Doç.Dr.Tayfun Güler
KARDİYAK OLGULARIN NONKARDİYAK CERRAHİSİNDE ANESTEZİ
KARDİYOVASKÜLER FİZYOLOJİ
Anestezistlerin kardiyovasküler anesteziyi anlamaları hem anestezideki bilimsel
önemi açısından hem de anestezi pratiğinin modernize olması açısından önemlidir.
Dolaşım Sistemi: Kalp, damarlar ve kan'dan oluşur. Fonksiyonu dokulara oksijen ve
besinleri taşımak, metabolizma artıklarını da uzaklaştırmaktır. Kalp; kanı,
birbirine seri bağlı iki damar sistemi içine ittirir. Pulmoner sirkülasyonda kan
alveoler kapiller membran aracılığıyla O2 alır CO2'i bırakır. Sistemik
sirkülasyonda oksijenize kan metabolizmanın oluştuğu dokulara pompalanır, metabolizma
ürünleri de dokulardan alınarak akciğerler, böbrekler ve karaciğere götürülür.
KALP
Anatomik olarak bir organ olmasına karşın kalp; her biri bir atrium ve ventrikül
içeren sağ ve sol kalp olmak üzere ikiye ayrılabilir. Atriumlar hem conduit hem de
priming pompalar olarak görev yaparken ventriküller de asıl pompa rolünü oynarlar.
Sağ ventrikül (RV), sistemik venöz (deoksijenize) kanı alıp pulmoner sirkülasyona
pompalarken, sol ventrikül (LV) pulmoner venöz (oksijenize) kanı alır ve sistemik
sirkülasyona pompalar. Dört valv normalde kanın çemberler içinde tek yönde akmasına
izin verir. Kalbin pompa işlevi, bir seri kompleks elektriksel ve mekanik olaylar
zinciridir.
Kalp, bir konnektif doku içerisinde özel çizgili kaslardan oluşur. Kalp kası;
atriyal, ventriküler kaslar ve özel pacemaker ve ileti hücrelerinden ibarettir. Kalp
kası hücrelerinin kendini uyarabilir yapıları ve eşsiz organizasyonları nedeniyle
kalp oldukça etkin bir pompadır. Myokard hücreleri arasındaki seri, düşük
rezistanslı bağlantılar, elektriksel aktivitenin her bir kalp odacığı arasında
hızla ve düzenli bir biçimde yayılmasını sağlar. Elektriksel aktivite, bir
atriumdan diğerine ve bir ventrikülden diğerine, özel ileti yolları aracılığıyla
hızla yayılır. AV nod dışında atriumlar ve ventriküller arasında doğrudan bir
bağlantı olmaması, iletiyi geciktirir ve atrial kontraksiyonun ventriküler doluşa
katkıda bulunmasını sağlar.
KARDİYAK AKSİYON POTANSİYELİ
Miyokard hücresi membranı normalde K+'a geçirgen iken Na+'a kısmen impermeabl'dir.
Membrana bağlı bir Na+-K+ ATPaz, Na'u hücre dışına atarken intrasellüler K+
miktarını da arttırır. İntrasellüler sodyum konsantrasyonu düşük tutulurken,
intrasellüler potasyum konsantrasyonu ise ekstrasellüler mesafeye kıyasla oldukça
yüksek tutulur. Membranın Ca++'a da nispeten impermeabl olması dolayısıyla yüksek
bir ekstrasellüler-sitoplazmik Ca++ gradiyenti yaratılır. K+'un hücre dışına
çıkışı ise konsantrasyon gradyentinin düşmesi, hücre içindeki pozitif yükün de
azalmasına neden olur. K+'a anyonlar eşlik etmediğinden hücre içi, hücre
dışındaki ortama göre daha negatif olur ve hücre membranı boyunca bir elektriksel
potansiyel oluşur. Böylece istirahat membran potansiyeli iki zıt kuvvetin arasındaki
bir dengeyi ifade eder; K+'un hareketi ile konsantrasyon gradyentini düşürmesi ve
negatif yüklenen intrasellüler ortamın pozitif yüklü potasyum iyonlarını çekmeye
çalışması. Normal ventrikül hücresi istirahat membran potansiyeli (-80)-(-90)
mV'tur. Diğer uyarılabilir dokularda (sinir ve iskelet kası) olduğu gibi membran
potansiyeli daha az negatif hale geldiğinde ve bir eşik değere ulaştığında, bir
karakteristik aksiyon potansiyeli (depolarizasyon) oluşur (Tablo-1). Aksiyon potansiyeli,
hücre içi potansiyeli +20mV'a geçici olarak yükseltir. Nöronlardaki aksiyon
potansiyellerinin aksine kardiyak aksiyon potansiyelindeki spike'ı bir 0,2-0,3sn süren
plato fazı izler. İskelet kası ve sinirlerdeki aksiyon potansiyeli, hücre
membranındaki hızlı sodyum kanallarının hızlı ve kısa süreli açılmasına
bağlı iken, kardiyak aksiyon potansiyeli hem hızlı sodyum kanallarının (spike) hem
de yavaş Ca++ kanallarının (plato) açılmasına bağlıdır. Depolarizasyon aynı
zamanda potasyum permeabilitesinde geçici bir azalma da eşlik eder. Ardından normal K
permeabilitesinin restorasyonu ve Na ile Ca++ kanallarının kapanması ile membran
potansiyeli normale döner.
Depolarizasyonu takiben hücreler tipik olarak faz 4'e kadar normal bir depolarizan
stimulusa karşı refrakterdir. Minimum refraktor period, iki depolarizan impulsun
iletilmesi arasındaki minimum intervaldir. Hızlı iletili miyokardiyal hücrelerde bu
periyot, genelde aksiyon potansiyelinin süresi ile yakından ilişkilidir. Aksine, yavaş
iletili miyokard hücrelerinde efektif refraktör periot, aksiyon potansiyeli'nin
süresini de aşabilir.
KARDİYAK İMPULSUN BAŞLAMASI VE İLETİMİ
Tablo 1. Kardiyak aksiyon potansiyeli
| Faz |
İsim |
Olay |
Sellüler iyon hareketi |
- 0
|
- Upstroke
|
- Hızlı Na kanallarının aktivasyonu (açılması) ve K+ permeabilitesinde azalma
|
- Na+ içeri
|
- 1
|
- Erken hızlı repolarizasyon
|
- Na+ kanallarının inaktivasyonu ve K+ permeabilitesinde geçici artış
|
- K+ dışarı
|
- 2
|
- Plato
|
- Yavaş Ca++ kanallarının aktivasyonu
|
- Ca++ içeri
|
- 3
|
- Son repolarizasyon
|
- Ca++ kanallarının inaktivasyonu ve K+ permeabilitesinin artışı
|
- K+ dışarı
|
- 4
|
- İstirahat potansiyeli veya diastolik repolarizasyon
|
- Normal permeabilitenin restorasyonu (atrial ve ventriküler hücrelerde)
- Spontan olarak depolarize olan hücreler içine yavaş Na+ ve olasılıkla Ca++
sızışı
|
- K+ dışarı
- Na+ içeri, Ca++ içeri?
|
Kardiyak impuls normalde, sağ atrium ile superior vena kavanın bileşkesinde yer alan
özel pacemaker hücrelerinden ibaret olan sinoatrial (SA) nodta oluşur. Bu hücrelerin
muhtemelen sodyum (ve olasılıkla Ca++) sızdıran bir dış membranları bulunmaktadır.
Sodyumun yavaşça hücre içine sızması daha az negatif istirahat potansiyeline
(-50-60mV) ve üç sonuca neden olur: hızlı Na+ kanallarının sabit inaktivasyonu,
yavaş Ca++ kanallarından iyon geçişine bağlı -40mV eşik değerli bir aksiyon
potansiyeli ve düzenli spontan depolarizasyonlar. Her siklüsta, hücre içine Na+
kaçağı giderek daha az negatif bir hücre membranı oluşmasına, eşik potansiyele
varıldığında Ca++ kanallarının açılmasına, potasyum permeabilitesinin azalmasına
ve bir aksiyon potansiyeli gelişmesine neden olur. Normal Na+ permeabilitesinin
restorasyonu, SA nodtaki hücrelerin normal istirahat membran potansiyellerine
dönüşüne izin verir.
SA nodta üretilen uyarı hızla atriumlara ve AV noda iletilir. Özel atrial fibriller
bu uyarıyı hem LA'a hem de AV noda hızla iletebilecek kapasitededir. AV nod, RA'un
septal duvarında koroner sinüsün açıldığı yerin hemen önünde ve triküspit
valvin septal kapağının üzerinde yer alır ve üç bölüme ayrılır: Üst kavşak
(AN), orta nodal (N) ve alt kavşak (NH) bölgeleri. Orta nodal bölge intrensek
spontanöz aktiviteden yoksun iken diğer iki bölgenin bu özelliği vardır. Normalde bu
kavşaktaki spontan depolarizasyon hızının yavaş olması, hızı daha fazla olan SA
nodun, kalp hızını kontrol edebilmesini sağlar. SA nodun depolarizasyon hızını
azaltan veya AV kavşağın otomatisini artıran her hangibir neden bu kavşağın kalbin
pacemaker görevini özetlenmesine neden olur.
SA nodda çıkan impulslar normalde AV noda yaklaşık 0.04 sn.de varır ve 0,11sn
sonra da AV nodu terkeder. Bu gecikme, AV noddaki ufak miyokardiyal fibrillerin yavaş
iletimin sonucudur. Bu yavaş iletim yavaş Ca++ kanallarının varlığından
kaynaklanırken atriumlar veya ventriküllerdeki komşu iki hücrenin impulsları iletimi,
başlıca hızlı sodyum kanallarının aktivasyonu ve inaktivasyonuna bağlıdır. AV
nodun aşağı fibrilleri, his demetini oluşturmak üzere birleşirler.Bu özelleşmiş
fibriller grubu, intraventriküler septumun içinden geçtikten sonra iki dala (sol ve
sağ) ayrılarak ventrikülleri depolarize eden Purkinge fibrillerini oluşturur. AV nodal
dokunun tersine, His Purkinge lifleri hızlı bir ileti kapasitesine sahip olup iki
ventrikülün myokardında nerdeyse aynı zamanda (normalde 0,03 sn içinde)
depolarizasyon oluştururlar. İnpulsun, endokardtan epikardiyuma kadar ventriküler kas
boyunca yayılımı da bir 0.03 sn. daha gerektirir. Böylece SA nodtan çıkan bir
uyarı, normalde 0,2 sn'den daha kısa bir sürede tüm kalbi depolarize eder. Halotan,
enfluran ve izofluran SA nod otomatisitesini deprese eder. AV nod üzerindeki etkileri ise
daha azdır, ileti zamanını ve refraktör periyodu uzatırlar. Bu iki etkinin sonucunda
inhalasyon anestezisinde sinüs bradikardisini sonlandırmak amacıyla uygulanan bir
antikolinerjiğin SA noddan ziyade AV noddaki pacemakerleri hızlandırması nedeniyle
junctional taşikardiye neden olması sıkça görülür. Volatil ajanların Purkinje
fibrilleri ve ventriküler kas üzerindeki elektrofizyolojik etkileri, otonomik
etkileşimler nedeniyle komplekstir. Hem antiaritmik hem de aritmojenik özellik
gösterebilirler. İlki, Ca++ akışının doğrudan depresyonuna, sonuncusu ise
katekolaminlerin potansiyalize edilmesine bağlı olabilir. Aritmojenik etki hem alfa, hem
de beta-adrenerjik reseptör aktivasyonu gerektirir.
Lokal anestezikler genelde sistemik toksisiteye neden olan kan konsantrasyonlarına
ulaştıklarında önemli kardiyak elektrofizyolojik etkilere neden olabilirler. Lidokain
ile bu tür etkiler, terapötik dozlarda bile görülebilir. Yüksek kan
konsantrasyonlarında lokal anestezikler sodyum kanallarına bağlanarak iletiyi hızlı
deprese ederler. En potent lokal anestezikler (bupivakain ve daha az olmak üzere
etidokain ile ropivakain) kalp ve özellikle Purkinje fibrilleri ve ventrikül kası
üzerinde daha büyük etkiye sahiptirler.
Bupivakain, inaktive hızlı sodyum kanallarına bağlanır ve oradan yavaşça
disosiye olur. Ciddi sinüs bradikardisine, sinus nod arestine ve malign ventriküler
aritmilere neden olabilir.
Kalsiyum kanal blokerleri, Ca++'un yavaş kanallardan akışını bloke eden organik
bileşiklerdir. Nifedipin gibi dihidropiridin blokerler, basitçe kanalı tıkarken diğer
ajanlar (verapamil ve biraz daha az olmak üzere diltidzem) tercihen kanal depolarize
inaktive durumda iken kanala bağlanır.
KONTRAKSİYONUN MEKANİZMASI
Miyokard hücreleri, aktin ve miyozin isimli, iki rijit, birbirinin üzerine kayabilen
kontraktil proteinin etkileşimi sonucunda kasılır. Bu proteinler hücrelerin
kontraksiyon ve relaksasyonunda sabit pozisyondadırlar. İki protein tamamen bir
diğerinin üzerine kaydığında hücre kısalır. Bu etkileşim normalde iki regülatör
protein tarafından engellenir: troponin ve tropomyozin. Troponin, düzenli aralıklar ile
aktine bağlanırken, tropomyozin, aktin yapısının merkezinde uzanır. İntrasellüler
Ca++ konsantrasyonundaki bir artış (10-7'den 10-5 mol/L'ye), kalsiyum iyonlarını
troponine bağlayarak kontraksiyon oluşturur. Bu regülatör proteinlerdeki
konformasyonal değişiklikler, aktin'in aktif bölgelerinin miyozin köprüleri ile
etkileşmesini sağlar. Miyozinin aktif bölgesi, intrasellüler Ca++ konsantrasyonunun
artışı ile etkisi artan, Mg bağımlı bir ATPaz olarak görev görür.
Her bir miyozin köprüsü aktin üzerindeki aktif bölge üzerinde ilerledikçe bir
seri birleşime ve ayrılmalar oluşur. Her birleşmede ATP harcanır.
Eksitasyon-Kontraksiyon ikilisi
Kontraksiyonu başlatmak için gereken kalsiyum miktarı, faz-2 sırasında yavaş
kanallardan hücreye girenden daha fazladır. Hücre içine giren ufak miktarda Ca++,
intrasellüler Ca++ depolarından önemli miktarda Ca++ salınımını sağlar:
(Ca++-bağımlı Ca salınımı). Başlıca sarkoplazmik retikulumdaki sisternaların
içinde ve daha az miktarda olmak üzere T tübüllerde yer alan bu depolar, bağlı Ca++
içerir. Kontraksiyon kuvveti doğrudan, başlangıçtaki kalsiyum akışının miktarına
bağlıdır. Relaksasyon sırasında, yavaş kanallar kapandığında, intrasellüler Ca++
yeniden sarkoplazmik retikuluma geri alınır. Membrana bağlı bir ATPaz (fosfolamban)
Ca++'u, sarkoplazmik retikulum içine aktif olarak transport eder. Ca++ ayrıca
ekstrasellüler Na+ ile değiştirilerek ve bir ATPaz tarafından hücre membranından
atılarak da hücreden uzaklaştırılır. Bu nedenlerle kalbin relaksasyonu da ATP
tüketimine neden olur.
Mevcut intrasellüler Ca++ miktarı, sunum hızı ve atılım hızı sırasıyla
maksimum gerilimi, kontraksiyon hızını ve relaksasyon hızını belirler. Sempatetik
stimülasyon, kontraksiyon kuvvetini arttırır. Bu; beta1-adrenerjik reseptör
uyarımının stimülatör G-proteini üzerinden intrasellüler cAMP düzeyini ve
intrasellüler Ca++ miktarını arttırması ile olur.
cAMP artışı, açık Ca++ kanallarının daha uzun süre açık kalmasını sağlar.
Ayrıca, adrenerjik agonistler, fosfolamban'ın etkisini potansiyalize ederek relaksasyon
hızını da arttırırlar. Teofilin ve amrinon gibi fosfodiesteraz inhibitörleri,
intrasellüler cAMP yıkımını önleyerek benzer türde etki gösterirler. Dijital,
membrana bağlı Na+-K+ ATPazı inhibe ederek intrasellüler Ca++ miktarını arttırır
ve sonuçta intrasellüler Na miktarının biraz artması, Na+-Ca++ değişim mekanizması
yolu ile daha büyük bir Ca++ akışına neden olur. Glukagon da, spesifik nonadrenerjik
bir reseptörü aktive edip intrasellüler cAMP düzeyini ve sonuçta kontraktiliteyi
arttırır.
Aksine, vagal stimülasyonun ardından ACh serbestleşmesi, cGMP düzeyini arttırıp
adenilsiklazı inhibe ederek kontraktiliteyi deprese eder (ki bu ikisi bir inhibitör
G-proteinince regüle edilir). Asidoz yavaş Ca++ kanallarını bloke eder ve
intrasellüler Ca++ kinetiğini olumsuz yönde etkileyerek kardiyak kontraktiliteyi
deprese eder. Çalışmalar, volatil anesteziklerin depolarizasyon sırasında hücreye
Ca++ girişini azaltarak, sarkoplazmik retikuluma girişini ve çıkışını
değiştirerek ve kontraktil proteinlerin Ca++'a duyarlılığını azaltarak
kontraktiliteyi azalttığını göstermiştir. Kalsiyum kinetiğini değiştirme
potensleri bakımından sıralama; halotan > enfluran > izofluran > azot
protoksit şeklindedir. İntravenöz anesteziklerin direkt kardiyak depresif etkilerinin
mekanizması ise gösterilememiş olmakla beraber muhtemelen bu şekildedir.
KALBİN İNNERVASYONU
Parasempatik lifler başlıca atriumları ve iletim dokularını inneve eder. ACh,
spesifik kardiyak muskarinik reseptörleri (µ2) etkileyen negatif kronotropik,
dromotropik, ve inotropik etki gösterir. Aksine, sempatik fibriller, kalpte daha geniş
bir yayılım gösterirler. Kardiyak sempatik fibriller, torasik spinal kordtan (T1-4)
çıkar, servikal gangliondan (stellate) geçerek kardiyak sinirler şeklinde kalbe gider.
Norepinefrin salınımı başlıca beta1 adrenerjik reseptör aktivasyonu yoluyla pozitif
kronotropik, dromotropik ve inotropik etki oluşturur. Beta-2 adrenerjik reseptörler
sayıca daha azdır ve başlıca atriumlarda bulunur, aktivasyonları ile kalp hızı
artar. Alfa-1 adrenerjik reseptörler de pozitif inotropik etkiye sahiptir.
Kardiyak otonomik inervasyon yanlıdır; sağ sempatik ve sağ vagus sinirleri
başlıca sinoatrial nodu, sol sempatik ve vagus sinirleri başlıca AV nodu etkiler.
Vagal etkiler genellikle hızlı başlayıp hızlı sonlanırken sempatik etkiler daha
yavaş başlar ve sonlanır. Sinüs aritmisi, kalp hızında solunum ile korele siklik bir
değişiklik olup vagal tonustaki siklik değişikliklere bağlıdır.
KARDİYAK SİKLÜS
Kardiyak siklüs, hem elektriksel hem de mekanik olaylarla tanımlanabilir. Sistol
kontraksiyona, diyastol de relaksasyona karşı gelir. Diyastolik ventriküler doluşun
çoğunluğu atrial kontraksiyondan önce pasif olarak oluşur. Atriyal basınç
trajesinde genelde üç dalga ayırt edilebilir. Atrial sistole bağlı olarak a dalgası
oluşur. c dalgası, ventriküler kontraksiyona denk gelir ve atrioventriküler (AV)
valvin atrium içine şişkinlik yapmasında kaynaklanır. v dalgası, AV kapak yeniden
açılmadan önce venöz dönüşün oluşturduğu basınca bağlıdır. x inişi; c ve v
dalgaları arasında basıncın azalmasına bağlı olup atriumun ventriküler
kontraksiyon ile aşağı doğru çekilmesi ile oluşur. AV kapağın yetersizliği
durumunda x dalgası kaybolur ve bariz bir bir cv dalgası ortaya çıkar. y iniş, v
dalgasını izler ve AV kapaklar açıldığında atrial basınçtaki azalmayı
yansıtır.
Aortik basınç trajesindeki çentik ise incisura olarak adlandırılır ve aortik valv
kapanmadan önce kanın LV'e doğru geçici olarak geri akmasından kaynaklanır.
VENTRİKÜLER PERFORMANSIN BELİRLEYİCİLERİ
Ventriküler fonksiyondan bahsedilirken kastedilen genellikle sol ventrikül (LV)
olmasına karşın aynı konsept sağ ventrikül (RV) için de geçerlidir. Her ne kadar
ventriküller fonksiyonel olarak ayrı iseler de birbirlerinden bağımsız olmadıkları
açıkça gösterilmiştir. Ayrıca; sistolik ve diyastolik fonksiyonu etkileyen
faktörler de birbirinden ayrılabilir; sistolik fonksiyondan kasıt ventriküler
ejeksiyon iken diyastolik fonksiyon, ventriküler doluşa bağlıdır.
Ventriküler sistolik fonksiyon sık olarak kardiyak output (CO) ile eşdeğer tutulur.
CO, kalbin bir dakikada pompaladığı kan volümüdür. İki ventrikül seri
bağlandıklarından CO'ları da normalde eşittir. CO, aşağıdaki eşitlik ile ifade
edilebilir.
CO= Stroke volüm x Hız
Vücut hacminden doğan farklılıkları kompanse etmek için de CO, sık olarak vücut
yüzey alanına bölünerek kullanılır.
CI= CO / BSA
Vücut yüzey alanı (BSA), genellikle boy ve kiloyu baz olan nomogramlardan
hesaplanır. Normal CI: 2.5- 4,2 lt/dk/m2 dır. Normal CI, genelde geniş bir sınır
aralığına sahip olduğundan ventriküler performansın değerlendirilmesinde nispeten
duyarlı olmayan bir yöntemdir. Bu nedenle CI'deki anormallikler, büyük bir ventrikül
fonksiyon bozukluğunu gösterir. CO'un eksersize yanıtı elde edilebilirse bu daha
değerli bir yöntem olacaktır. Bu koşullarda CO'un artamayıp oksijen tüketimine ayak
uyduramayışı, miks venöz oksijen satürasyonunda bir düşüş ile kendini gösterir.
Artmış gereksinime karşı miks venöz oksijen satürasyonunun azalması genelde
yetersiz doku perfüzyonunu gösterir. Böylece, hipoksi veya ciddi anemi olmadığı
sürece miks venöz oksijen basınç (veya satürasyonu), CO'un yeterliliğinin tayininde
en iyi ölçüm yöntemidir.
1- KALP HIZI
CO, genellikle kalp hızı ile doğru orantılıdır. Kalp hızı, SA nodun intrensek
fonksiyonudur (spontan depolarizasyon), fakat otonomik, humoral ve lokal faktörler ile
modifiye edilir. SA nodun normal intrensek hızı genç erişkinlerde 90-100 vuru/dk
civarındadır, yaşla aşağıdaki formüle uygun olarak azalır.
Normal kalp hızı = 118 vuru/dk - (0,57 x yaş)
Vagal aktivitenin artması, muskarinik kolinerjik µ2 resöpterlerinin stimülasyonu
yoluyla kalp hızını yavaşlatır, sempatik aktivitenin artması da beta1 adrenerjik
reseptörler aracılığıyla kalp hızını artırır.
2- ATIM HACMİ
Atım hacmi normalde üç majör faktör tarafından belirlenir: preload, afterload ve
kontraktilite. Preload, kontraksiyon öncesindeki kas uzunluğu; afterload ise kasın
kontraksiyonda yenmek zorunda olduğu basınçtır. Kontraktilite, kasın intrensek bir
özelliği olup kasın kontraksiyon gücü ile ilişkili, ancak preload ve afterloadtan
bağımsızdır. Kalp; üç boyutlu, çok odacıklı bir pompa olduğundan hem
ventrikülün geometrik şekli, hem de valvüler disfonksiyon, atım hacmini etkiliyebilir
(Tablo-2).
Preload
Ventriküler preload, end-diyastolik volüm olup genelde ventriküler doluşa
bağlıdır. CO ve LV end-diyastolik volümü arasındaki ilişki “ kalbin Starling
yasası” olarak bilinir (Figür-1). Kalp hızı sabit kaldığında, aşırı
end-diyastolik volümlere ulaşmadıkça CO doğrudan preloada bağımlıdır. Bu noktaya
gelindiğinde ise CO artık daha fazla artmaz ve hatta azalabilir. Ventrikülün aşırı
gerilmesi, aşırı bir dilatasyona ve AV valvlerin yetersizliğine de yol açabilir.
- Tablo-2 . Kardiyak atım hacmini etkileyen majör faktörler
- Preload
|
- Kontraktilite
|
- Afterload
|
- Duvar hareketinde anormallikler
|
- Valvüler disfonksiyon
|
A - Ventriküler doluşun belirleyicileri: Ventriküler doluş, pek çok faktörden
etkilenebilirse de bunların en önemlisi venöz dönüştür (Tablo-3). Venöz dönüşü
etkileyen diğer faktörlerin çoğu genelde sabit olduğundan normalde venöz tonus,
majör belirleyicidir. Metabolik aktivitedeki artış, venöz tonusu da arttırır, venöz
kapasitans damarlardaki volümü azaltarak kalbe venöz dönüşün artmasına neden olur.
Ventrikül doluşu ve CO'ta intraoperatif ve postoperatif dönemde görülen
değişikliklerin en önemli nedenleri, kan volümü ve venöz tonustaki
değişikliklerdir. Normalde ufak olan venöz basınç gradyentini değiştiren herhangi
bir faktör, kalbe kan dönüşünü değiştirerek kardiyak doluşu etkiler. Bu tür
faktörler arasında intratorasik basınçtaki değişiklikler (pozitif basınçlı
ventilasyon, torakotomi) postür (cerrahi sırasında pozisyonlandırmalar) ve
perikardiyal basınç (perikardiyal hastalıklar) yer alır.
- Venöz dönüş:
- Kan volümü
- Kan volümünün dağılımı:
- Postür
- İntratorasik basınç
- Perikardiyal basınç
- Venöz tonus
|
- Ritm (atriyal kontraksiyon)
|
| Kalp hızı |
Tablo-3. Ventrikül preloadu etkileyen faktörler
RV preloadının en önemli belirleyicisi, venöz dönüştür. Anlamlı bir pulmoner
veya sağ ventrikül disfonksiyonu olmadıkça LV preloadunun da majör belirleyicisi,
venöz dönüştür. Normalde her iki ventrikülün end-diyastolik volümleri
eşittir.Kalp hızı ve ritm de ventriküler preloadu etkileyebilir. Kalp hızındaki
artışlar, sistole nazaran diyastolü daha fazla kısaltırlar. Bu nedenle kalp
hızının yükseldiği durumlarda (KH>120/dk) ventriküler doluş da progressif olarak
bozulur. Atriyal kontraksiyonun olmayışı (atriyal fibrilasyon), inefektif oluşu
(atrial flutter) veya atrial kontraksiyonun zamanlamasındaki değişiklikler (düşük
atriyal veya junctional ritmler) ventrikül doluşunu % 20-30 arasında azaltabilir.
Ventrikül diyastolik basıncının sürdürülmesinde ventriküler doluşa atriumların
katkısı önemli olduğundan atrium sistolünün zamanlamasındaki bozulmadan en çok,
ventrikül kompliansı azalmış olgular etkilenir.
B- Diyastolik fonksiyon ve ventrikül kompliansı
Ventriküler end-diyastolik volümü klinik olarak ölçmek zordur. İki boyutlu
transözofageal ekokardiyografi (TEE), radyonükleid imaging ve kontrast ventrikülografi
gibi görüntüleme teknikleri ile dahi volüm hakkında ancak yaklaşık bir
değerlendirme yapılabilir. LV end-diyastolik basınç (LVEDP) ise preloadın
değerlendirilmesinde ancak ventrikül volümü ve basınç (ventrikül kompliansı) sabit
ise kullanılabilir. Ne yazık ki, ventrikül kompliansı normalde lineer değildir
(Figür-2). Ayrıca diyastolik fonksiyondaki değişiklikler ventrikül kompliansını
azalttığından aynı LVEDP değeri daha az bir preloadı yansıtabilir. Ventrikül
fonksiyonu ve kompliansını etkileyen pek çok faktör bilinmektedir. Ancak yine de
LVEDP'nin veya buna yakın basınçların (pulmoner kapiller wedge basınç gibi)
ölçümü, LV preloadunun değerlendirilmesinde hala en değerli yöntemdir. Santral
venöz basınç da hem RV preloadunun hem de normal kişilerin çoğunda LV preloadunun
bir göstergesi olarak kullanılabilir.
Ventrikül kompliansını etkileyen faktörler, relaksasyon hızına ilişkin olanlar
(erken diyastolik komplians) ve ventrikülün pasif sertliği (geç diyastolik komplians)
olarak ikiye ayrılabilir. Hipertrofi, iskemi ve asenkroni, erken kompliansı azaltırken;
hipertrofi ve fibrozis geç kompliansı azaltır. Perikardiyal hastalık, diğer
ventrikülün aşırı distansiyonu, tümörler ve cerrahi kompresyon gibi ekstrensek
faktörler de ventrikül kompliansını azaltabilir. Normalde duvarı daha ince olduğu
için RV, sıklıkla LV'den daha fazla komplianstır.
Afterload
Sağlam bir kalpte afterload, hem sistol sırasında ventriküler duvar gerilimi, hem
de ejeksiyona arteryel direnç ile eşdeğerdir. Duvar gerilimi, ventrikülün kendi
kavitesini azaltmak için yenmek zorunda olduğu basınç olarak da düşünülebilir.
Eğer ventrikülün küre şeklinde olduğu düşünülürse ventriküler duvar gerilimi
Laplace kanunu ile tanımlanabilir:
Daire çevresinin gerilimi : (P x R) / (2 x H)
Bu formülde P, ventrikül içi basınç; R, ventrikülün yarıçapı ve H, duvarın
kalınlığıdır. Her ne kadar ventrikül genellikle elipsoidal ise de yine de bu formül
kullanılabilir. Ventrikülün yarıçapı büyüdükçe aynı ventrikül basıncını
oluşturmak için gereken duvar gerilimi de o oranda artacaktır. Aksine, duvar
kalınlığındaki bir artış, ventrikül duvar gerilimini azaltacaktır.
Sistolik intraventriküler basınç, ventriküler kontraksiyonun gücüne, aortanın
viskoelastik özelliklerine, proksimal branşlarına, kana (viskozite ve densite) ve
sistemik vasküler rezistansa (SVR) bağlıdır. Genelde bir hastanın viskoelastik
özellikleri sabit olduğu için LV afterloadu genellikle SVR'a eşittir. SVR,
aşağıdaki eşitlikten hesaplanabilir:
SVR= 80 x (MAP - CVP) / CO
Bu eşitlikte MAP, ortalama arter basıncını (mmHg); CVP, santral venöz basıncı
(mmHg) ve CO da kardiyak outputu (L/dk) ifade eder. Normal SVR, 900-1500 din.sn.cm-5tir.
SVR'da akut değişiklikler olmadıkça ya da ventrikül duvarının kalınlığında,
çapında ve hacminde kronik değişiklikler bulunmadıkça sistolik kan basıncı,LV
afterloadunu yansıtan bir değer olarak kullanılabir.
PVR = 80 x (PAP - LAP) / CO
Bu eşitlikte PAP, ortalama pulmoner arter basıncını; LAP ise sol atrium
basıncını ifade eder. Pratikte , LAP yerine PCWP kullanılabilir. Normal PVR, 50-150
din.sn.cm-5'tir.
CO, afterloada ters orantılıdır (Figür-3). Duvarı daha ince olduğundan RV, LV'e
göre afterloadtaki değişikliklere daha hassastır. RV veya LV'inde fonksiyon bozukluğu
olan olgularda CO, afterloadtaki akut artışlarda önemli oranda etkilenir. Bu durum ,
özellikle miyokard depresyonu olan olgularda daha barizdir (ki bu durum anestezi
sırasında sıklıkla oluşur).
Kontraktilite
Kardiyak kontraktilite (inotropizm), preload ve afterload'ta değişiklik olmaksızın
miyokardın intrensek pompalama yeteneğidir. Kontraktilite miyokard kasının kasılma
hızına bağlıdır ki bu da sistol sırasında intrasellüler Ca++ konsantrasyonu ile
ilişkilidir. Bazı durumlarda kalp hızının artması, muhtemelen intrasellüler Ca++
miktarını arttırdığı için kontraktiliteyi arttırır.
Kontraktilite; nöral, humoral ve farmakolojik faktörlerden etkilenebilir. Sempatik sinir
sistemi aktivitesi, normalde kontraktiliteyi etkileyen en önemli faktördür. Sempatik
fibriller hem atrium, hem ventrikül kasını, hem de nodal dokuları inerve ederler.
Pozitif kronotropik etkisine ilaveten beta1 reseptör aktivasyonu yoluyla norepinefrin,
kontraktiliteyi de arttırır. Miyokardta alfa adrenerjik reseptörler de mevcuttur ancak
pozitif inotropik ve kronotropik etkileri minimaldir. Adrenallerden epinefrin salınımı
ve sempatomimetik ilaçlar da beta1 reseptör aktivasyonu yoluyla kontraktiliteyi
arttırır.
Miyokardiyal kontraktilite; anoksi, asidoz, kalpteki katetolamin depolarının tükenmesi
ve miyokard kas fonksiyonunun iskemi veya infarktüse bağlı olarak bozulması gibi
faktörlerin varlığında deprese olur. Pek çok anestezik ve antiaritmik ajan da negatif
inotropturlar.
Duvar hareketi anormallikleri
Bu anormallikler: iskemi, skarlaşma, hipertrofi veya iletimin değişmesine bağlı
olabilir. Ventriküler kavite, simetrik olarak ve tamamen kollabe olmazsa boşalması da
bozulur.
Sistol sırasında; hipokinezi (kontrak-siyonun azalması), akinezi (kontraksiyonun
olmaması) ve diskinezi (paradoksal bulging) kontraksiyon anormallikleridir. Her ne kadar
diğer alanlarda kontraktilite normal ve hatta artmış olabilirse de ventrikülün
kasılmada problemi olan alanları stroke volümü azaltabilir ve bozabilir. Bozulmanın
ciddiyeti; kontraksiyon anormalliği olan sahaların büyüklüğü ve çapı ile
ilişkilidir.
Valvüler disfonksiyon
Valvüler disfonksiyon, kalbin dört valvinden birinde oluşabilir ve stenoz,
regürjitasyon veya her ikisine birden neden olabilir. Bir AV kapağın (triküspit veya
mitral) stenozu, başlıca ventriküler preloadu azaltmak yoluyla strok volümü de
azaltırken bir semilunar kapağın (aortik veya pulmoner) stenozu, ventriküler
afterloadu arttırarak atım hacmini azaltacaktır. Aksine, valvüler regürjitasyon;
preload, afterload ve kontraktiliteden bağımsız olarak tek başına atım hacmini
azaltır. Bir AV kapak yetersiz ise her sistolde atılan kanın bir kısmı atriuma geri
kaçacaktır. Bir semilüner kapak yetersiz olduğunda ise atılan kanın bir kısmı
diyastolda ventrikül içine geri dönecektir.
VENTRİKÜL FONKSİYONUNUN DEĞERLENDİRİLMESİ
1. VENTRİKÜL FONKSİYON EĞRİLERİ
CO veya strok volümün preload ile ilişkisini gösteren eğri, patolojik durumların
değerlendirilmesinde ve ilaç tedavisinin anlaşılmasından yarar sağlar. Normal sağ
ve sol ventrikül fonksiyon eğrileri, Figür-4'te gösterilmiştir. Ventriküler
basınç-volüm diyagramları ise, kontraktiliteyi preload ve afterload'dan
ayırdıklarından ötürü daha da yararlıdır. Bu tip diyagramlarda iki nokta
ayrımsanabilir: end-sistolik nokta (ESP) ve end-diyastolik nokta (EDP). İlki sistolik
fonksiyonu yansıtırken ikincisi daha çok diyastolik fonksiyonu yansıtır. Herhangi bir
andaki kontraktil durumda, tüm ESP'ler aynı çizgi üzerindedir; yani end-sistolik
volüm ve end-sistolik basınç arasındaki ilişki sabittir.
2. SİSTOLİK FONKSİYONUN DEĞERLENDİRİLMESİ
Ventrikül basınçında sistol sırasında zamana karşı oluşan değişiklik
(dP/dt), sıklıkla kontraktilitenin ölçümünde kullanılır. Kontraktilite
doğrudan dP/dt ile orantılıdır. Ancak bunun ölçümü yüksek doğruluğu olan özel
bir ventriküler kateter gerektirir. Preload, afterload ve kalp hızından
etkilenebileceği için dP/dt'nin yararı da sınırlıdır.
Ejeksiyon Fraksiyonu
Ejeksiyon fraksiyonu (EF), diyastol sonundaki ventriküler volümün ejekte edilen
miktarı olup sistolik fonksiyonun klinik değerlendirilmesinde en sık kullanılan
ölçüm yöntemidir. Aşağıdaki eşitlik ile hesaplanabilir:
EF = ( EDV - ESV ) / EDV
Bu eşitlikte EDV, LV'ün diyastolik volümü; ESV ise end-sistolik volümdür.
Normalde EF yaklaşık 0,67±0,08'dir. Ölçümler preoperatif dönemde kardiyak
kateterizasyon, radyonükleotid çalışmalar, transtorasik veya transözofageal
ekokardiyografi ile yapılabilir. Hızlı yanıt verebilen termistörlü pulmoner arter
kateterleri ile sağ ventrikül ejeksiyon fraksiyonu ölçülebilir Ancak PVR
arttığında, RV-EF'ndaki azalma kontraktiliteden çok afterloadu yansıtacaktır.
3. DİYASTOLİK FONKSİYONUN DEĞERLENDİRİLMESİ
LV diyastolik fonksiyonu klinik olarak Doppler ekokardiyografisi ile
değerlendirilebilir. Diyastol sırasında mitral kapaktan akım hızı ölçülebilir.
Diyastolik akımın erken pikinin geç sistolik akıma (atrial) oranı normalde 1-2'dir.
1'den büyük bir akım hızı oranı genellikle azalmış komplians ve diyastolik
disfonksiyonu gösterir.
KORONER SİRKÜLASYONUN ANATOMİ VE FİZYOLOJİSİ
1. ANATOMİ
Miyokardiyal kan akımı başlıca sağ ve sol koroner arterlerden sağlanır. Kan,
epikardiyal venlerden endokardiyal venlere akar. Miyokardı perfüze ettikten sonra
koroner sinüs ve arterior kardiyak venler yoluyla sağ atriuma döner. Kanın ufak bir
miktarı da thebesian venler ile doğrudan kalp odacıklarına dökülür. Sağ koroner
arter normalde RA, RV ve posterior LV'ün bir bölümünü kanlandırır. Sol koroner
arter ise LA ve LV (başlıca anterior ve lateral duvarlarını) besler. SA nodun
kanlanması, olguların %60'ında sağ koroner arter, %40'ında da sol koroner arter
yoluyla olur. AV nod ise %90 olguda sağ koroner arterin sirkumfleks dalından kan alır.
2. KORONER PERFÜZYONUN BELİRLEYİCİLERİ
Diğer organlardaki sürekli kan akımının aksine aralıklı olması nedeniyle
koroner perfüzyon emsalsizdir. Kontraksiyon sırasında, LV'deki intramiyokardiyal
basınçlar, sistemik arteriyel basınca yaklaşır. LV'ün kontraksiyon kuvveti, koroner
arterlerin miyokard içinde kalan kısımını hemen hemen tamamen oklüde eder ve kan
akımı epikardiyal venlerde ersine döner. Diyastolün geç döneminde bile LV basıncı,
venöz basıncı (sağ atrial) aşar. Böylelikle, koroner perfüzyon genellikle aortik
basınç ve ventrikül basıncı arasındaki fark tarafından belirlenir ve LV, hemen
tamamen diyastol sırasında beslenir. Aksine RV, hem diyastol hem de sistol sırasında
perfüze olur. Ayrıca arteriyel diyastolik basınç, miyokardiyal kan akımının
belirlenmesinde ortalama arter basıncından daha önemlidir.
Koroner perfüzyon basıncı: Arteryel diyastolik basınç - LVEDP
Aortik basınçtaki azalmalar veya VEDP' daki artışlar, koroner perfüzyon
basıncını azaltır. Kalp hızının artması da diyastolik süreyi azaltacağından
koroner perfüzyonu da azaltır. En büyük intramural basınçlar sistol sırasında
oluştuğundan, koroner perfüzyon basıncının azaldığı durumlarda endokardiyum
iskemiye daha çok hassastır.
Koroner kan akımının kontrolü
Koroner kan akımı normalde miyokardın metabolik gereksinimine paraleldir.
İstirahatte erişkin bir erkekte koroner kan akımı yaklaşık 250 ml/dk'dır. Miyokard
kendi kan akımını, 50-l20 mmHg arasında perfüzyon basınç olduğunda regüle eder.
Bu sınırların dışında kan akımı, basınca bağımlı hale gelir.
Normal koşullar altında kan akımındaki değişiklikler başlıca, metabolik
gereksinime cevaben koroner arteryel tonusta oluşan değişiklikler sonucunda ortaya
çıkar. Hipoksi, hem doğrudan hem de adenozin salınımı yolu ile dolaylı olarak
koroner vazodilatatöre neden olur. Otonomik etkiler genelde zayıftır. Hem a1 ve hem de
b2 adrenerjik reseptörler koroner arterlerde mevcuttur. a1 reseptörler başlıca daha
büyük epikardiyal venlerde lokalize iken, b2 reseptörler başlıca daha küçük
intramusküler ve subendokardiyal damarlarda bulunur. Sempatik stimülasyon. metabolik
gereksinimi artırarak b2 reseptör aktivasyonu yoluyla genelde miyokardiyal kan
akımını arttırır. Parasempatik uyarıların koroner damar ağında etkisi genelde
zayıf olup minimal vazodilatasyon oluşturur.
3. MİYOKARDİYAL OKSİJEN DENGESİ
Normalde miyokardiyal oksijen dengesi, miyokardiyal kan akımının en önemli
belirleyicisidir. Oksijen gereksiniminin %20'sini bazal ihtiyaçlar, % 1'ini elektriksel
aktivite, %15'ini volüm işi, % 64'ünü ise basınç işi oluşturur. Diğer dokuların
pek çoğu normalde arteryel kandan %2,5 oranında oksijen çeker. Miyokard için bu oran
% 65'tir.
Koroner sinüs oksijen satürasyonu normalde % 30'dur. Bu nedenle miyokard (diğer
dokuların aksine) kan akımındaki azalmayı, Hb'den daha çok oksijen ekstrakte ederek
kompanse edemez. Miyokardın oksijen gereksinimdeki herhangi bir artış, sadece koroner
kan akımındaki artış ile karşılanabilir. Miyokardın oksijen gereksinimi ve sunumuna
ilişkin en önemli faktörler Tablo-4'te sunulmuştur. Kalp hızının ve biraz daha az
olmak üzere ventriküler end-diyastolik basıncın hem sunumun hem de gereksiniminin
önemli belirleyicileri olduğuna dikkat ediniz.
LV kan akımının ölçümü için bir diyastolik basınç zaman indeksi (DPTI)
önerilmiş olup aşağıdaki eşitlik ile hesaplanabilir:
DPTI = Koroner perfüzyon basıncı x sistol süresi
Benzer şekilde, oksijen gereksinimi de bir basınç zaman indeksi (TTI) ile
ölçülebilir.
TTI= sistolik kan basıncı x sistol süresi
İki indeksin birbirine oranı, (endokardiyal viabilite oranı da denilir) oksijen
gereksinim -sunum dengesinin değerlendirilmesinde yararlı olabilir. 0,7 den küçük bir
oran, genellikle subendokardiyal iskemi ile birliktedir.
Tablo-4. Miyokardın oksijen sunumu-gereksinimi
arasındaki dengeyi etkileyen faktörler.
- ..Sunum :
- Kalp hızı :
- Diyastol süresi
- Koroner perfüzyon basıncı:
- Aortik diastolik kan basıncı
- Ventriküler end-diyastolik basınç......
- Arteryel oksijen içeriği:
- Arteryel oksijen basıncı
- Hb konsantrasyonu
Koroner damar çapı
|
- Gereksinim :
- Bazal gereksinimler
Kalp hızı
Damar basıncı:
Preload
Afterload
Kontraktilite
|
SİSTEMİK SİRKÜLASYON
Sistemik damar ağı; fonksiyonel olarak arterler, arterioller, kapillerler ve venler
olarak ayrılabilir. Arterler, çeşitli organların kanlanmasını sağlayan yüksek
basınçlı damarlardır. Arterioller, kapiller yatağı doğrudan besleyen ve kan
akımını kontrol eden ufak damarlardır. Kapillerler, ince duvarlı damarlar olup kan ve
dokular arasında nutrientlerin değişimine izin verirler. Venler de kanın kapiller
yataktan kalbe dönmesini sağlarlar. Kanın çeşitli kompartmanlardaki dağılımı
Tablo-5'de gösterilmiştir. Kan volümünün çoğunun sistemik sirkülasyonda özellikle
sistemik venlerde olduğuna dikkat ediniz.
Tablo-5. Kan volümünün normal dağılımı(%)
- Kalp
|
..7..
|
- Pulmoner sirkülasyon ........
|
9..
|
- Sistemik sirkülasyon
- Arteryel
- Kapiller
- Venöz
|
. ..15..
5..
64.. |
Sistemik venöz tonustaki değişiklikler, bu damarların bir kan rezervuarı olarak
görev yapmasını sağlar. Anlamlı kan veya sıvı kayıplarını takiben, venöz
tonusun sempatik uyarı ile artması, bu damarların kalibrasyonunu azaltarak içlerindeki
kanın vasküler yatağın diğer kısımlarına şiftine neden olur. Aksine
venodilatasyon da bu damarların, kan volümündeki artışa adapte olmasını sağlar.
Kanın kalbe dönüşünde, venöz tonusun sempatik kontrolü önemli bir belirleyicidir.
Anestezi indüksiyonundan sonra bu tonusun kaybolması, hipotasiyona sıklıkla katkıda
bulunur.
OTOREGÜLASYON
Pek çok dokuda, kendi kan akımını regüle etme özelliği (otoregülasyon) bulunur.
Perfüzyon basıncının azalması ve doku ihtiyacının artması durumunda arteriollerde
dilatasyon oluşurken basıncın artması veya ihtiyacın azalması arteriollerde
konstriksiyon oluşturur.Bu olay, hem vasküler düz kasın gerilmeye karşı intirensek
yanıtına hem de K+, H+ CO2, adenozin, laktat gibi vazodilatatör metabolik ürünlere
bağlıdır.
ENDOTELYUM KAYNAKLI FAKTÖRLER
Vasküler endotel, kan basıncının ve akımının konrolünde önemli rol oynayan
maddelerin salınmasında veya modifiye edilmesinde metabolik olarak aktif bir rol oynar.
Bu tip maddeler arasında; vazodilatörler (nitrik oksit-NO), prostasiklin (PGI2),
vazokonstriktörler, antikoagülanlar (trombomodülin, protein C), fibrinolitikler (doku
plasminojen aktivatörü) ve platelet agregasyonunu inhibe eden faktörler (NO ve PGI2)
yer alır. Nitrik oksit, nitrik oksit sentetaz yardımıyla argininden sentez edilir. Bu
maddenin pek çok fonksiyonu bulunmaktadır. Dolaşımda potent bir vazodilatördür.
Guanilat siklazı bağlar, cGMP düzeyini artırarak vazodilatasyon neden olur. Endotel
kaynaklı vazokonstriktörler ve endotelin de trombin ve epinefrine cevaben
salgılanırlar.
SİSTEMİK VASKÜLER YATAĞIN OTONOMİK KONTROLÜ
Her ne kadar hem sempatik hem de parasempatik sistemler, sirkülasyon üzerinde önemli
etkilere sahip ise de damar yatağının otonomik kontrolü başlıca sempatik yolla olur.
Sirkülasyonun sempatik kontrolü, tüm torasik ve ilk iki lomber spinal segmentlerden
başlar. Buradan çıkan fibriller, kan damarlarından zengin olup ya spesifik otonomik
sinirler olarak ya da spinal sinirlere eşlik ederek yol alırlar. Sempatik sinirler,
kapillerler dışında tüm damar ağını innerve ederler. Başlıca arteryel yataktaki
tonusun değişmesi hem kan basıncını, hem de kan akımının çeşitli organlarına
dağılımını regüle eder. Venöz tonustaki değişmeler ise kalbe venöz dönüş
miktarını etkiler.
Damar ağı, hem sempatik vazokonstriktör, hem de vazodilatatör fibrillere sahiptir
ancak ilki pek çok dokuda fizyolojik olarak daha önemlidir. Alfa-1 adrenerjik
reseptörler yoluyla oluşan sempatik vazokonstrüksiyon; iskelet kası, böbrekler,
barsaklar ve ciltte potent olabilirken, beyin ve kalpte daha az etkilidir. En önemli
vazodilatör fibriller ise iskelet kasında olup eksersiz sırasında beta-2 reseptörler
yoluyla kan akımının artmasını sağlarlar.
Yoğun emosyonel uyarılar ile oluşabilen vazovagal senkop, hem vagal hem de sempatik
vazodilatör fibrillerin aktivasyonu sonucudur.
Kalbin vasküler ve otonomik tonusu, aşağı pons ve medullada retiküler
formasyondaki vazomotor merkezler tarafından kontrol edilir. Bazı vazokonstriktör ve
vazodilatatör alanlar tespit edilmiştir. Vazokonstrüksiyon; yukarı medulla ve aşağı
ponsun anterolateral alanlar, tarafından kontrol edilir. Bu alandaki adrenerjik
hücrelerden spinal korda çok miktarda fibril gider. Bunlar aynı zamanda
katekolaminlerin adrenallerden sekresyonundan sorumludur.
Vazodilatatör alanlar, aşağı medullada lokalizedir. Vazomotor output, SSS'nden
giren (hipotalamus, serebral korteks ve beyin sapındaki diğer alanlar da olmak üzere)
inputlar tarafından modifiye edilir. Posterolateral medulladaki alanlar, vagal ve
glossofaringeal sinirlerden gelen inputları alır ve sirkülatuar reflekslerin
oluşturulmasında önemli bir rol oynar. Sempatik sistem normalde vasküler yatağın
kronik vasküler tonusunu sürdürür. Anestezi indüksiyonu veya sempatektomiyi takiben
bu tonusun kaybı perioperatif hipotansiyona katkıda bulunur.
ARTERYEL KAN BASINCI
Sistemik kan akımı, kalbin siklik aktivitesi yüzünden büyük arterlerde pulsatil
iken, zamanla sistemik kapillerlere ulaştığında süreklilik (laminer) kazanır.
Büyük arterlerde ortalama basınç, 95 mmHg civarında olup büyük sistemik venlerle
kalbe dönerken 0'a kadar düşer.
En büyük basınç düşüşü % 50 civarında olup arterioller boyunca görülür ki
sistemik vasküler rezistansın büyük bir bölümünü bunlar oluşturur.
Ortalama arter basıncı (MAP), yaklaşık olarak SVR x CO'un sonucudur. Bu ilişki,
Ohm yasasının sirkülasyona uyarlanmış şeklidir.
MAP - CVP= SVR x CO
MAP ile karşılaştırıldığında CVP küçük bir değer olduğundan bu eşitlikte
genellikle ihmal edilir. Bu ilişkiden anlaşılacağı üzere bir hipotansiyon, ya CO'
un, ya SVR veya her ikisinin birden düşmesine bağlıdır. Arteryel kan basıncını
sürdürebilmek için birindeki bir düşüş, diğerindeki artış ile kompanse
edilmelidir. Ortalama arter basıncı, arteryel basınç dalgasından ölçülebileceği
gibi aşağıdaki formül ile de hesaplanabilir:
MAP= DAB+ (SAB-DAB) / 3
Arteryel kan basıncı, atım hacmi ile doğru, arteryel ağacın kompliansı ile ters
orantılıdır. Bu nedenle nabız basıncındaki azalmalar; atım hacmindeki azalmaya,
SVR'taki bir artışa veya her ikisine birden bağlı olabilir.
Arteryel dalga formunun büyük arterlerden periferdeki daha küçük damarlara
iletimi, kanın gerçek hızından daha hızlıdır. Arteryel dalga aortada kana kıyasla
15 kez daha hızlı hareket eder.
Arteryel kan basıncının kontrolü
Arteryel kan basıncı; kompleks nöral, humoral ve renal mekanizmalar ile hemen, orta
vadede ve uzun vadede olmak üzere regüle edilir.
A. Acil kontrol: Kan basıncının dakikadan dakikaya kontrolü, başlıca otonom sinir
sistemi refleksleri ile olur . Kan basıncındaki değişiklikler, hem santral
(hipotalamus ve beyin sapında olanlar) ve hem de periferik olarak (özel
baroreseptörler) hissedilir. Kan basıncındaki azalmalar; sempatik tonusu arttırır;
adrenallerden epinefrin sekresyonunu arttırır, vagal aktiviteyi suprese eder. Oluşan
sistemik vazokonstriksiyon, kalp hızında ve kardiyak kontraktilitedeki artış ile kan
basıncı yükselir. Aksine, hipertansiyon ile sempatik aktivasyon azalır, vagal tonus
artar.
Periferik baroreseptörler, Common karotid arterlerin bifürkasyonunda ve aortik arkta
yer alırlar. Kan basıncınınn yükselmesi, baroreseptör deşarjını arttırıp
sistemik vazokonstriksiyonu inhibe eder, vagal tonusu arttırır (baroreseptör refleks).
Kan basıncındaki azalmalar, baroreseptör deşarjını azaltarak vazokonstriksiyona ve
vagal tonusun azalmasına neden olur. Karotid baroreseptörleri, Herring siniri
(glossofarengeal sinirin bir dalı) yoluyla beyin sapındaki sirkülatuar merkezlere
sinyal yollarken aortik baroreseptörlerden çıkan aferent sinyaller, vagus siniri ile
taşınır. İki periferik reseptörden, karotitte olanı fizyolojik olarak daha
önemlidir ve postür değişikliği gibi akut olaylarda kan basıncında oluşan
değişiklikleri minimale indirmekten sorumludur.
MAP, 80-160 mmHg arasında iken karotid baroreseptörleri maksimum düzeyde efektiftir.
Akut kan basıncındaki değişikliklere adaptasyonunun 1-2 gün olması, kan
basıncının uzun süreli kontrolünde bu refleksi etkisiz kılar. Tüm volatil
anestezikler, normal baroreseptör yanıtını deprese ederler, ancak izofluran ve
enfluranda bu etki biraz daha azdır. Kardiyopulmoner gerilim reseptörleri, atriumlarda
ve pulmoner sirkülasyonda lokalize olup benzer bir etkiye neden olabilirler.
B. Orta vadeli kontrol: Artmış sempatik aktivasyonla birlikte arteryel basınçta bir
kaç dakika süren azalmalar, renin angiotensin aldosteron sistemini aktive eder, arginin
vazopressin (AVP) sekresyonunu arttırır ve normal kapiller sıvı değişimini
değiştirir. Hem angiotensin II ve hem de AVP, potent arterioler vazokonstriktördürler.
Orta vadeli etkileri, SVR'ı artırmaktır. Angiotensin II oluşumunun aksine
vazokonstrüksiyon oluşturacak kadar AVP sekresyonu olabilmesi için hipotansiyonun ciddi
olması gerekir.
Arteryel kan basıncındaki değişikliklerin süreklilik arz etmesi, kapiller
basınçlardaki sekonder etkileri nedeniyle dokularda sıvı değişimini de etkiler.
Hipertansiyon intravasküler sıvının interstisiyel hareketini arttırırken
hipotansiyon intenstisiyel sıvının intravasküler alana şiftini hızlandırır.
İntravasküler volümdeki bu tür kompansatuar değişiklikler, özellikle renal
fonksiyonun yeterli olmadığı durumlarda, kan basıncındaki oynamaların
azaltılmasına katkıda bulunur.
C. Uzun süreli kontrol: Arteryel basınçtaki değişiklikler bir kaç saat
sürdüğünde daha yavaş renal mekanizmalar devreye girer. Kan basıncını normale
getirmek üzere böbrekler, total vücut sodyum ve su dengesini değiştirir.
Hipotansiyon, sodyum (ve su) retansiyonuna neden olurken hipertansiyon genellikle
normal kişilerde sodyum atılımını arttırır.
KAYNAK
1. Morgan GE, Mikhail MS: Clinical Anesthesiology 2nd edition, Prentice-Hall
International Inc., Appleton & Lange 1996.
KARDİAK HASTALARIN NONKARDİYAK CERRAHİSİNDE ANESTEZİ .
1.HİPERTANSİYON
1.1.İntraoperative esaslar:
Bir hipertansif hastanın anestezi stratejisi, o hasta için uygun sınırlarda ve
stabil olarak seyreden bir kan basıncı sağlamaya yönelik olmalıdır. Labil
hipertansiyon'lu veya yakın geçmişte hafif bir hipertansiyonu olmuş olgulara,
normotansif olgular gibi davranılabilir. Buna karşın uzun süreli, veya kötü tedavi
edilmiş olgularda serebral kan akımının (CBF) otoregülasyonunun bozulacağı da
akılda tutulmalıdır. Bu olgularda yeterli CBF sağlanabilmesi için normalden daha
yüksek ortalama arter basıncı (MAP) değerlerine gereksinim vardır. Oysa bu tür uzun
süredir hipertansif olan olgularda koroner arter hastalık (KAH) ve kardiyak
hipertrofinin eşlik etme şansı da yüksek olacağından kan basıncındaki aşırı
yükselmelere de izin verilmemesi gerekmektedir. Hipertansiyon, özellikle taşikardi ile
beraber ise; myokardiyal iskemiyi, ventriküler disfonksiyonu veya her ikisini birden
tetikleyebilir ya da ağırlaştırabilir. Arteriyel kan basıncının genellikle
preoperatif değerlerinin +% 10-20 sınırlar içinde tutulması uygun olacaktır. Eğer
anlamlı hipertansiyon varsa (>180/120 mmHg) peroperatif dönemde arteryel kan
basıncının normalin üst sınırlarında (150-140/90-80 mmHg) tutulması tercih
edilmelidir.
1.2.Monitorizasyon :
Hipertansif olguların çoğunda özel intraoperatif monitörler gerekli değildir.
Direkt intraarteryel basınç monitorizasyonu, kan basıncında büyük oynamaları olan
ya da kardiak afterload ve preloadta hızlı ve anlamlı değerlerin bekleneceği major
cerrahi girişimlerde tercih edilmelidir. Op. süresince EKG monitorizasyonunda ilk amaç
iskemi bulgularının gözlenmesi olmalıdır. 2 st. veya daha uzun sürecek cerrahi
girişimlerde idrar çıkışı yakın izlenmelidir. İnvaziv hemodinamik monitorizasyon
uygulandığında, ventriküler hipertrofisi olan olgularda sıklıkla ventriküler
kompliansın azaldığı görülecek, yeterli sol ventrikül enddiyastolik volümü
(LVEDV) ve kardiyak outputu (CO) sağlamak için daha yüksek PCWP'lar (12-18 mmHg)
gerekli olacaktır.
1.3.İndüksiyon:
Hipertansif olgularda anestezi indüksiyonu ve endotrakeal intübasyon sıklıkla
hemodinamik instabiliteye neden olur. Preoperatif dönemdeki antihipertansif tedavinin
yeterliliği ile yakın bir ilişki göstermek üzere anestezi indüksiyonunu takiben
hipotansiyon, endotrakeal intübasyonu takiben de abartılı bir hipertansif yanıt
oluşacaktır. İndüksiyonu takiben oluşan hipotansiyonun derecesi, kullanılan ajanın
ve antihipertansif ajanların sirkülatuar depresan etkilerinin birbirinin arttırmasına
da bağlıdır (Tablo-1). Antihipertansif ajanların çoğu ve genel anestezikler ya
vazodilatatör, ya kardiak depressandır ya da her iki özelliği birden taşırlar.
İlaveten pek çok hipertansif olgu, preoperatif dönemde volüm kaybetmiş olgulardır.
Sempatolitik ajanlar (Beta-adrenerjik blokerler, alfa-adrenerjik blokerler, santral a2,
ganglion bloke edici ajanlar) sempatetik tonusu azaltıp vagal aktiviteyi arttırraak
normal protektiv sirkulatuar reflexleri zayıflatırlar. Hipertansif olguların yaklaşık
% 25'inde endotrakeal intubasyonu takiben ciddi hipertansiyon gözlendiği
belirtilmektedir. Laringoskopinin süresi ile hipertansiyonun ciddiyeti arasında kesin
bir ilişki gösterilememişse de mümkün olduğunca kısa tutulmalıdır. Ayrıca
intübasyon derin anestezi altında yapılmalı ancak hipotansiyondan da
kaçınılmalıdır.
Tablo-1: Kronik antihipertansif ajanların istenmeyen yan etkileri
| İLAÇ GRUBU |
İSTENMEYEN ETKİLER |
| Diüretikler |
|
| Tiazid |
Hipokalemi, hiponatremi, hiperglisemi, hiperlipidemi, hiperürisemi |
| Potasyum tutanlar |
Hiperkalemi |
| Sempatolitikler |
|
| Beta adrenerjik blokerler |
Bradikardi, ileti gecikmesi, miyokardiyal depresyon, bronş tonusunda artış,
sedasyon |
| Alfa adrenerjik blokerler |
Postural hipotansiyon |
Santral alfa-2 agonistler
|
Postural hipotansiyon, sedasyon, anestezi gereksiniminde azalma, bradikardi, rebound
hipertansiyon, pozitif Coombs testi ve hemolitik anemi (metildopa), hepatit (metildopa) |
| Ganglion blokerleri |
Postural hipotansiyon, diare, tuz ve sıvı retansiyonu, depresyon(reserpin) |
| Kalsiyum kanal blokerlerifdhfghfgh |
Kardiyak depresyon, bradikardi, iletim bloğu (verapamil, diltiazem), periferik ödem
(nifedipin), nöromusküler blokajda artış |
Vazodilatörler
|
Postural hipotansiyon, refleks taşikardi, sıvı retansiyonu, sistemik lupus
eritamatosus benzeri sendrom (hidralazin), plevral veya perikardiyal effüzyon
(minoksidil) |
| ACE inhibitörleri |
Postural hipotansiyon, renal disfonksiyon, hiperkalemi, kemik iliği depresyonu |
Endotrakeal intübasyon sonrası gelişecek hipertansif atağı önlemeye yönelik
bazı girişimler şunlardır.
1) Potent bir volatil ajanın 10-15 dk. süreyle kullanılması ile anestezinin
derinleştirilmesi.
2) Bolus narkotik kullanılması
a- Fentanyl 2.5-5 mikrog/kg.
b- Alfentanil 15-25 mikrog/kg
c- Sufentanil 0.25-0.5 mikrog/kg
3) Lidokain 1.5 mg/kg iv veya intratrakeal
4) Beta adrenerjik blokaj; a-Esmolol 0.3-1.5 mg/kg b-Propranolol 1-5mg c-Labetolol
10-50 mg
5) Nitroprusside; 1-2 mikrog/kg
6) Havayolunun topikal anestezisi. Klonidin ile premedikasyon uygulanması da
intübasyona karşı oluşan hipertansif yanıtı azaltmaktadır.
1.4.Anestezik Seçimi:
1.4.1.Anestezi indüksiyonu : Herhangi bir ajanın veya tekniğin bir diğerine
üstünlüğü hipertansif olgularda açık olarak gösterilememiştir. Rejyonel
anesteziyi takiben oluşan kan basıncı azalması, hipertansif olgularda normotansif
olgulara göre daha abartılıdır. Barbiraturatlar , benzodiazepinler, propofol ve
etomidat pek çok hipertansif olguda genel anestezi indüksiyonu amacıyla güvenle
kullanılabilir. Ketamin ise elektif olgularda sempatetik stimülasyon oluşturacağından
kontrendikedir.
1.4.1. Anestezinin idamesi: Anestezi, volatil ajanların yalnız veya N2O ile birlikte
kullanılması, dengeli teknikler (narkotik + kas gevşetici) yüksek doz opioidler, veya
diğer total iv. tekniklerin biri ile sürdürülebilir. Kullanılan tekniğin volatil
anesteziklerle kombinasyonu, kan basıncının kontrolünde daha başarılı olunmasın
sağlayabilir. Vazodilatasyon ve nisbeten hızlı titre edilebilen ve reversible
myokardiyal depresan etkileri, volatil ajanların kan basıncı üzerindeki etkilerinin
kolaylıkla titre edilmesini sağlar. Bazı klinisyenler, opioidlerin ve özellikle
sufentanil'in daha büyük otonomik supresyon ve kan basıncı kontrolüne izin verdiğine
inanırlar.
1.4.3. Kas Gevşeticiler: Pankuronyum dışında her hangi bir kas gevşetici
kullanılabilir. Pankuronyumun oluşturacağı vagal blokaj ve nöral katekolamin
salınımı, kötü kontrol edilmiş hipertansif olgularda hipertansiyonu arttırabilir.
Bununla birlikte ufak ve artan dozlarda kullanıldığında pankuronyumun kan basıncı ve
kalp hızında oluşturacağı artışlar daha sınırlı olacaktır. Ayrıca opioidlerin
veya cerrahi maniplasyonların oluşturacağı aşırı vagal tonus artışlarında
faydalı bile olabilir.
1.4.4. Vazopressörler: Hipertansif olgularda endojen ketakolaminler ve eksojen
sempatetik agonistlere karşı yanıtlar abartılı olur. Aşırı bir hipotansiyonu
tedavi etmek için bir vazopressör gerektiğinde fenilefrin gibi doğrudan etkili bir
ajanın ufak dozlarının (25-50 microg) kullanılması, indirekt ajanlara tercih
edilmelidir. Bunun dışında ufak doz (5-10 mg) efedrin kullanımı vagal tonusu yüksek
olgularda tercih edilebilir.
1.4.5. İntraoperatif hipertansiyon Anestezinin derinleştirilmesine yanıt vermeyen
bir intraoperatif hipertansiyon, pek çok parenteral ajanla tedavi edilebilir (Tablo-2).
Bu tedaviye başvurulmasından önce hipoksemi veya hiperkapni gibi olası nedenlerin
dışlanmasına dikkat edilmelidir. Kullanılacak hipotansif ajanın secimi,
hipertansiyonun ciddiyetine, ortaya çıkış hızına ve nedenine (Ventriküler
fonksiyona, kalp hızına bronkospastik pulmoner hastalık olup olmadığına) göre
değişkenlik gösterir. Nitroprusside, orta derecede ciddi ve ciddi hipertansif
hastalıkların tedavisinde etkin ve en hızlı etkili ajan olma özelliğini
korumaktadır. Nitrogliserin ise daha az etkili olmakla birlikte myokardiyal iskeminin
önlenmesinde ve tedavisinde faydalıdır. Ventriküler fonksiyonu iyi olan, kalp hızı
yükselmiş olgularda beta adrenerjik blokerler uygun bir seçim olacakken brokospastik
olgularda kontrendikedir Hidralazin, kan basıncının kontrolü için uygun bir ajan
olmakla birlikte reflex taşikardiye neden olur.
Tablo -2 : Hipertansiyonun akut tedavisinde kullanılan parenteral ilaçlar
| İLAÇ |
DOZ SINIRLARI |
ETKİNİN BAŞLAMASI (dk.) |
ETKİNİN SÜRESİ(dk.) |
| Nitroprussit |
0.5-10 mg/kg/dk |
30 - 60 |
1 - 5 |
| Nitrogliserin .... |
0.5-10 mg/kg/dk |
1 |
3 - 5 |
| Esmolol |
0.5 mg/kg |
1 |
12 - 20 |
| Labetalol |
5 - 20 mg |
1 - 2 |
240 - 480 |
| Propranolol |
1 - 3 mg |
1 - 2 |
1 - 2 |
| Nifedipine |
10 mg |
5 - 10 |
240 |
| Hidralazine |
5 - 20 mg |
5 - 20 |
5 - 10 |
| Trimethafan |
3 - 4 mg/dk |
1 - 3 |
240 - 480 |
| Diazoksid |
1 - 3 mg/kg |
2 - 10 |
240 - 360 |
Postoperatif tedavi: Preoperatif antihipertansif tedavisi iyi düzenlenmemiş olgularda
postoperatif hipertansiyon sıktır. Derlenme odasında olduğu kadar erken postoperatif
periyodta da kan basıncının yakın izlenmesi gerekli olacaktır. Myokardiyal iskemi ve
konjestif kalp yetesizliğine ilaveten kan basıncının ısrarla yüksek kalması, yara
hematomlarına ve vasküler süturların ayrılmasına da neden olabilecektir. Derlenme
döneminde hipertansiyon, sıklıkla multifaktöryeldir; respiratuar anormalliklerden,
ağrıdan, volüm yüklenmesinden ve mesane distansiyonundan da etkilenir. Bu tür eşlik
eden faktörler düzeltilmeli, gerekliyse parenteral antihipertansifler
kullanılmalıdır. Bu dönemde sublingual nifedipine, özellikle myokardiyal iskemiden
şüpheleniliyorsa ve bronkospazm varsa seçkin ilaçtır. Oral alıma başladığında
ise hastalara preoperatif tedavileri tekrar başlanmalıdır.
İSKEMİK KALP HASTALIKLARI
İntraoperative esaslar
Perioperatif periyot, myokardiyal oksijen gereksinimi ve myokarda oksijen sunumu
arasındaki ilişkiyi olumsuz etkileyen pek çok olay ve faktöre gebedir. (Tablo-3)
Sempatetik sistemin aktivasyonu önemli bir rol oynar . Sempatik aktivasyon, bazı
olgularda doğrudan koroner vazo spazma da neden olabilir.
Tablo-3: Miyokardın oksijen gereksinimi ve miyokarda oksijen sunumu arasındaki
dengeyi etkileyen faktörler
| Faktör |
Gereksinim |
Sunum |
Mekanizma |
Preoperatif
Anksiete
Ağrı |
+ + |
- - |
Sempatetik aktivasyon
Sempatetik aktivasyon |
İntraoperatif
İndüksiyon ajanı
İntubasyon
İdame ajanları
Cerrahi stimülasyon
Kan kaybı
Ekstübasyon |
- + - + + + |
- - - - - - |
Kardiyak depresyon + vazodilatasyon
Sempatetik aktivasyon
Kardiyak depresyon + vazodilatasyon
Sempatetik aktivasyon
Sempatetik aktivasyon, hipotansiyon
Sempatetik aktivasyon |
Postoperatif
Ağrı
Titreme |
+ + |
- - |
Sempatetik aktivasyon
Sempatetik aktivasyon, artmış preload, artmış kardiyak output |
Komplikasyonlar
Hipoksemi
Hiperkapni
Hipokapni
Asidoz
Anemi
Hipovolemi
Sıvı yüklenmesi |
+ + + + + |
- - - - - |
Sempatetik aktivasyon, azalmış CaO2
Sempatetik aktivasyon
Olası koroner spazm
Sempatetik aktivasyon
Sempatetik aktivasyon, azalmış CaO2
Sempatetik aktivasyon, hipotansiyon
Sempatetik aktivasyon, artmış preload |
Hipertansiyon ve miyokardiyal kontraktilitenin artışı miyokardın 02 gereksiniminin
arttırırken taşikardi ihtiyacı arttırır, sunumu azaltır. Her ne kadar miyokardiyal
iskemi sıklıkla taşıkardi ile birlikte ise de her hangi bir hemodinamik bozulma
olmaksızın da görülebilir. İskemik kalp hastalarının anestezi idamesinde ilk
öncelik myokardın 02 gereksinimi - sunumu arasındaki ilişkinin optimalize edilmesine
yönelik olmalıdır. KH ve KAB'nda otonomik orijinli artışlar, anestezinin
derinleştirilmesi veya adrenerjik blokaj ile kontrol edilmeli, buna karşın koroner
perfüzyon basıncındaki (DAP- LVEDP) veya arteryel 02 içeriğindeki aşırı
azalmalardan da kaçınılmalıdır. Her ne kadar kesin sınırlar tahmin edilemezse de
diastolik arter basıncının 60 mmHg'nın üzerinde olması sağlanmalıdır. Ciddi
koroner oklüzyonu olan olgularda ise daha yüksek diastolik arter basınçları tercih
edilebilir. LVEDP'de (örneğin sıvı yüklenmesine bağlı olarak) aşırı
yükselmelerden kaçınılmalıdır. Aksi takdirde ventriküler duvar tansiyonu (after
load) artacak ve subenbendokardial perfüzyon azalacaktır. Son olarak yeterli kan Hb
konsantrasyonu (> 9-10mg/dl) ve arteryel 02 basıncı da (> 60 mmHg) da
sağlanmalıdır.
Monitörizasyon
Tüm ciddi koroner arter hastalığı olanlarda ve major veya multipl kardiak risk
faktörü taşıyan olgularda (Tablo-4) intra arteryel basınç monitorizasyonu önerilir.
Uzun sürecek , komplike ve büyük sıvı şifti ya da kan kaybı beklenen olgularda
santral venöz basınç (CVP) ve pulmoner arter basınçları (PAP) da monitorize
edilmelidir. Ventriküler disfonksiyonu ciddi derecede bozuk olan olgularda (EF<%40-50)
ise PAP monitorizasyonu özellikle istenir. Two-dimensional transösofageal ekokardiografi
(TEE); kontraktilite, ventrikül büyüklüğü (preload) ve kardiak output hakkında hem
kalitatif hem de kantitatif olmak üzere değerli bilgiler verebilir. İntraoperatif
dönemde iskeminin saptanması, ECG değ.lerinin, hemodinamik bulguların veya rejyonel
duvar hareket değerlerinin (TEE ile) iyi tanınabilmesine bağlıdır. Dopller TEE ile,
iskemik papiller kas disfonksiyonuna bağlı olarak gelişen mitral regujitasyon da
başlangıç aşamasında tanınabilir.
Tablo-4: Nonkardiyak cerrahiyi izleyen kardiyak komplikasyonlarla ilişkili preoperatif
ve intraoperatif faktörler
Preoperatif faktörler
S3 gallop
Juguler venöz basınç artışı
Son 6 ay içinde miyokardiyal infarktüs
Preoperatif EKG'de dakikada 5'ten sık ventriküler
kontraksiyon
Preoperatif EKG'de sinüs ritmi dışında bir ritm / prematüre atrial
kontraksiyon varlığı
Anlamlı aort stenozu
70 yaş ve üzeri
Acil girişimler
Kötü genel durum |
İntraoperatif faktörler
İntratorasik, intraperitoneal veya aortik
prosedürler
3 saati aşan operasyonlar
Büyük hemodinamik oynamalar |
Elektrokardiyografi
Erken iskemik değ.lerin saptanması, deneyim ister ve genellikle mümkün olmaz. Bu
tür bulgular; T dalgasının morfolojisindeki değişiklikler; inversiyon ve/veya
kubbeleşme şeklindedir. Daha aşikar iskemiler ise progressif ST segment depresyonu
şeklinde gözlenir. Down sloping ve horizantal ST depresyonu, up-slopıng depresyona
göre iskemi için daha spesifiktir. Nonkardiyak cerrahi sırasında yeni ST segment
elevasyonları nadirdir ve ciddi iskemi, vazospazm veya infarktüsün göstergesidirler.
İskemi, açıklanamayan intraoperatif atrial veya ventriküler aritmi veya ileti
anormallikleri ile de kendini gösterebilir. İskemi sırasında ECG'nin duyarlılığı,
kaç derivasyon izlendiğine bağlıdır. İdeali en az iki derivasyonun izlenmesidir.
Genellikle inferior duvar iskemisi ve aritmi teşhisi için DII, ön duvar iskemisinin
teşhisi için V5 monitorize edilir. Posterior duvar iskemisinden şüphelenilen olgularda
ösefagal derivsyon faydalı olacaktır. Sadece tek kanal monitorize edilebiliyorsa bir
modifiye V5 derivasyonu (Anterior ve lateral iskeminin tespiti için sol kol (LA)
elektrodunun V5 pozisyonunda yerleştirilmesi uygun olur. Bu durumda DI derivasyonu
seçildiğinde ekranda modifiye bir V5 trasesi izlenecektir) en yüksek duyarlılığı
sağlayacaktır.
Hemodinamik monitörizasyon
İskemik episodlar süresince en sık gözlenen hemodinamik anormallikler,
hipertansiyon ve taşıkardi'dir. Bu ikisi genellikle miyokard iskemisinin sonuçları
olmaktan çok nedenlerini oluşturur. Hipotansiyon ise geç ve olumsuz bir bulgudur.
İskemi sırasında en anlamlı değişiklikler pulmoner arter basıncı
monitorizasyonunda gözlenir. İskemi her zaman olmamakla birlikte, sıklıkla PCWP'teki
ani bir artış ile birliktedir. Wedge trajesinde ani bir V dalgasının ortaya
çıkışı genellikle iskemik papiller kas disfonksiyonu veya akut LV dilatasyonuna
bağlı olarak akut mitral regurjitasyon gelişmesine bağlıdır.
İki boyutlu Transözofageal Ekokardiyografi (TEE)
TEE, yeni rejyonel duvar anormalliklerinin tespitinde değerli olabilir. Bazı
çalışmalara göre TEE ile bu tür yeni anormalliklerin saptanması, ECG
değişikliklerine nazaran daha hızlı ve daha duyarlı indikatörlerdir. Bu tür yeni
anormallikler ile postoperatif miyokard infarktüsü arasında ilişki bulunmaktaysa da
hepsinin iskemik kaynaklı olması beklenmez. Kalp hızı, preload, afterload veya
kontraktilitede , ilaç kullanımı ile oluşturulan artışlar hem rejyonal hem de global
anormalliklere neden olabilirler Bunun ötesinde TEE, pahalı ekipman, yoğun bir deneyim
gerektirir.
ANESTEZİNİN SEÇİMİ
Rejyonal Anestezi
Her ne kadar çalışmalar, rejyonal anestezinin genel anesteziye üstünlüğünü
ortaya koymakta yetersiz kalmaktaysa da ekstramiteler, perine ve alt abdomene uygulanacak
cerrahi girişimlerde iyi bir seçimdir. Spinal veya epidural anesteziyi izleyen ani kan
basınç düşüşleri, yeterli sıvı replasmanı yapılana dek ufak doz fenilefrin
(25-50 mg) ile tedavi edilirse koroner perfüzyon basıncının korunması sağlanır.
Bradikardi varlığında ise 5-lo mg efedrin tercih edilebilir. Önceden sıvı
yüklenmesi ile anlamlı hipotansiyon önlenebilir. KKY'i kompanse durumdaki olgular,
rejyonel anestezi ile oluşan sempatektomiyi iyi tolere ederler ve preoperatif sıvı
yüklenmesine gereksinim duymayabilirler. İnkomplet cerrahi anestezi veya rejyonel
anestezi sırasında aşırı sedasyon uygulanması, regyonel anestezinin seçimi ile
sağlanacak avantajları yok eder, hastaya gereksiz stress getirir ve miyokardiyal
iskemiyi provake edebilir. Böyle bir durumda regional anestezinin genel anesteziye
çevrilmesi uygun olacak hem de sıklıkla gözlenen hipertansiyon, taşikardi, hipoksi ve
hiperkapniyi düzeltecektir.
Genel anestezi
İndüksiyon: Koroner arter hastalarının pek çoğu hipertansiftir. Hipertansiyonlu
olgularda geçerli olan genel prensipler bu olgularda da geçerlidir. Orta derecede veya
ciddi koroner arter hastalığında (üç damar, sol ana damar veya EF < % 50),
indüksiyon tekniği bazı modifikasyonlar gösterir. İndüksiyon, minimal hemodinamik
etki ile, bilinç kaybı ve yeterli bir anestezi seviyesi oluşturarak intübasyonun neden
olacağı vasopressör yanıtı engellemelidir. İndüksiyon ajanının yavaş ve
kontrollü bir şekilde uygulanması ile kan basıncındaki ani düşüşler
engellenebilir ve yeterli bir anestetik depresyon sağlanabilir. Kirpik refleksi kaybolur
kaybolmaz bir kas gevşeticinin uygulanması, ve kontrollü ventilasyona başlanması,
indüksiyon süresince yeterli oksijenasyon sağlar. Yeterli anestezi derinliğine
ulaşıldığı ve arteryel kan basıncı kabul edilebilecek en alt sınıra indiği zaman
endotrakeal intübasyon uygulanır. İndüksiyon süresince kalp hızı, kan basıncı ve
EKG defalarca kontrol edilmelidir.
Anestetik seçimi:
İndüksiyon ajanı : Pek çok olguda spesifik bir ajan secimi gerekmez. Barbitüratlar
etomidat, propofol benzodiazepinler, opioidler ve bunların değişik kombinasyonları,
sıklıkla kullanılır. Ketamine indirekt sempatomimetik etkileri nedeniyle nispeten
kontrendikedir. Bununla birlikte bir benzodiazepin ile kombine edildiğinde minimal
miyokardial depresyon ve hafif bir sempatik aktivasyon elde edilebilir. Bu kombinasyon
ventrikül fonksiyonu kötü olan olgularda faydalı olabilir. Ciddi ventriküler
disfonksiyonu olan olgularda yüksek doz opioid anestezisi savunulmaktadır. Meperidin
dışındaki opioidler tek başına kullanıldıklarında ya kardiak depresyona neden
olmazlar ya da bu depresyon minimaldir. Buna karşılık diğer iv. ajanlarla özellikle
hemodiazepinlerle kombine edildiklerinde ciddi kardiak depresyon oluşabilir. Pür yüksek
doz opioid indüksiyonu ile de kardiyak depresyon oluşabilir. Ancak bu daha ziyade
artmış sempatik tonusun kaybolmasından kaynaklanır ki, kardiak outputları, yüksek
sempatetik tonus ile korunan kötü ventriküler fonksiyonlu olgularda görülür. Ancak
narkotikler tek başına kullanıldıklarında uyanıklık ve intraoperatif hipertansiyon
insidansının fazla olduğu da unutulmamalıdır. Ayrıca uzayan respiratuar depresyon da
pek çok non kardiyak operasyonda bu yöntemin kullanılmasını engeller.
Anestezinin idamesi: Ventrikül fonksiyonu iyi olan olgular genellikle volatil
ajanlarla, deprese ventrikül fonksiyonu olanlar ise opioid zeminli anestezi ile daha iyi
idare edilir. EF'u % 40-50'nin altında olan olgular potent volatil ajanların depresan
etkilerine karşı daha duyarlıdır. N20 özellikle narkotiklerin varlığında anlamlı
kardiyak depresyon oluşturabilir. Üç potent volatil ajanın koroner sirkülasyon
üzerindeki etkileri tablo 20-11' de özetlenmiştir. Üçü de 02 sunumundan ziyade
gereksinimi azalarak myokardial 02 balansını olumlu etkilerler. İsofluran ise potent
koroner vazodilatördür. Diğer ikisinin aksine ısofluran, geniş epikardiyal
damarlardan ziyade intramyokardiyal arterleri dilate eder. Bu durum, myokardial
otsnegülasyonu bozabilir. Bazı laboratuar verileri ve bir kaç klinik rapor, bazı
durumlarda intrakoroner steal fenomenine neden olarak iskemiyi arttırabilir. Bu
intrakoroner steal, daha ziyade kanlanması hemen hemen kolaterallere bağlı olan
stenotik epikardial damarların distalinde oluşur. Stenotik damarlarda isofluran ile
dilatasyon oluşmazken iskemik alanı besleyen damarlarda oluşan dilatasyo,n kanın
iskemik alandan uzaklaşmasına yol açar. Bu gözlemlerin tersine. bu bulguların klinik
önemi tartışmalıdır ve ısofluran koroner arter hastalıklarının anestezisinde en
sık tercih edilen ajan olarak kullanılmaktadır. İntraoperatif dönemde oluşan bir
iskemi, presiptan faktörlerin dışlanması ve varsa düzeltilmesini gerektirir.
Oksijenasyon kontrol edilmeli, hemodinamik anormallikler (hipotansiyon, hipertansiyon,
taşikardi) düzeltilmelidir. Eğer neden ayırdedilemiyorsa veya iskemik bulgular sebat
ediyorsa iv nitrogliserin için endikasyon doğar. Bu durumda bir arteryel hat
oluşturulması ventrikül fonksiyonu iyi olmayan olgularda ise PAC yerleştirilmesi
gerekli olacaktır.
| Ajan |
Koroner Dilatasyon |
Koroner kan akımı |
Miyokardiyal O2 ihtiyacı |
| Halotan |
+ |
- |
-- |
| Enfluran |
++ |
- |
-- |
| İzofluran |
+++ |
0 |
- |
Kas gevşeticiler:
Sirkülatuar yan etkilerinin olmayışı vecuronium, pipecuronium ve doxacurium'u
iskemik kalp hastalarında ideal kas gevşeti kılar. Vecuronium ile nadiren ciddi
bradikardi bildirilmişse de bu olgularda narkotik kullanılmıştır. 0.4 mg/kg'dan
düşük dozda ve yavaşça verilen atracurium genellikle minimal hemodinamik etkiye neden
olur. Sch'nin sirkulatuar etkileri, başlıca otonomik ganglion ve kardiak muskarinik
reseptörlerin stimulasyonuna bağlı olup kalp hızı ve kan basıncında değişken
oynamalarla sonuçlanabilir. Net etkisi, hastanın preoperatif sempatetik ve
parasempatetik tonusundan, antikolinerjiklerle premedikasyondan ve adrenerjik blokajdan
etkilenir. Beta-Adrenerjik bloker alanlarda Sch'i takiben bradikardi görülebilir. Uygun
kullanıldıklarında diğer kas gevşeticiler de bu olgularda güvenle kullanılabilir.
Bunun dışında kas gevşeticilerin sirkülatuar yan etkilerinden diğer anestezik
ajanların istenmeyen etkilerini dengelemek amacıyla yaralanılabilir. Örneğin
pancuroniumun vagolitik etkisi potent narkotiklerin vagotonik etkisini dengeleyebilir. Kas
paralizisinin standart ajanlarla reversü, koroner arter hastalarında olumsuz bir etki
oluşturmaz Atropin yerine glikopirolat kullanımı ise taşikardi şansını azaltır.
Postoperatif tedavi
Anesteziden çıkış ve postoperatif dönemde miyokard üzerindeki
stress sürebilir. Yeterli oksijenasyon sağlanıncaya dek 02 uygulaması
sürdürülmelidir. Titreme sıklıkla 20-30 mg iv. meperidin veya 1.2 mg butorfanol ile
tedavi edilebilir. Postop ağrı, analjezikle veya regional anestezi teknikleri ile
kontrol edilmelidir. Eğer sıvı yüklenmesine ait bulgular varsa veya hastada ventrikül
fonksiyonunun kötü olduğuna dair bir öykü varsa postoperatif x-ray faydalıdır.
Pulmoner konjesyon tesbit edilirse 20-40 mg iv furosemid veya intravenöz vazodilatör
tedavi (genellikle nitrogliserin) ile hızla tedavi edilmelidir. Bu olguların postop
dönemdeki en büyük riskleri tanınmamış iskemi dir. Perioperatif MI'ların büyük
bir çoğunluğu cerrahiyi takiben ilk 3 gün içinde sıklıkla 24-48 saat içinde
oluşur. Sık olarak izah edilemeyen hipotansiyon şeklinde ortaya çıkar. Diğer
presentasyonlar ise konjestif kalp yetersizliği, mental durumda değişiklikler, ve
aseptomatik ECG bulgularıdır. Bu olguların hemen hemen tümü 50 yaş üzerindedir.
Tanı; genellikle ECG ve kardiak enzim değişiklikleri, daha az sıklıkta radionüklid
çalışmalarla konur. VALVÜLER KALP HASTALIKLARI
1. MİTRAL STENOZ
İntraoperatif Esaslar. Başlıca hemodinamik amaçlar. 1) Sinüs ritminin
sürdürülmesi (Eğer preoperatif dönemde varsa) 2)Taşikardiden kaçınılması. 3)
CO'da büyük artışların önlenmesi. 4) Hipovolemi ve sıvı yüklenmesinden
kaçınılması
Monitörizasyon: Tüm major cerrahi girişimlerde full hemodinamik monitorizasyon
(arteryel ve pulmoner arteryel basınçlar) genellikle endikedir. Aşırı sıvı
yüklenmesi, bu olgularda pulmoner ödemi provake eder. Pulmoner arter basınçlarının
yakından izlenmesi gereklidir. PCWP ölçümleri mitral stenoz varlığında
transvalvüler gradienti yansıtır.
Ajanların seçimi: Olgular, spinal veya epidural anestezinin oluşturduğu
vazodilatasyona oldukça duyarlı olabilir. Sempatik blokajın nispeten daha geç
başlaması nedeniyle epidural anestezi spinal anesteziye tercih edilebilir. Sempatik
stimulasyon nedeniyle ketaminin kendisi genellikle iyi bir ajanı olarak kabul edilmez.
Aynı şekilde pankuronyumdan da kaçınılmalıdır. Bir volatil ajan ile opiod arasında
secim yapılacaksa opioid daha iyi bir seçim olabilir. Volatil ajanlar istenmeyen
vasodilastasyon oluşturabilir ve junctional ritmi tetikleyebilir. Volatil ajanlardan
halotan, KH'nı azalttığı ve daha az vazodilatasyon oluşturduğu için seçilebilir.
N20 bazı olgularda PVR'ı akut olarak arttırabildiği için dikkatle kullanılmalıdır.
İntraoperatif taşikardi anestezinin derinleştirilmesi (bir opioid ile), iv esmolol veya
atrial fibrilasyonu olan olgularda digoksin kullanımı ile kontrol edilebilir.
Vasodilatasyon oluşturacağı için verapamil daha az tercih edilir. Ani
supraventriküler taşikardiler, hemodinamiyi ciddi ölçüde bozuyorsa kardiyoversiyon
gerekliliği vardır. Vasopressör gerektiğinde fenilefrin (beta adrenerjik etkisinin
olmayışı nedeniyle) efedrine tercih edilir. Akut bir hipertansiyon ise full hemodinamik
monitorizasyon altında potent vasodilatörlerin kullanımı ile tedavi edilmelidir.
2.MİTRAL REGURJİTASYON
İntraoperatif esaslar: Regurjitasyonun ciddiyeti ve LV fonksiyonunun durumu ile
ilişkilidir. Kalp hızının yavaşlaması (uzun sistol) ve afterloadtaki akut
artışlardan, regujitasyonu arttıracağından kaçınılmalıdır. Bradikardi, LVEDV'ü
arttırmak ve mitral anulusu akut olarak dilate ederek regurjitan volümü arttırabilir.
İdeal olarak KH, 80-100 arasında tutulmalıdır. Endotrakeal intübasyon ve cerrahi
stimülasyonu takiben LV afterloadunda oluşan akut artışlar hızla tedavi edilmeli
fakat aşırı myokardiyal depresyon da oluşturulmamalıdır. Aşırı volüm
ekspansiyonu da LV ü dilate edecek regürjitasyonu arttırabilir.
Monitörizasyon: Monitörizasyon niteliği regürjitasyonun ciddiyeti ile ilişkilidir.
Semptomatik olgularda PAP monitorizasyonunun extreme faydası vardır. Mitral
regürjitasyon, PCWP dalgasında geniş bir CV dalgasıve hızlı bir y inişi ile
tanınabilir. cv dalgasının yüksekliği atrial ve pulmoner vasküler komplians ile
ters, pulmoner kan akımı ve regürjitan volümle doğrudan ilişkilidir. Çok geniş cv
dalgaları, pulmoner arter trasesinin kendisinde dahi sıklıkla görülebilir.
Ajan seçimi: Ventriküler fonk.u nisbeten iyi korunmuş olgularda pek çok anestezik
teknik problem çıkarmadan uygulanabilir. Spinal ve epidural anestezi bradikardiden
kaçınmak koşuluyla iyi tolere edilir. Orta derecede ciddi ve ciddi ventr. disfonk.u
olan olgular, volatil ajanların depresan etkilerine oldukça duyarlıdır. Bu olgularda
bradikardiden kaçınmak kaydıyla opioid anestezisi uygundur. Bu amaçla pankuronyum'un
seçimi de uygun olacaktır.
3.AORT STENOZU
Bu olgularda normal sinus ritminin, kalp hızının ve intravasküler volümün
korunması esastır. Atrial sistol için gereken zamanın kaybı öz.le taşikardi ile
birlikte olduğunda hızla tabloyu kötüleştirir. Atrial fibrilasyon gelişmesi ise
ventriküler doluşu hızla bozar ve acil kardioversion gerektirir. Ventriküler
kompliansın azalması, intravasküler volümdeki ani değ.lere karşı hastaları
oldukça duyarlı kılar. Pek çok olgu, yeterli hidrasyona rağmen vuru hacmi sabitmiş
gibi davranırlar. Bu tip durumlarda CO, hıza bağımlı hale gelir. Bu nedenle
bradikardi (< 50 vuru dk) iyi tolere edilemez. Pek çok olguda kalp hızının 60-90
arasında tutulması uygun olacaktır.
Monitörizasyon: EKG ve kan basıncının yakın takibi esastır. ST ve T
anormalliklerinden ötürü iskeminin teşhisi güçlük arzeder. İntraarteryel basınç
monitorizasyonu ciddi aort stenozu olgularında kısa süreli hipotansiyon periyodları
bile tolere edilemeyeceği için gereklidir. Pulmoner arter kataterizasyonu faydalıdır,
ancak bulgular dikkatle yorumlanmalıdır. Yeterli LVEDV ve CO' u koruyabilmek için
normalden daha yüksek PCWP gerekli olur. Prominent a dalgası genellikle PCW dalgası
üzerinde görülebilir. Vasodilatör kullanımı sadece PAC uygulanma olgularda tercih
edilmelidir.
Ajan seçimi: Hafif ve orte derecede aort stenozu olan asemptomatik olgular, spinal
veya epidural anesteziyi iyi tolere edebilirler Ancak her iki yöntem de hipotansiyona yol
açmayacak şekilde dikkatlice uygulanmalıdır. Hipotansiyonun daha yavaş başlaması
nedeniyle epidural anestezi, spinal anesteziye tercih edilebilir. Ciddi aort stenozu
olgularında ise ikisi de kontrendikedir. Semptomatik olgularda genellikle ajan seçimi
kritiktir. Bunlarda, narkotik zeminli anestezik teknikler genellikle minimal kardiyak
depresyon oluşturacağından tercih edilir. Bir volatil ajan kullanılacaksa ; miyokard
depresyonundan, vasodilatasyon ve atrial sistol kaybından kaçınmak için düşük
konsantrasyonlarda kullanılmalıdır. Taşikardi ve hipertansiyon, miyokard iskemisine
yol açacağından anestezinin derinliği arttırılarak tedavi edilmelidir. Eğer beta
bloker kullanılacaksa esmolol, kısa ömründen dolayı tercih edilmelidir. Hastaların
çoğunluğu vazodilatörlere karşı hassastır. Hatta myokardiyal 02 gereksinim-sunum
dengesini bozacağından hafif hipotansiyonu bile tolere edemezler. Hipotansiyon, 25-50 mg
gibi düşük dozlarda fenilefrin ile tedavi edilmelidir. İntraoperatif supraventriküler
taşikardiler, kardiyoversiyon ile sık ventriküler ektopiler ise iv lidokain ile hemen
tedavi edilmelidir.
3.AORT REGÜRJİTASYONU
Anestezik yaklaşım: Kalp hızı, normalin üst sınırlarında (80-100)
tutulmalıdır. Bradikardi, regürjitan volümü arttırırken taşikardi, miyokardiyal
iskemiye katkıda bulunur. Sistemik vasküler rezistanstaki artışlar ve aşırı
miyokardiyal depresyondan kaçınılmalıdır. Kardiyak preload'taki kompansatuar artış
korunmalı, fakat aşırı sıvı replasmanından da kaçınılmalıdır.
Monitörizasyon: Akut aort regürjitasyonu olan olgular ile ciddi kronik
regürjitasyonu olanlarda full hemodinamik monitorizasyon uygulanmalıdır. Akut aort
regürjitasyonunda , mitral valvin prematüre kapanışı sıklıkla gözlenir ve PCWP'ın
(LVEDP'ın) yanlış yorumlanmasına neden olur. Geniş bir cv dalgasının görülmesi,
LV dilatasyonuna bağlı olarak mitral regürjitasyon geliştiğini gösterir. aort
regürjitasyonu olan olgularda geniş nabız basıncı karakteristiktir.
Ajan seçimi Pek çok olgu, intravasküler volüm korunmak kaydıyla spinal ve epidural
anesteziyi iyi tolere ederler. Genel anestezi endike olduğunda isofluran iyi bir seçim
olabilir. Ventriküler fonksiyonu deprese olgularda narkotik destekli genel anestezi daha
uygundur. Bu teknikte sıklıkla bradikardi gelişeceğinden kas gevşekliği için
pankuronyum kullanılması uygun olacaktır. İntraoperatif afterloadu azaltmak için
nitroprussid kullanılacaksa full hemodinamik monitorizasyon kesinlikle gereklidir.
Hipotansiyon tedavisinde genellikle tercih edilen efedrindir. Ancak hipotansiyon, aşırı
vasodilatasyona bağlı ise ufak doz (25-50 microgr) fenilefrin kullanılabilir. Daha
yüksek dozlarda ise fenilefrin, sistemik vasküler rezistansı, diastolik arter
basıncını ve regürjitasyonu arttırabilir.
4.TRİKÜSPİT REGÜRJİTASYONU
Anestezik yaklaşım: Hemodinamik strateji, tamamen altta yatan patolojiye
yöneltilmelidir. Sağ ventrikül atım hacmini ve LV afterload'unu koruyabilmek için
hipovolemi ve sağ ventrikül afterload'unu arttıran faktörlerden (hipoksi ve asidoz
gibi) kaçınılmalıdır. PEEP ve yüksek havayolu basınçları, sağ ventrikül
afterloadunu arttıracağından istenmez.
Monitorizasyon: Hem CVP hem de pulmoner arter monitorizasyonu bu olgularda faydalı
olur. Triküspit regürjitasyonu nedeniyle bazan PAC'ni triküspit valvden geçirmek
mümkün olmayabilir. SAğ ventrikül fonksiyonunu izlemede CVP monitorizasyonu oldukça
faydalıdır. PAP ölçümleri de sağ ventrikül afterload'u ve sol ventrikül preload'u
hakkında bilgi verir. CVP'deki bir artış, sağ ventrikül fonksiyonunun bozulduğunu
gösterecektir. CVP trasesinde bir cv dalgası genellikle bulunur. Bu olgularda triküspit
regürjitasyonu nedeniyle termodilüsyon ölçümleri yüksek sonuçlar verir. Ajan
seçimi Yine altta yatan hastalığa göre bir seçim yapılır. Pek çok olgu, spinal ve
epidural anesteziyi iyi tolere ederler. Ancak hepatik disfonksiyona bağlı koagülopati,
rejyonel anestezi uygulamasından önce dışlanmış olmalıdır. Genel anestezi
sırasında N2O, pulmoner hipertansiyonu arttırabileceğinden dikkatlice
kullanılmalıdır.
5.MİTRAL VALV PROLAPSUSU
Genel popülasyonun % 5'inde ve kadınlarda daha sık görülür. Anesteti uygulaması,
hastanın klinik durumuna bağlıdır. Olguların pek çoğu asemptomatik olup profilaktik
antibiyotik uygulaması dışında bir özellik göstermezler. İntraoperatif dönemde
ventriküler aritmiler, özellikle sempatetik stimülasyona bağlı olarak görülebilir.
Bu aritmiler, lidokain veya beta adrenerjik blokerlere genellikle yanıt verirler.
Nispeten derin bir anestezi uygulaması ile intraoperatif aritmi şansı azaltılabilir.
Bu olgularda ventrikül hacmindeki küçülmeler regürjitasyonu arttıracağından ; 1)
Hipovolemi, 2) Ventrikül boşalmasını hızlandıran faktörlerden (sempatetik tonus
artışı, afterload azalması) kaçınılması gerekir.
6.HİPERTROFİK KARDİYOMİYOPATİ
Olguların çoğu asemptomatiktir. Semptomatik olgularda supraventriküler ve
ventriküler disritmiler sıktır. Bu olguların anestezi uygulamasında ; 1. Sempatetik
aktivasyonu minimalize etmek, 2. Hipovolemiden kaçınmak, 3. Sol ventrikül
afterload'undaki azalmalara engel olmak gerekmektedir. Ciddi outflow obstruksiyonu olan
olgularda bir miktar miyokard depresyonu oluşturulması (volatil anesteziklerle),
faydalı olur. Rejyonel anestezi uygulaması ise preload ve afterload'u azaltacağından
tabloyu ağırlaştırabilir. Fenilefrin ve diğer pür alfa adrenerjik agonistler,
kontraktiliteyi arttırmadan sadece SVR'ı arttırdıkları için ideal
vasopressörlerdir.
İLETİM VE RİTM ANORMALLİKLERİ
BRADİARİTMİLER
Genellikle, SA nod disfonksiyonu veya AV noddaki ileti anormalliklerinden kaynaklanır.
Revesibl anormallikler arasında ; 1.Vagal tonustaki artışlar, 2. Elektrolit imbalansı,
3. İlaç toksisitesi, 4. Hipotermi, 5. Miyokardiyal iskemi yer alır. İrreversibl
nedenler ise; 1. İzole iletim sistemi anormallikleri 2. Hipertansif kalp hastalıkları,
3. Koroner arter hastalıkları, 4. Valvüler kalp hastalıklarından ibarettir.
DAL BLOKLARI
Sağ dal bloğu bir konjenital anomali veya organik kalp hastalığından orijin
alırken sol dal blokları, iskemik kalp hastalıklarının göstergesidirler. Her ritm ve
blok problemi, komplet kalp bloğu oluşturma şansına göre ciddiyet arzeder. Tam kalp
bloğu gelişme şansı yüksek olan bu olgularda cerrahi öncesinde kalıcı veya geçici
bir pace maker takılması uygun olacaktır. Pacemaker'lı olguların anestezisinde dikkat
edilecek özelliklerin başında pacemaker fonksiyonunun kontrolü gelir. Her pace
spike'ını bir QRS kompleksinin ve her QRS kompleksini, palpabl bir nabazanın
izlediğine dikkat edilmelidir. Eğer hastanın kalp hızı, pacemaker'ın hızını
aşarsa pace spike'ları görülemeyecektir. Bu tür durumlarda pace hızı
arttırılmadan veya hastanın kalp hızı yavaşlatılmadan (Valsalva manevrası gibi)
pacemaker'ın fonksiyonunun değerlendirilmesi mümkün olmayacaktır. Eğer pacemaker
fonksiyonundan şüpheleniliyora bir kardiyoloji konsültasyonu uygun olur.
Cerrahi elektrokoter kullanılması, pacemaker'ı suprese edebilir. Bu nedenle kısa
süreli, düşük outputlu koterizasyon kullanılması, topraklama paletinin pacemaker'dan
mümkün olduğunca uzağa konulması ve bipolar koter kullanılması önerilir. Yine,
elektrokotarizasyon sırasında arteryel nabazan trasesinin sürekli olarak (basınç
trasesi veya pletismograf ile) izlenmesi zorunludur. Sch'nin oluşturacağı
fasikülasyonlar ve postoperatif dönemdeki titremeler de pacemaker'ı suprese edebilir.
Eğer intraoperatif dönemde pacemaker fonksiyon dışı kalırsa Fi02 , %100'e
yükseltilmeli, cihazın tüm bağlantı ve pilleri kontrol edilmeli, jeneratör; asenkron
moda, ventriküler output maksimuma getirilmelidir. Bu problem genellikle transvenöz
elektrodun ventrikül endokardiyumundan ayrılması ile oluştuğundan kateterin yavaşça
ilerletilmesi ile sorun çözümlenebilir. Bu arada atropin , isoproterenol ve epinefrin
ile yapılacak farmakoljik müdaheleler yararlı olabilir. Buna rağmen yeterli kan
basıncı sağlanamıyorsa bir başka pacing elektrod yerleştirilene veya yeni bir
jeneratör elde edilene dek CPR uygulanmalıdır. Bu olguların anestezi uygulamasında
tüm anestezik ajanlar kullanılabilir.
KAYNAKLAR
1.Cardiac Anesthesia. Edited by Kaplan JA. Wb.Saunders Company. Third Edition, 1993.
2. Cardiac Anesthesia: Stephen J. Thomas Jon. L. Kromer.
3. Anesthesia. Edited by Ronald D.Miller. Fourth Edition. Churchill Livingstone, 1994.
|