki grup hücre içerir :
Dorsal hücre grubu : Enspirasyonda aktif olan hücreleri içerir. Ritmik solunumu
ayarlar. Ventral hücre grubu ise hem enspiratuar hem de ekspiratuar nöronları içerir
ve apnöstik merkez olarak adlandırılır. Enspirasyonun durdurulması, solunum frekansı
ve derinliğini ayarlar. Pulmoner reseptörlerden gelen afferent stimülusların etki yeri
tam açık değildir. Burada pnömotaksik merkez sorumlu tutulur.
Solunum merkezi fonksiyonu frenik sinir deşarjının veya ventilasyon parametrelerinin
ölçülmesi (dakika ventilasyonu -VE-) ile değerlendirilebilir. Dakika ventilasyonu
klinik olarak en sık kullanılan parametredir. VE - Dakika ventilasyonu normal hastalarda
yararlı bir ölçümdür, ancak mekanik veya nöromusküler solunum yetmezliği olan
hastalarda solunumun yönetiminde şüpheli bir indikatör olur.
MEKANORESEPTÖRLER VE SOLUNUM
I - Akciğer ve hava yolu reseptörleri Anestetiklerin etkileri ile ilgili pulmoner
reseptörler :
1) İrritan reseptörler
2) Gerilim reseptörleri olarak iki tiptir.
1) İrritan reseptörler : Hava yolu epitel hücrelerinin arasında bulunurlar. Bu
lokalizasyonlarına bağlı olarak hava yollarının çeşitli tipteki stimüluslara maruz
kalması durumunda (kimyasal irritanlar, sigara, toz ve bronş ağacının ani
deformasyonu gibi) hızlı bir cevap oluştururlar. Bu reseptörler bir çok stimülusa
karşı refleks takipne ve öksürük oluşturur, ayrıca karbon dioksit inhalasyonuna
karşı solunum cevabını da artırırlar.
2) Pulmoner gerilim reseptörleri : Küçük hava yollarının düz adalesi içinde
lokalizedirler. Akciğer volümündeki değişiklikler veya gerilmeye cevap verirler.
Akciğer volümündeki artma vagus yolu ile solunum kontrol merkezine iletilir ve
enspirasyon inhibe edilir. Bu fenomen Hering-Breuer refleksi olarak bilinir. Bu refleks
hayvanlarda normal tidal volümde gözlenmesine karşın insanda etkisini göstermesi
için tidal volümün 1 lt 'nin üzerinde olması gereklidir. Pulmoner gerilim
reseptörleri alveolar ventilasyonun tek belirleyicisi değildir. İnhalasyon
anestetikleri anestezi derinliğindeki artmayla birlikte alveolar ventilasyonu progressif
olarak azaltırlar. Dozla ilişkili olarak tidal volümde azalma ve solunum hızında
artmaya neden olurlar. Yüksek MAC da uygulanan anestetiklerle tidal volümde en fazla
azalma ve solunum hızında en fazla artış halothanla ortaya çıkar.
II - Göğüs duvarındaki mekanoreseptörler
Göğüs duvarının pozisyonundaki değişiklikler, tendonlar ve interkostal adale
iğciklerindeki gerilim reseptörlerinden gelen afferent impulslarda bir değişiklik
oluşturur. Böylece enspiratuar rezistansdaki değişiklikler karşısında tidal volüm
idame ettirilir. Bu refleks enspiratuar eforu artırır, böylece tidal volüm ve dakika
ventilasyonunun düşmesi önlenir. Bu refleksler farklı vücut pozisyonlarında
enspiratuar rezistans ve komplianstaki değişikliklerde normal ventilasyonun nasıl idame
ettirilebildiğini açıklar. Anestetikler enspiratuar rezistansa karşı ventilatuar
cevabı azaltır ancak ortadan kaldırmaz. Halothan anestezisi sırasında enspiratuar
rezistans artar, dakika ventilasyonu azalır. Uzun süren rezistans karbon dioksit
retansiyonuna neden olabilir. Bu durum anestezi altındaki parsiyel üst solunum yolu
obstrüksiyonu olan veya küçük çaplı bir endotrakeal tüpten spontan solunum yapan
hastalarda görülür. Normal solunum sırasında ekspirasyon, akciğerin geri çekilme
özelliği nedeniyle pasif olarak sağlanır. Anestezi altındaki hastalarda ekspiratuar
rezistansa karşı solunum cevabı enspiratuar rezistansa karşı cevaba göre daha fazla
azalır.
KİMYASAL STİMÜLUSLARA KARŞI VENTİLATUAR CEVAPTA ANESTETİKLERİN ETKİLERİ
Anestetik ajanlar ve sedatifler bir çok organda gösterdikleri potent depresan
etkilerini ventilasyonun kontrolü üzerinde de gösterirler. Ventilasyonun depresyonu
kemoreseptör fonksiyonunun fizyolojik prensiplerinden yararlanılarak ölçülebilir. Bu
testler genellikle arteriyel oksijen veya karbon dioksit basınçları ile buna karşı
oluşan solunumsal cevabı ve bir anestetik uygulamasından sonra testin tekrarlanması
ile elde edilen sonuçların karşılaştırılmasını içerir. İlacın uygulanmasından
önceki ve sonraki cevaplar arasındaki fark ajanın depresan etkisinin bir ölçüsünü
verir. Solunumun gidişi, PaCO2'e karşı (istirahat PaCO2'ı, apneik threshold -eşik-,
PaCO2'daki bir artmaya) veya PaO2'daki bir düşmeye karşı oluşan solunumsal cevap
tarafından belirlenir.
KARBONDİOKSİTE CEVAP
PaCO2'daki değişikliklere bağlı olarak ventilasyonda ortaya çıkan değişmeler
bulbusta lokalize olan kemoreseptörler yolu ile oluşur. İstirahat PaCO2 değeri :
Ventilasyonun sürdürülmesinde klinikte en sık kullanılan indeksdir. Ventilasyon,
PaCO2 40 mmHg 'ya çok yakın bir değerde tutulmak suretiyle regüle edilmelidir.
Değişik anestetikler istirahat halinde ventilasyonu değişik derecelerde deprese
ederler. En az depresyon dietileterle en fazla depresyon ise halothan ile oluşur.
Cerrahi ensizyonunun oluşturduğu stimülus istirahat PaCO2'ında 10 mmHg kadar bir
düşmeye neden olur (solunumdaki artma sonucu). Anestezinin süresi de ventilasyon
düzeyinde rol oynar. Hem halothan hem de enfluranla istirahat PaCO2 anesteziden 6 saat
sonra endüksiyondaki ve anesteziden 3 saat sonraki değere göre daha düşüktür.
Apneik eşik (threshold) : Apneik eşik, apne oluşmadan solunumun
sürdürülebileceği en yüksek arteriyel (veya alveolar) PCO2 olarak tanımlanır.
Uyanık hastalarda apneik eşiğin istirahat PaCO2 'ının yaklaşık 5 mmHg altında
olduğu gösterilmiştir. Eter, halothan ve isofluran ile yapılan bir çalışmada,
istirahat PaCO2 ile apneik eşik arasındaki farkın, karbondioksit cevap eğrisi veya
istirahat PaCO2 'nın gerçek seviyesi ile ilişkili olmadığı görülmüştür. Bu
durum, düşük PaCO2'ında, anestetiklerin etkisi altında asiste solunumun çok az
uygulanabileceğini telkin etmektedir. Etkisi ortalama 5 mmHg'lık bir değişiklikle
sınırlandırılacaktır.
Apneik eşiğin altındaki PaCO2'ında solunum « kontrollü » olmalıdır. Spontan
solunum apneik eşik veya normal PaCO2'ında sürdürülür. Daha düşük değerlerde
apne ve solunum depresyonu oluşur. Bu durumun klinik önemi mekanik olarak hiperventile
edilen hastada spontan solunumun yeniden sağlanmasındadır. Mekanik ventilasyon
kesildiğinde vücutta karbon dioksit biriktirilerek PaCO2 seviyesi apneik eşiğe kadar
yükseltilmelidir. Bunun için de hasta spontan solunuma başlamadan önce anestezi
seviyesinin daha derinleştirilmesi ve apne süresinin daha da uzatılması gereklidir.
Alternatif bir yöntem ise gazların kapatılmasıyla anestetik konsantrasyonun
düşürülmesi ve mekanik ventilasyona devam edilmesidir.
Karbondioksit cevap eğrisi : PaCO2 'nın değişik seviyelerine karşı dakika
volümündeki (veya alveolar ventilasyondaki) cevabın ölçülmesi ile elde edilir ve
ilaçların solunum üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesini sağlayan en önemli
yöntemdir. Ventilasyonun volümü hem PaO2 hem de PaCO2 basınçlarının etkisi
altındadır ve özellikle karbon dioksit değişikliklerine cevap verir. Karbon dioksit
inhale eden bir kimsede PaCO2 yükselir ve kısa bir süre sonra artık değişmez bir
değere varır. Bunun nedeni vücudun büyük miktarda CO2 absorbe etme yeteneğinde
olması ve dengenin kısa bir sürede kurulmasıdır. Karbon dioksit basıncındaki bu
artmaya paralel olarak solunumun hem hız hem de derinliği gittikçe artar ve 10-20
dakika sonra değişmez bir değere varır. Test ya hastaya inhale ettirilen gaz
karışımındaki CO2'in kademe kademe artırılması ya da sabit geri soluma
(rebreathing) ile karbon dioksit birikiminin sağlanması ile yapılır. Test
tamamlandığında arteriyel ve alveolar (end-tidal) CO2 basıncına denk gelen dakika
volümü (veya alveolar ventilasyon) işaretlenerek karbon dioksit cevap eğrisi elde
edilir. En güvenilir işaret PaCO2 'na tekabül eden alveolar ventilasyon değeridir. Bu
test PaCO2 'ındaki değişikliklere karşı ventilasyondaki duyarlılığı gösterir.
Karbon dioksit basıncının artması ile ventilasyonun artması gereklidir. Çok yüksek
PaCO2 değerlerinde basınç artmaya devam ederken ventilasyon azami bir değerde kalır.
Normalde karbon dioksit inspirasyonunda PaCO2 'ında her 1 mmHg artma dakika
volümünü 3 lt/dk artırır. Karbon dioksit cevap eğrisi solunum depresyonunun duyarlı
bir göstergesidir ve tek tek yapılan PaCO2 ölçümlerinden çok daha değerlidir. PaCO2
artmasına karşın solunum dakika volümü artmıyorsa solunum depresyonu var demektir.
Narkotikler : Karbon dioksite karşı solunumsal cevabı azaltır (CO2'e cevap
yeteneğini azaltır) ve dakika volümünü azaltır. Tüm inhalasyon ajanları :
Anestetik seviyelerde genellikle karbon dioksite cevap eğrisini deprese ederler. Karbon
dioksit cevap eğrisine en az etkili olan ajan eterdir. Halothan, enfluran ve isofluran
anestetik konsantrasyonlarda (1 MAC) derin bir depresyon oluştururlar. N2O % 50
konsantrasyonda karbon dioksite cevabı deprese etmez. Kronik obstrüktif akciğer
hastalarında artan PaCO2'a karşı solunumsal cevap azalır. Bu nedenle bu hastaların
arteriyel kan gazlarının monitörizasyonu şarttır.
HİPOKSEMİYE SOLUNUMSAL CEVAP
Normalde hipoksi periferik kemoreseptörler yolu ile solunumun hız ve derinliğinde
bir artmaya neden olur. Anestetik ajanlar periferik kemoreseptörlerin hipoksiye karşı
cevabını önemli derecede deprese ederler. Bu depresyon klinik olarak çok önemlidir
bazen anestezinin kesilmesinden sonra da halothanın kan konsantrasyonuna bağlı olarak
uyanma odasında beklenmelidir. Yüksek konsantrasyonlarda beyin fonksiyonlarını deprese
eden anestetikler, hipoksiye karşı solunumsal cevabı yüzeyel anestezi altında bile
ciddi bir şekilde azaltır veya ortadan kaldırır. Bu durumun önlenmesi için
özellikle kronik obstrüktif akciğer hastalarında PaO2 'nın sık değerlendirilmesi
şarttır.
İNHALASYON ANESTETİKLERİNİN METABOLİZMASI
HALOJENSİZ İNHALASYON ANESTETİKLERİ
Dietil eter : Hepatik sitokrom P-450 enzimleri tarafından etanol, asitaldehit
ve asetik asit gibi iki karbonlu metabolitlere dönüştürülür, bunlarda genel
metabolik yollarla CO2'e okside edilir. Böylece eter CO2 ve idrar yolu ile atılan
nonvolatil metabolitlere metabolize edilir. Fenobarbital tedavisi metabolizmasını
artırır.
Etilen : CO2 ve tanımlanamayan, idrarla atılan nonvolatil metabolitlere
metabolize edilir.
Siklopropan : Siklopropan (C3H6) anestezi oluşturan en basit siklik
bileşiktir. Metabolize edilmez değişmeden akciğerlerden atılır. Azot protoksit :
Metabolize edilmez değişmeden akciğerlerden atılır.
HALOJENLİ İNHALASYON AJANLARI
Kloroform : Sitokrom P-450 tarafından oksidasyonu sonucu triklormetanol ve
fosgen oluşur.
Triklor etilen : Sitokrom P-450 tarafından metabolize edilir. Majör
metabolitleri triklorasetik asit; değişmeden idrarla atılır, triklor etanol; idrarla
bir kısmı değişmeden bir kısmı glukronik asitle konjüge edilerek atılır,
üçüncü metabolit ise kloral hidrattır.
Fluroksen : Fluroksen, primer olarak karaciğerde triflorasetik asite metabolize
olur Çok az miktarda trifloretanol ve CO2'e metabolize olur.
Halothan : Halothan önemli oranda (% 12) metabolize edilir. Majör metaboliti
triflorasetik asittir, idrarda sodyum tuzu olarak atılır. İdrarla atılan diğer
metabolitleri küçük miktarlarda oluşan Cl-, Br- ve F- dur. Volatil metabolitleri,
oksijen yokluğunda sitokrom P-450'ye gereksinim gösteren redüktif metabolizmanın bir
sonucudur. İki redüktif metaboliti vardır : diflorokloroetilen ve triflorokloroetan.
Metoksifluran : Majör metaboliti F-, dikloroasetik asittir.
Enfluran : Enfluran sitokrom enzim sistemi tarafından yavaş metabolize edilir.
Dehalojenasyon sonucu F- ve diflormetil karbon oluşur. İsoniazid tedavisi enfluranın
metabolizmasını ve serum F- seviyesini önemli derecede artırır.
İsoluran : İsofluran en yavaş metabolize olan florlu inhalasyon ajanıdır.
Metabolizması alfa karbonunun oksidasyonu sonucu kısıtlanmıştır.
Sevofluran : Sevofluran da metoksiflurana benzer bir dehalojenasyona uğrar.
Metabolizasyonu sonucu F- oluşur. Ancak serum F- seviyesi metoksiflurana göre daha
düşük bulunur.
TOKSİSİTE
TOKSİSİTE MEKANİZMASI
İnhalasyon anestetikleri ile beraber doku hasarına neden olan 4 genel toksisite
mekanizması vardır. Bunlar :
1- Metabolitlerin hücre içinde toksik miktarlarda birikmesi
2- Hipersensivite veya immün reaksiyonlar
3- Aktif ara ürünlerin oluşumu ve doku hasarına neden olması
4- N2O ile vitamin B12'nin fizikokimyasal reaksiyonu. Vitamin B12 reaksiyonu
dışındaki tüm reaksiyonlar esas anestetik bileşimin metabolizmasına bağlıdır.
AKUT TOKSİSİTE
1- KARACİĞER ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
Direkt hepatoselüler hasar : a) Hepatotoksik etkili inhalasyon anestetikleri ile
(örneğin; Karbon tetraklorür -kloroform-) b) Hipersensitivite ve immün reaksiyonlar
yolu ile oluşur. İnhalasyon ajanlarının uygulanması sonucu gelişen direkt
hepatotoksisitenin tanınması zordur.
Bir çok faktör postoperatif karaciğer fonksiyon bozukluğu ve karaciğer nekrozu
oluşumunda rol oynar. Bu predispozan faktörler : Kronik karaciğer hastalığı, Viral
enfeksiyon (viral hepatit, sitomegalovirus), Septisemi, Ciddi yanıklar, Gebelik, Beslenme
bozukluğu, Önceden veya birlikte ilaç kullanımıdır.
Bunlara başka bir çok faktör de eklenebilir : Hipoksi, Hiperkarbi ve Hipotansiyon
tek başına karaciğer hasarına neden olabilir. Hipoksi ve hiperkarbi karaciğer kan
akımını anestetiklerin direkt etkilerinden çok daha fazla düşürür. Ayrıca cerrahi
girişimlerin çoğu da karaciğer fonksiyonunda değişikliklere neden olabilir, bunlar
genellikle minör değişikliklerdir ve direkt olarak cerrahi girişimle ilgilidir. Tüm
anestetik teknikler karaciğer kan akımını azaltır.
Genelde cerrahi maniplasyonlar, karaciğer kan akımını anestetik ajanların
etkilerinden daha fazla azaltır. Karaciğer fonksiyonunun alışılmış
değerlendirilmesi serum proteinleri, enzimler ve bilirubin ölçümü ile yapılır.
Serum enzimlerindeki değişiklik hasarlı hücrelerden sızıntıyı, bilyer sekresyonun
zayıfladığını veya yapımlarının zayıfladığını gösterir. Rutin olarak
ölçülen enzimlerin hiçbiri tamamen karaciğere spesifik değildir. Rutin olarak
ölçülen iki transaminaz SGOT (serum glutamat-okzaloasetat transaminaz) ve SGPT (serum
glutamat-prüvat transaminaz) dır.
SGOT : Kalpte, karaciğerde, böbreklerde ve iskelet kaslarında büyük miktarlarda
bulunur. Esas olarak sitoplazmik bir enzimdir ve sıklıkla cerrahiyi takiben, karaciğer
hasarı sırasında ve miyokard infarktüsünde yükselir.
SGPT : Karaciğerde SGOT'den çok daha az miktarda bulunmasına karşın bu enzimin
serum seviyesinin artması karaciğer için çok daha fazla spesifiktir ve SGPT'de önemli
derecedeki yükselme hepatoselüler hasar için karakteristiktir.
Kloroform : ABD'de 1912'de anestezi komitesi tarafından neden olduğu hepatik
ve kardiyovasküler kollaps nedeniyle anestezi uygulamasından kaldırılmıştır. Ancak
yine de 1957 'ye kadar kullanılmaya devam edilmiştir. Kloroform ve metabolitleri
karaciğer dokusuna kovalent bağlarla bağlanırlar. Kloroform hepatik mikrozomal
sitokrom P-450 tarafından fosgene metabolize edilir. Fosgen bilinmeyen bir mekanizma ile
hepatoselüler hasar oluşturur.
N2O : Bu güne kadar N2O uygulamasından sonra hepatik nekroz oluştuğunu
bildiren bir vaka raporu yoktur. Ancak N2O + iv barbitürat uygulamasını takiben oluşan
bir çok hepatik nekroz vakası bildirilmiştir.
Eter : Karaciğerde yağlı dejenerasyona neden olabilir ancak kloroformda
olduğu gibi klasik bir hepatotoksisite oluşturmaz.
Siklopropan : Özellikle şoktaki hastalara uygulandığında splanknik
vazokonstrüksiyon oluşturması sonucu karaciğer hasarına neden olur. Bu hastalar
dışında direkt bir hepatotoksik etkisi yoktur.
Fluroksen : Enzim indüksiyonuna neden olarak ciddi karaciğer hasarı
oluşturur, bu nedenle klinik kullanımdan kaldırılmıştır.
Halothan : 1952'de bulunmuş, klinik uygulamaya 1956'da girmiştir. 1963'de bir
çok nekroz ve sarılık vakası bildirilmiştir. Halothanın indüklediği
hepatotoksisite bu gün tam olarak açıklanamamıştır. Yapılan çalışmalarda
halothanın normal hastalarda karaciğerde toksik bir etki oluşturmadığı ancak
predispozan faktörlerin varlığı halinde hasara neden olabileceği bildirilmiştir.
Halothan nedeniyle oluşan hepatitin muhtemel nedenleri :
1- Karaciğer kan akımının azalması (karaciğer hipoksisine neden olması,
predispozan faktörlerin varlığı)
2- Redüksiyonu sonucu açığa çıkan metaboliti Br 'un direkt toksik etkisi.
3- Sık aralıklarla tekrarlanan halothan anestezisinde metabolitlerin karaciğerde
birikerek antikor oluşmasına neden olması ve bunun sonucunda bir immün reaksiyon
oluşturmasıdır.
Son yayınlar hipoksinin karaciğer nekrozu oluşumunda en önemli etken olduğunu
göstermektedir. Halothanın karaciğer kan akımında azalmaya neden olması (hipoksi
nedeniyle) hepatik nekroz oluşumunu hızlandırır. ABD'de milli anestezi komitesi
açıklanamayan ateş ve sarılığı olan bir hastada postoperatif hepatik hasar
olasılığını düşünerek halothan kullanımının kontraendike olduğunu
bildirmiştir.
Halothan uygulaması ile birlikte olan masif karaciğer nekrozu insidansı 1 / 35.000
dir. Halothan uygulamasını takiben oluşan sarılık (hepatit) anesteziyi takiben 1-16
gün sonra ortaya çıkar, ameliyatın akabinde görülmez. Tekrarlanan halothan
uygulamaları daha sıklıkla orta ve ciddi karaciğer hasarına neden olur. Özellikle
kısa aralıklarla tekrarlanan uygulamalar riski artırır. Bu durumun bir immün cevapla
ilgili olduğu sanılmaktadır. Hastada oluşan bir antikor bu hasardan sorumlu tutulur.
Burada açıklanamayan nokta bu antikorun hepatoselüler hasarın nedeni mi olduğu, yoksa
hasar sonucunda mı oluştuğudur. Halothan uygulamasını takiben oluşan karaciğer
hasarı : yağlı infiltrasyon, sentrilobüler nekroz ve transaminazlarda yükselme ile
birliktedir.
Metoksifluran : 1958'de bulunmuş, klinik uygulamaya 1960'da girmiştir. Hiçbir
metaboliti hepatotoksik değildir. Enfluran : İlk olarak 1966'da klinikte
kullanılmıştır. Kullanımı ile birlikte bir kaç karaciğer hasarı raporu
bildirilmiştir, bunların da çoğu hipotansif ve şoktaki hastalardır.
Enfluran ve İsofluran : Ancak ciddi hipoksi altındaki hastalarda karaciğer
hasarına neden olabilir.
Sevofluran : Deney aşamasındaki bir ajandır, klinik deneyleri 1980'de
uygulanmaya başlanmıştır. Renal toksisitesi ile ilgili bir çok yayın olmasına
karşın hepatik disfonksiyon bildiren bir yayın yoktur.
2- BÖBREK ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
İnhalasyon anestetikleri uygulamaları sırasında renal fonksiyonu deprese ederler.
Bunlar; idrar akımını, glomerüler filtrasyon hızını, renal kan akımını ve
elektrolit atılımını azaltırlar. Bu değişiklikler genellikle kardiyovasküler,
sempatik, endokrin sistemler üzerindeki etkilerine sekonder olarak ortaya çıkar,
anestezi ve cerrahinin sonlanması ile hızla normale geri döner. Eğer postoperatif
devrede de devam ederse ; önceden var olan bir renal veya kardiyovasküler hastalık,
ciddi sıvı ve elektrolit imbalansı, yetersiz kan transfüzyonu en önemli etkenlerdir.
Bu durumda anestetiğin seçimi genellikle önemsiz bir etkendir.
Florlu anestetikler içinde metoksifluran büyük miktarda inorganik florid (F-) ve
başka muhtemel nefrotoksik metabolitlerin salınımına neden olarak direkt renal hasar
oluşturur.
Metoksifluran : Uygulamasını takiben ilk olarak 1966 'da vazopressine rezistan
poliürik böbrek yetmezliği bildirilmiş ve nedenin metoksifluranın
biyotransformasyonunun son ürünü olan F- olduğu gösterilmiştir. Nefrotoksisite
metoksifluranın dozu ve serum F- seviyesi peaki ile ilişkilidir. Renal disfonksiyon 2,5
- 3,0 MAC'da ve 50-80 M F- seviyelerinde oluşur. Bu hastalar gecikmiş geri dönüş
gösteren subklinik bir tablo ile karakterizedirler.
Klinik : Poliüri, hipernatremi, serum osmolalitesinde artma, BUN'de ve kreatininde
artma ve BUN ve kreatinin klerensinde azalma ile karakterizedir. Bu durum, potent bir
anestetik ve çok iyi bir analjezik olmasına karşın kullanımını kısıtlamıştır.
Metoksifluranın nefrotoksik etkisi, bir aminoglikozid antibiyotik (gentamisin) ile
birlikte kullanıldığında çok daha büyük ölçüde oluşur. Metoksifluranın
klinikte kullanımı çok nadirdir. Diğer florlu anestetikler Teorik olarak bütün
inhalasyon ajanları nefrotoksik potansiyele sahiptirler.
Halothan : Normal şartlar altında önemli derecede deflorine olmaz bu nedenle
nefrotoksik değildir.
Enfluran : Daha fazla oranda F- açığa çıkarmasına karşın uygulanmasını
takiben hiç renal disfonksiyon gösterilmemiştir. Serum F- seviyesi önemli derecede
yükselmesine karşın nadiren nefrotoksik seviyeye ulaşır. Bu nedenle klinik uygulamada
emin bir ajan olarak görünmekle birlikte ciddi renal hastalığı olan hastalarda renal
disfonksiyona neden olabileceği düşünülebilir.
İsofluran : Enfluranın bir izomeridir ve enflurandan çok daha az deflorine
olur. Bu nedenle nefrotoksik etkisi yoktur.
Sevofluran : Yeni bir florlu eter anestetiktir. Kan-gaz eriyebilirlik
katsayısı 0,6 dır. Deflorinasyonu enflurandan fazla metoksiflurandan azdır. Klinik
emniyeti henüz çok açık belirlenmemiştir.
Anestetik nefrotoksisitesinde enzim indüksiyonunun rolü : Volatil anestetik ajanlar
miks fonksiyonlu oksidaz sistemi (sitokrom P-450) tarafından deflorine edildiği için bu
sistem enzimlerini indükleyen ilaçlar F- oluşumunu ve nefrotoksisiteyi artırırlar. Bu
etki metoksifluranla açık olarak gösterilmiştir. Klasik enzim indükleyici ilaçlar,
fenobarbital ve pentobarbital deflorinasyonu ve nefrotoksisiteyi artırır.
3- GONADLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
İnhalasyon anestetikleri ve onların metabolitlerinin hayvan çalışmalarında germ
hücrelerinde hasara neden olabildiği bildirilmiştir. Ancak insanlarda inhalasyon
anestetiklerinin germ hücrelerinde önemli bir etki oluşturmadığı gösterilmiştir.
4- HEMATOPOETİK SİSTEM ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
N2O, vitamin B12'yi irreversibil olarak okside eder, insanda megaloblastik anemiye
neden olur. Uzun süreli (7-10 gün) sedasyon amacıyla N2O kullanılması kemik iliğini
deprese eder ve kemik iliği megaloblastik, hipoplastik bir görünüm alır. Bir çok
hastada anestezi ve N2O ile postoperatif sedasyonu takiben megaloblastik hemopoesis
gösterilmiştir. Neden, vitamin B12'nin N2O tarafından inaktive edilmesidir. N2O,
vitamin B12'nin ko-enzimi olan metiyonin sentetaz enzimi seviyesini düşürür, enzim
seviyesi 6 saat sonra 0 düzeyine kadar iner. Azot protoksitin atılımından sonra,
Metiyonin sentetaz enzim aktivitesinin geri dönüşü, yavaş olur ve sıklıkla 4 veya
daha fazla gün sürer. Uzun süreli N2O uygulamasının klinik görünümü pernisyöz
anemidekine benzer bir nöropatidir ve bu kronik metiyonin eksikliğine bağlıdır.
KRONİK TOKSİSİTE
İnhalasyon anestetiklerinin neden olduğu kronik toksisite bu ajanlara uzun süre
maruz kalan anestetistler, cerrahlar, hemşireler, ameliyathane personeli ve teknisyenler
için son derece önemlidir. Çünkü, bu ajanların mutajenik, karsinojenik ve
teratojenik potansiyellerinin olduğu gösterilmiştir.
Mutajenik etki : Bu güne kadar, İnsanda inhalasyon anestetiklerinin kısa ve
uzun süreli uygulamalarına karşı mutajenik etki gösterilmemiştir.
Karsinojenik etki : İnsanda ameliyat odasında veya diş odasında bulunan
personelin karsinojenik bir risk altında olmadığı gösterilmiştir.
Teratojenik etki : Ameliyathanede bulunanlar üzerinde yapılan bir çok
araştırmada kadınlarda spontan abortus insidansının oldukça yüksek olduğu
gösterilmiştir. Konjenital anomali oranı ise bu ajanlar maruz kalmakla
etkilenmemiştir. Hayvan deneylerinde direkt teratojenik etkisi olduğu kanıtlanan tek
inhalasyon ajanı N2O dir. Sıçanların doğumunda yüksek konsantrasyonlarda (% 50- 75)
24 saat süreyle uygulanması halinde ve düşük konsantrasyonlarda (% 1) gebe
sıçanlarda uygulanması halinde fötal emilimin, visseral ve iskelet anomalilerinin
arttığı gösterilmiştir. Diğer inhalasyon ajanları ; halothan, enfluran ve
isofluranın da kemirgenler üzerinde teratojen etkileri vardır. Ancak bu etki gebelik
sırasında bir çok günde saatler boyunca uygulanan anestetik konsantrasyonlarda ortaya
çıkar.
|