Y. Doç. Dr. Hakkı Ünlügenç
AKCİĞER TRANSPLANTASYONU VE ANESTEZİ
Tek akciğer, çift akciğer ve çift akciğer + kalp
transplantasyonu dünyanın bir çok bölgesinde artan sıklıkla uygulanmaktadır. Tüm
transplantasyon olgularında olduğu gibi operasyonun başarısında cerrahi tekniğin
yanı sıra uygun vericinin bulunması, etnik sorunlar ve greft rejeksiyonunun önemli
faktörlerdir. Transplante edilecek akciğer için uygunluk önemlidir. Bu hastalarda
aspirasyon hikayesi olmadan erken endotrakeal entübasyon uygulanmış olması,
resussitasyon uygulanmış ise fazla mayi yüklenmemiş olması, göğüs tüpü
uygulanmamış olması, plevral hastalığın bulunmaması ve trakeostomi açılmamış
olması transplante edilecek akciğer için gerekli şartlardır. Uygun bir donörde ise
minimal bir alveolo-arteriyel O2 gradienti (% 100 oksijen solurken >400 mmHg veya
PaO2'nin % 40 O2 ve 5 cmH2O PEEP ile ventile edilirken 100 mmHg ve üzerinde olması),
temiz bir akciğer grafisi ve balgam tetkikinin temiz olması gereklidir.
Akciğer transplantasyonu için uygun adaylar; restriktif,
obstrüktif, infektif veya pulmoner vasküler hastalığı içeren 4 temel gruptaki
end-stage progresif akciğer hastalığı olan hastalardır.
Tek akciğer transplantasyonu için kronik akciğer
enfeksiyonu bir endikasyon değildir. Fakat restriktif akciğer hastalığı ve pulmoner
fibrozis mevcudiyetinde uygun bir endikasyon olabilir.
Çift akciğer transplantasyonu, genellikle kistik fibrozis
veya bronşiyektazi gibi infeksiyöz hastalıklar için endikedir. Özellikle bu
hastalarda tek akciğer transplantasyonu sonrasında enfekte bir akciğer bırakma riski
mevcuttur.
Kalp-akciğer transplantasyonu ise pulmoner hipertansiyon
ve kor pulmonare mevcudiyetinde uygulanır. Çift akciğer ve kalp-akciğer
transplantasyonunda aortik kros klemp ve myokardiyal koruma ile standart kardiyopulmoner
bypas gerektirir.
Tek akciğer transplantasyonu, ekstrakorporeal bypas
uygulaması ile yapılır. Anestezi tekniğinde; arteriyel ve intravenöz kateterizasyon
cerrahi öncesinde, pulmoner arter kateterizasyonu ise indüksiyon sonrasında
yapılmalıdır. Pulmoner arter kateterizasyonunun uyanık hastalarda uygulanması ileri
derecede dispneik hastalarda uygulanması zor ve tehlikelidir( De Majo 1992). Bunu takiben
entübasyonda çift lümenli tüpler veya blokerler mutlaka kullanılmalı ve tüp veya
blokerlerin yeri fiberoptik bronkoskop ile yeniden değerlendirilmelidir. Yüksek ölü
mesafe ventilasyonu nedeniyle end tidal CO2 değerinin yanlış değerlendirilebileceği
göz önünde tutularak, tekrarlayan arteriyel kan gazı ölçümleri yapılmalıdır.
FIO2 veya hava/oksijen karışım oranlarının kan gazı
ölçümleri ile düzenlenmesi önerilmektedir. Son zamanlarda çift akciğer
transplantasyonu bazı merkezler de kısıtlı bir kardiyopulmoner bypas uygulayarak
seriler oluşturmuşlardır. Amfizematöz hastalarda, arteriyovenöz bypas uygulamasını
genellikle gerekli olmazken, pulmoner fibrozisli hastaların yaklaşık % 30'u
arteriyovenöz bypas uygulamasını gerektirmektedir( De Majo 1992).
Hastaların preoperatif oksijen desteğine ihtiyaç
göstermeleri, ekzersiz toleransları ve pulmoner arter basınç verileri
değerlendirilerek, hastaların arteriyovenöz bypas ihtiyaçları önceden tahmin
edilebilir. Preoperatif pulmoner fonksiyon ve sağ akciğer kateterizasyonu, ventilasyon
perfüzyon scan'i ve arteriyel kan gazı çalışmaları anestezi indüksiyon ve
idamesinde olası karşılaşılabilecek komplikasyonların önceden tanısında
yardımcı olur. Örneğin ekspiratuar akım hızında azalma ve hava tuzağı tespit
edilen vakalarda hipoksemi ve hiperkarbi agreve edilerek maske ile indüksiyon sırasında
ve entübasyondan sonra hemodinamik instabiliteye neden olabilir. Akciğer
transplantasyonunda major anestezik durum, sağ ventriküler fonksiyonun seviyesine ve
pulmoner arterin klemplenmesi ile sağ ventriküler fonksiyonunun buna adaptasyonuna
bağlıdır. Bu nedenle pulmoner arter kateterizasyonu ile pulmoner arter
basınçlarının ölçülmesi hastaların pulmoner arterin ligasyonunu takiben
gelişebilecek sağ ventrikül yetmezliği ve kardiyopulmoner bypas'a ihtiyacı hakkında
bilgi verir.
İndüksiyonun histamin salınımına neden olmayan ve
miyokardı deprese etmeyen ajanlarla (örn. Etomidat, vekuronyum) hızlı bir şekilde
yapılması önerilmektedir. Nitröz oksit büllü akciğer hastalarında ve pulmoner
vasküler rezistansı yüksek olan hastalarda, % 100 oksijen ile ancak kabul edilebilir
bir oksijen satürasyonu sağlanabiliyorsa kullanımı önerilmemektedir. İnhalasyon
ajanlarına yüksek doz opioid ilave edilerek uzun etkili kas gevşeticilerle anestezi
idamesi başarı ile sürdürülebilir.Tüm hastalar operasyon süresince pozitif
basınçlı ventilasyon ile solutulmalı, dependent akciğere PEEP ve nondependent
pulmoner arter ligatüre edilmemişse nondependent akciğere CPAP uygulanmalıdır.
Ligasyonu takiben pulmoner arter basıncındaki artışın neden olacağı sağ
ventriküler yetmezlikte vazodilatörler ve/veya pozitif inotropik ajanlar yararlı
olabilir. Operasyon sonunda çift lümenli tüp tek lümenli tüplerle değiştirilerek,
postoperatif yoğun bakım ünitelerinde transplante akciğerin fonksiyonları dikkatle
takip edilmelidir. Bu dönemde fiberoptik bronkoskop ile alınan biopsi örnekleri
akciğer enfeksiyonu ve greftin rejeksiyonu hakkında bilgiler verir. Postoperatif yoğun
bakımda takip edilen hastalarda kabul edilebilir oksijen satürasyonu sağlayacak minimal
bir hava yolu basıncı ve FiO2 ile ventile edilmesi gerekir. Epidural opioidler
postoperatif ağrının kontrolü ve erken ekstübasyon için seçilebilecek ajanlardır.
Bazı merkezler tek akciğer transplantasyonunu takiben sörvi % 90 iken çift akciğer
transplantasyonunu takiben bu oran % 82 olarak bildirmişlerdir.
KALP TRANSPLANTASYONU VE ANESTEZİ
İlk kalp transplantasyonu 1967 yılında Güney afrikada
Dr. C Barnard tarafından gerçekleştirilmiş ve tüm dünyada kabul görmüştür.
Günümüzde donör organ bulmanın kısıtlı olmasından dolayı ancak tüm dünyada
yılda yaklaşık 3000 kalp transplantasyonu yapılabilmektedir. Siklosporinin
kullanımından önce 1 yıllık sörvi yaklaşık % 40 iken günümüzde siklosporin ve
endomiyokardiyal biopsi ile takip edilen agresif antirejeksiyon tedavi (lenfosit-spesifik
monoklonal antikorlar) ile 1 yıllık sörvi % 80 ve 5 yıllık sörvi yaklaşık % 70
civarındadır. Kardiyak transplantasyon uygulamasında alıcı ve vericide uygunluk,
özellikler arz eder. Kalp transplantasyonunda beyin ölümü kesin tanısı konmuş 40
yaş altında kardiyak bir problemi olmayan hastalar verici olarak kabul edilirken, primer
beyin tümörü, intrakraniyal kanama veya travma nedeniyle irreversibl solunum arresti
geçirenler transplantasyon için bu grubu dışında tutulurlar. Verici seçiminde
ayrıca alıcı ile ABO grup uyumu ve verici/alıcı ağırlığının % 20'sinden daha
düşük olmaması gereklidir. Kesin beyin ölümü tanısı 4 kişilik uzman bir ekip
tarafından konarak aşağıdaki kriterler kontrol edilmelidir.
- Koma nedeni geri dönüşümsüz olmalıdır.
- Spontan adale hareketleri olmamalıdır.
- Kraniyal sinir refleks ve yanıtları
bulunmamalıdır(Pupil, ışık, kornea, öğürme, okülo-sefalik, okülo-vestibuler,
respiratuar refleksler).
- En az 30 dakika süre ile izoelektrik EEG kaydı sonunda
aktivite gözlenmemesi
- Apne testinin pozitif olması gereklidir.
- Atropin uygulamasına 5 atım/dakika'dan fazla yanıt
alınamaması.
Verici kallbin hazırlanmasında anestezik yaklaşımda tam
bir monitörizasyon ile yeterli bir intravasküler volüm ve kardiyak stabilizasyon
gereklidir. Yeterli volüme rağmen sistolik basınç düşük ise pozitif inotropik
ajanlar kullanılmalıdır. Hipertansiyonu olan olgularda ise sodyum nitroprussid ile kan
basıncı kontrol altına alınmalıdır. Steroid ve heparin uygulamasını takiben, uygun
cerrahi manüplasyon ile alınan kalp soğuk izotonik içerisine alınır. Genellikle
alınan kalbin en fazla 4 saatlik iskemi süresine dayanabildiği kabul edilmektedir.
Alıcının ise, daha önce cerrahi veya tıbbi medikal
tedaviye yanıt alınamayan, son dönem kalp yetmezliği tablosunda ve yaşam süresi
oldukça kısa olan olgular içinden seçilmelidir. İdyopatik kardiyomiyopatiler, multipl
miyokard enfarktüsü ve koroner arter hastalığı en yaygın endikasyonlardır.
Genellikle transplantasyon için önerilen yaş grubu 60 yaş ve altıdır. Kalp
yetmezliği tablosunda olan hastalara sıklıkla renal ve hepatik fonksiyonlarda bozulma
eşlik eder. Transplantasyon uygulanan olgular sıklıkla immunosupresif (siklosporin)
tedaviye ihtiyaç gösterir. İmmunosupresör ajanlar nefrotoksik ve hepatotoksik olup, bu
organlardaki fonksiyon bozukluğuunu daha da artırır. Buna ilaveten aktif enfeksiyonu
olan hastalarda immunosupresif tedavi enfeksiyonu aktive edebileceğinden bu hasta
grubunda kalp transplantasyonu kontrendikedir. Ayrıca insüline bağımlı diyabet, aktif
peptik ülser mutlak kontrendikasyon oluştururken, vazodilatör tedaviye yanıt vermeyen
yüksek pulmoner vasküler direnç ve yakın bir zamanda geçirilmiş pulmoner emboli veya
infarktüs relatif kontrendikasyon oluşturur.
Kalp transplantasyonu uygulanacak olan hastalarda
genellikle anstabil bir hemodinami, hipervolemi, hiperpne veya ortopne, metabolik asidoz,
renal ve/veya hepatik bozukluklar birlikte olabilir. Bu hastalarda premedikasyon rutin
olarak uygulanmaz ancak ameliyat şartlarında monitörizasyon uygulamaları esnasında
düşük konsantrasyonlarda sedatif (diazem 0.1 mg/kg) veya narkotik (morfin 0.05-0.08
mg/kg IM) ajanlar kullanılabilir. Hastaların postoperatif immünosupresif tedavileri
devam edeceğinden kullanılacak tüm malzemenin steril olması ve girişimlerin steril
şartlarda yapılması gerekmektedir. Monitörizasyon uygulaması kardiyopulmoner bypasta
olduğu gibidir ( EKG, arteryel kateter ile nabız ve kan basıbncı takibi, CVP kateteri,
pulse oksimetri, end tidal CO2 takibi, özefagus ve rektal ısı probları, idrar
kateteri). Genellikle pulmoner arter katateri enfeksiyon ve travma riski taşır. Bu
nedenle önerilmemesine rağmen günümüzde bazı merkezlerde rutin uygulanmaktadır.
Preoksijenasyonu takiben indüksiyon amacıyla narkotikler
(fentanil veya sufentanil) ve kas gevşetici olarak nondepolarizan ajanlar tecih
edilmelidir. Bu dönemde esas amaç; kalp hızı, kan basıncı, ritim ve idrar
miktarında yeterliliği sağlayan uygun bir hemodinamik stabilizasyon sağlamaktır.
Heparinizasyon ve hipotermiyi takiben alıcı kalbi uygun tekniklerle çıkarıldıktan
sonra açılan boşluğa verici kalbi yerleştirilir. Tüm anastomozlar tamamlandıktan
sonra aorta klempi alınmadan önce hasta baş aşağı pozisyona alınıp sistemdeki hava
boşaltılır. Aort klempi kaldırıldıktan sonra kalbin defibrilasyon ile aktivasyona
başlaması gerekir. Defibrile edilerek uygun ritme dönderilen kalbin debisi hıza
bağlı olduğundan kalp hızının 100-110 /dk'da tutulması gerekir. Bu amaçla 10 mg/kg
isoproterenol önerilmektedir. Protamin ile heparinin etkisi nötralize edilerek yeterli
bir idrar out put'u sağlamak için mannitol, furosemid veya renal dozda dopamin
kullanılır. Postoperatif hasta hemodinamik olarak stabilize olana kadar ekstübe
edilmez. Bu dönemde en çok korkulan komplikasyon greftin rejeksiyonu olduğundan,
postoperatif erken dönemde yüksek doz kortikosteroid uygulanır. Preoperatif
başlanmış olan immunosupresif tedaviye devam edilir ve enfeksiyon riskinden dolayı
göğüs tüpü ve kateterler mümkün olduğunca erken çekilmelidir. Rejeksiyon riskini
önceden tespit etmek için internal juguler venden girilerek alınan myokard biyopsisi
ile hasta takip edilir. Rejeksiyon ve enfeksiyon morbidite ve mortaliteyi etkileyen
faktörler olup hastaların büyük bir kısmı enfeksiyon nedeniyle kaybedilir.
RENAL TRANSPLANTASYON VE ANESTEZİ
Geçtiğimiz 30 yıl içinde kronik renal yetmezlik
tedavisinde böbrek transplantasyonu en yararlı tedavi metodu olarak kabul edilmiştir.
İmmunosupresyon, doku testleri ve organ preservasyonundaki ilerlemeler kadavra
böbreğinden ya da yaşayan kişilerden alınan böbreklerle transplantasyon yapılan
alıcılarda yaşama şansını uzatmıştır.
İlk renal transplantasyon 1954 yılında Peter Bent
Brigham grubu tarafından bir ikiz kardeş arasında yapılmıştır. Alıcıya spinal
anestezi, vericiye ise eter anestezisi verilmiştir. Alıcı daha sonra immünosüpresan
kullanmaksızın 8 yıldan uzun süre yaşamıştır.
Anatomi ve Fizyopatoloji
Böbreklerin yerleşim yeri retroperitonealdir ve
metanefrik blastomdan gelişmişlerdir. Her böbrek aortadan doğan bir renal arterle
beslenmektedir, fakat bazen renal arterin anatomik varyasyonlarına rastlanabilir.
Böbreklerin her biri kardiak outputun yaklaşık %10'unu alır. Renal arter interlober,
arkuat ve interlobuler dallara ayrılır. Afferent arteriyol glomerülün kapiller ağ
şebekesine girer ve efferent arteriyol adını alır. Her bir böbrekte yaklaşık 1
milyon nefron vardır. Kortikal nefronların damarlanması juksta medüller nefronlardan
farklıdır; kortikal nefronlar genellikle juksta glomerüler hücreler ihtiva eden kas
yapısında ve çok iyi innerve edilen afferent arteriollere sahiptirler. Kan glomerüler
kapillerlerden geçerken plazma süzülür ve filtrasyon mayi bowman aralığında
toplanır. Molekül ağırlığı 10.000 yada daha düşük maddeler (su ve iyonlar gibi)
kolayca glomerüler kapillerlerin duvarından geçerler. Daha büyük moleküllerin
filtrasyonu daha azdır ve Hb, albumin gibi yüksek ağırlıktaki proteinler normal
olarak kapiller duvarı geçemezler. Filtrasyon sıvısı renal tübüllere geçer.
Böbrekler predominant olarak sempatik sinirlerle innerve
edilirler ve çoeliak pleksustan, torasik splenik sinirden, lomber splenik sinirden ve
intermezenterik sinirlerden dallar alırlar.
Renal Yetmezlikte Farmakoloji
Anestezi sırasında kullanılan ilaçların bir çoğunun
eliminasyonu kısmen de olsa böbrekler yoluyla olmaktadır. Renal yetmezlik varlığında
kullanılan ilaç ve aktif metabolitlerinin birikimini önlemek için doz ayarlaması
yapmak gerekir. Ayrıca azoteminin sistemik etkileri bu ajanlardan bir çoğunun
farmakolojik etkilerini potansiyalize edebilir. Bu son durum ilacın proteine bağlanan
miktarında azalmaya, kan beyin bariyerindeki kısmi bozulmaya bağlı olarak beyin
penetrasyonundaki artışa veya renal yetmezlikte biriken toksinlerle olan sinerjistik
etkilere bağlı olabilir.
1) İntravenöz Ajanlar
Barbituratlar: Hastalar sıklıkla barbituratlara
artmış sensitivite gösterirler. Bunun mekanizması proteine bağlanan kısmın
azalmasının neden olduğu dolaşan serbest barbiturat miktarındaki artıştır. Asidoz
da ilacın non-iyonize kısmında artışa neden olarak beyne girişini hızlandırabilir.
Ketamin: Farmakokinetiği renal hastalıkla çok az
değişir. Bazı aktif hepatik metabolitlerin atılımı renal yollardır ve renal
yetmezlikte birikebilir. Ayrıca vitaminin sekonder hipertansif etkisi hipertansif renal
hastalarda istenmeyen bir durumdur.
Propofol ve Etomidate: Her ikisinin de
farmakokinetikleri renal yetmezlikten pek etkilenmez. Hipoalbuminemili hastalarda
etomidatın proteine bağlanan kısmının azalması farmakolojik etkilerini
arttırabilir.
Benzodiazepinler: Bu ilaçlar karaciğerde
metabolize olur ve daha sonra aktif metabolitleri böbrekler yoluyla atılır. Yüksek
oranda proteine bağlandıklarından hipoalbuminemili hastalarda artmış sensitivite
görülebilir. Renal yetmezlik durumda diazepam aktif metabolitlerinin birikme
potansiyelinden dolayı dikkatli olarak kullanılmalıdır.
Narkotikler: Anestezi uygulamasında kullanılan
narkotiklerin bir çoğu (morfin, meperidin, fentanil, sufentanil ve alfentanil)
karaciğerde inaktive olur ve metabolitlerinden bazıları daha sonra böbreklerden
atılır. Morfin ve meperidin hariç bu ajanların aktif metabolitlerinde ciddi bir
birikim görülmez. Ancak morfin ve meperidinin metabolitlerinin renal yetmezlikli bazı
hastalarda uzamış respiratuar yetmezliğe neden olduğu saptanmıştır. Meperidinin bir
metaboliti olan normeperidin ayrıca konvülziyonlara da neden olabilir.
Antikolinerjik ajanlar: Premedikasyon dozlarında
atropin ve glikoprolat renal yetmezlikte güvenle kullanılabilir. Fakat bu ilaçların
%50'si idrar ile atıldığı için tekrarlayan dozlarda birikim görülebilir.
2) Volatil Ajanlar:
Eliminasyonların böbreklerden bağımsız oluşu, kan
basıncının kontrolündeki avantajları ve böbrek kan akımı üzerine minimal
etkilerinden dolayı renal disfonksiyonu olan hastalarda hemen hemen en ideal ajanlardır.
Kullanılmaması gereken tek volatil ajan potansiyel nefrotoksisitesinden dolayı
metoxifluran'dır. Enfluran da özellikle uzun vakalarda yine potansiyel florid birikimi
nedeniyle seçilmesi uygun olmayan bir ajandır.
3) Kas Gevşeticiler
Süksinil kolin: Serum K+ düzeyinin 5 mEq/lt
altında olduğu durumlarda güvenle kullanılabilir.
Atracurium ve Mivacurium: Mivacurium'un eliminasyonu
minimal böbrekten olur. Atracurium ise plazmada enzimatik hidroliz ve non-enzimatik
Hofmann eliminasyonuna uğrar. Bunlar renal yetmezlikli hastalarda kas gevşekliği için
seçilmesi gereken ajanlardır.
Vecuronium: Primer olarak eliminasyonu hepatik
yolladır. %10-20 oranında böbrekten atılır. 0.1 mg/kg'ın üzerindeki dozları renal
yetmezlikli hastalarda uzamış etkiye neden olabilir.
Pancuronium, Pipecuronium, Alcuronium ve Doxacurium:
Bütün bu ajanlar primer olarak (%60-90) böbreklerden atılırlar. Bu nedenle renal
fonksiyonu bozuk olan hastalarda kullanıldıklarında nöromüsküler fonksiyonun
monitorizasyonu şarttır.
Seçim, Hazırlık ve Donörün Anestezik Yaklaşımı
Transplantasyonu takiben hiçbir immünolojik problem
doğmayacağından en ideal donör monozigot ikizlerdir. Eski çalışmalardan elde edilen
sonuçlara göre 5 yıllık yaşam süresi çalışan bir böbrekte eğer donör
alıcının ikizi ise %60, donör anne yada babadan biri ise %50, kadavradan alınmış
ise %30 idi. Cyclosporin A'nın immünosupresif bir ajan olarak azotiopurine ve
steroidlerle birlikte kullanıma girmesi böbrek survi süresini uzatmıştır. Yapılan
bir çalışmada kadavradan alınan böbrekte survi %53'den %85'e çıkmıştır.
Cyclosporin A'nın nefrotoksisite oluşturma riski olsa da böbrek transplant
rejeksiyonunu önleyici etkisi nedeniyle kullanımı lenfoid irradiasyon gibi diğer
immünosupresif tekniklerin önüne geçmiştir.
Donör için anestezik ya da adjuvan ilaçların seçimi
kritik gibi görünmemektedir. Donör böbreğinde yeterli idrar akımını sağlamak
için yeterli miktarda dengeli tuz solusyonu verilmelidir. Sadece böbreklerden atılan
ilaçların kullanılmaması önerilmemektedir. Çünkü donörler de akut olarak böbrek
dokularının %50'sini kaybetmektedirler. Normal ekskresyon fonksiyonu için her ne kadar
tek böbrek yeterli olsa da renal homeostazın bozulduğu durumlarda verilecek olan
böbreğin kaybı önemli olabilir. Donör için en büyük risk cerrahi sahadan
olabilecek kanamadır, bu nedenle yeterli transfüzyon yapabilecek şekilde intravenöz
hatlar hazır olmalıdır.
Anestezi uygulamasında amaç böbreğin en iyi koşullarda
alınmasını sağlamaktır. Yeterli idrar akımı sağlayacak şekilde intravasküler
volümün korunması, renal vazokonstrüksiyona neden olabilecek hipoksi, hiperkapni,
katekolamin salınımı, yüksek doz dopamin ve -adrenerjik ilaçlardan
kaçınılmalıdır.
Böbreğin preservasyonu 2 yolla yapılabilir. Birincisi
basit hipotermik saklamadır ve 36-48 saat bekletmeye olanak sağlar. İkincisi ise
pulsatil preservasyondur. Bunda organ bir pompa sistemine bağlanır ve koruyucu solusyon
pulsatil tarzda organdan geçirilir. Bu son metod ile böbrek fonksiyonları 60 st.
korunabilir.
Alıcının Preop Değerlendirilmesi
Önceleri hipertansiyonu kontrol altına almak için
böbrek transplantasyonlarından önce hastalara bilateral nefrektomi uygulanırdı.
Bugün daha iyi dializ teknikleri ile hipertansiyon kontrol altına alınabilmekte ve
nefrektomi sadece refrakter hipertansiyon için uygulanmaktadır. Hiperparatiroidizm
nedeniyle paratiroidektomi de gerekebilir. İmmunosupresif tedavi sırasında
yayılabileceklerinden bütün enfeksiyonlar ve tümörler de kontrol altına
alınmalıdır. Transplantasyon hastalarında kronik enfeksiyon, perikardit ve periferal
nöropati gibi ilerlemiş renal hastalığın komplikasyonları oluşmadan
yapılmalıdır.
Hemen tüm alıcılar aylardır diyalize girmektedirler ve
relatif olarak stabil bir fizyolojik konumda olmalıdırlar. Sıvı ve elektrolit
dengesindeki akut değişiklikler transplantasyondan bir gün önce diyaliz ile
düzeltilmeli, böylece alıcı operasyon zamanından önce optimal koşullara
getirilmelidir. Eğer normokrom normositik anemi mevcutsa, dializ sırasında eritrosit
süspansiyonu transfüze edilerek düzeltilmelidir. Fakat 9-10 gr/100 ml üzerindeki Hb
düzeylerini sağlamak zordur ve sirkülatuvar overloada neden olabileceğinden terapötik
amaç olmamalıdır.
Önceleri multipl kan transfüzyonlarının HLA sistemini
uyararak böbreğin rejeksiyon riskini arttırdığı düşünülürdü. Fakat birkaç
yıl önce transfüzyon yapılmamış ya da lökositten fakir kan almış hastalarda
böbreğin survi süresinin daha düşük olduğu rapor edilmiştir. Daha sonraki
çalışmalar 4 veya daha fazla transfüzyon uygulanmış kadavra böbreği alanlarda
graft survi'nin 1 yıl sonra %20 oranında daha iyi olduğu saptanmıştır. Böylece
böbrek transplantasyonlarından önce kan transfüzyonu bir çok merkezde sık uygulanır
hale gelmiştir.
Şimdi ise düşünceler diğer tarafa kaymaktadır. 1987
yılında yapılan bir çalışmada da multipl kan transfüzyonu yapılanlarda graft
ömrünün %5 azaldığı gösterilmiştir.
Tablo 1. Kronik böbrek yetmezliğinin semptom ve
bulguları
- Mental ve Nörolojik
- Depresif etkiler (yorgunluk, sıkıntı vs)
- İrritatif etkiler (anksiete, baş ağrısı vs)
- Periferik etkiler (kaşıntı, parestezi, duyu ve motor
defektler).
- Gastrointestinal sistem
- Mukozal problemler (Glossit, stomatit, özefajit)
- Fonksiyonel problemler (anoreksi, bulantı, kusma)
- Kardiovasküler-Pulmoner problemler
- Akut veya konstrüktif perikardit
- Konjestif kalp yetmezliği
- Ateroskleroz
- Hematolojik Problemler
- Eritropoetin düzeyinde düşme, kemik iliği üretiminde
azalma, hemoliz.
- Kanama anormallikleri (kanama zamanının uzaması, normal
olmayan trombosit agregasyonu)
- Lenfopeni, hafif trombositopeni
- Metabolik Problemler
- Metabolik asidoz (2.3 DPG düzeyinde artış, oksi Hb
disosiasyon eğrisinde sağa kayma)
- Hiperkalemi, hipermagnezemi, hiperfosfatemi, hiperkarbemi
- Çeşitli endokrin sistemlerde bozukluklar
- Karbonhidrat intoleransı
- İmmünolojik Problemler
- T hücrelerinde immün fonksiyon azalması
- Fagositoz ve kemotaksiste yetersizlik
- Timus dahil lenfoid sistem atrofisi
Dializi takiben kuagülasyon çalışmaları normal
olmalı; serum kreatinin < 10 mg/100 ml, BUN < 100 mg/100 ml, K+ 4-5.5. mEq/L
olmalıdır. Serum Ca düzeyi genellikle düşüktür (7-8 mg/100 ml), fakat tetaniye
neden olacak düzeyde de değildir. Hemodializden önce hastaların 1/3'ünde
hipertansiyon vardır (Kan basıncı > 160/90 mmHg). Hipertansiyon düzeltilmeye
çalışılmalıdır. Digitalize hastanın preoperatif hemodializi dikkatli
yapılmalıdır. Çünkü K+ konsantrasyonundaki değişikliklere bağlı olarak tehlikeli
aritmiler oluşabilir.
Monitorizasyon:
Monitörizasyon için uygulananlar
- Kan basıncı
- EKG
- Pulse oximetre
- Kapnograf
- Isı monitorizasyonu
- Perikardial ve/veya özefageal steteskop
- CVP (3 lümenli bir kateter takılır ve sağ doluş
basınçları ölçülür. Vazoaktif ilaçlar bu yolla verilir).
Arter kanülasyonu konusunda bazı karşıt görüşler
vardır. Sıklıkla kullanılan radial arterdir. Ancak daha sonraki dializ girişimleri
için bu durum zorluk yaratır. Axiller arter düşünülebilecek bir seçenektir. Cerrahi
uygulama sırasında her iki internal iliak arter klempe edildiği için alt ekstremite
arterleri kullanılamaz. Bazı merkezler arteryel hatları hiç kullanmazlar, bu seçim
her hastaya göre değişebilir.
ALICIDA ANESTEZİ UYGULAMASI
Bu hastaların premedikasyonu büyük önem
taşımaktadır. Çünkü transplantasyon zamanı geldiğinde oldukça endişelidirler.
Bunu gidermek için oral yada İ.V. verilecek bir benzodiazepin uygun olabilir.
Antikolinerjik ilaçlar da indüksiyondan hemen önce İ.V. olarak verilebilir. Peptik
ülser gibi problemleri olanlara profilaktik olarak antiasitler önerilir.
İdeal olarak hasta cerrahiden bir gün önce dialize
girer, bu nedenle dializ sonrasında vücud ağırlığı ve vital bulgulardaki
değişiklikler kaydedilmeli, kan transfüzyonunun gerekip gerekmediği belirlenmelidir.
Vücud ağırlığındaki azalma ile birlikte Hct değerlerindeki yükselmeler hastanın
hiponatremik olabileceğini düşündürmelidir. Aslında anestezi sırasındaki
hipotansiyonu önlemede yardımcı olacağı için hastanın kuru ağırlığından 1-2 kg
fazla olması tercih edilir.
Renal transplantasyon için hemen her zaman genel anestezi
uygulanır. Anestezi uygulaması sırasında indüksiyon azaltılmış dozlarda tiopental
+ opioid kombinasyonu, propofol ya da etomidat + opioid ile yapılabilir. Endotrakeal
entübasyon ve intraoperatif kas gevşekliğinin adracurium ile anestezi idamesinin
inhalasyon anesteziklerin tercihen izofloran + N2O kombinasyonu ile sağlanması
önerilmektedir. Ancak bunlara alternatif teknikler de öne sürülmektedir. Örn.
entübasyon için K+ düzeyi normal olan hastalarda acil durumlarda özellik de hava yolu
problemi olanlarda suksinil kolin kullanılabileceği, atracurium'un başlangıç
dozlarının bu hastalarda optimal koşulları sağlayamayacağı bu nedenle entübasyon
için vecuroniumun kullanılıp idamesinin atracurium ile yapılabileceği
belirtilmektedir. Propofol ile yapılacak TIVA yönteminin de intraoperatif dönemde
hemodinaminin stabilitesi ve postop renal fonksiyonların olumsuz etkilenmemesi nedeniyle
isofluran ile uygulanan inhalasyon anestezisine alternatif bir anestezi yöntemi
olabileceği düşünülmüştür.
Ventilasyon CO2 basıncını normokapnik düzeyde tutulacak
şekilde ayarlanmalıdır. Kısa süreli bir hipoventilasyonun bile Hb desaturasyonuna
neden olabileceği gibi, hiperventilasyon da arteriyel CO2 sonucunda düşme ile birlikte
oksi Hb disosiasyon eğrisinde sola kaymaya neden olur.
Teorik olarak regionel anestezi tekniklerinin de
avantajları olabilir. Kas gevşeticiye gerek kalmaması, endotrakeal entübasyon ve buna
bağlı respiratuar enfeksiyondan kaçınma bunlar arasında sayılabilir. Gerçekten hem
spinal hem de epidural anestezi ile başarılı sonuçlar elde edilmiştir, fakat renal
transplantasyon bir çok merkezde yaklaşık 4 saat sürmektedir. Bu süre içinde fazla
miktarda intravenöz sedasyon, yüksek blok veya devamlı kateter tekniklerine ihtiyaç
vardır. Ancak transplante edilen böbrekte intra ve postoperatif lokal heparinizasyon
uygulandığından devamlı rejionel teknikler kontrendike olabilir. Bu nedenle regional
teknikler nadiren kullanılır.
İntraoperatif dönemde sıvı replasmanı sırasında
dikkatli olunmalıdır. Bu hastalar sıklıkla ya artmış yada azalmış kan volümüne
sahiptirler. Sistemik arteriyel ve santral venöz basınç, kalp atım hızı,
akciğerlerin oskültasyonu bu konuda yardımcı olabilir.
Bir gün önce yapılan dializ raporları artmış bir Hct
düzeyi gösteriyorsa hipovolemiden şüphelenilir. Anestezi indüksiyonunu takiben
santral venöz ve arteriyel basınçta beklenenden daha fazla oranda akut bir düşme bu
düşünceyi destekler.
Hipovolemi CVP'de yükselme ve pulmoner konjesyon
bulguları ile kendini gösterir. Transplante edilen böbreğin iskemi zamanı kısa ise
arteryel anastomoz tamamlandığında hidrasyon iyi ise yeterli düzeyde diürez
sağlanmalıdır.
Transplante edilen böbrek yaşayan bir donörden
alınıyorsa alıcı ve donör sıklıkla 2 cerrahi ekip arasında koordinasyonun iyi
olması için aynı yada bitişik ameliyat salonlarında alınırlar. Donör böbreği
ekstraperitoneal olarak alıcının konrtlateral iliak fossasına yerleştirilir. Renal
arter internal iliak arter, renal ven eksternal yada common iliac vene ve üreterde
mesaneye anastomoz edilir. İskemi zamanı kısa olduğunda (~30 dk) genellikle idrar
outputu 1 L/saat olacak şekilde diürez sağlanır.
Eğer iskemi süresi kadavradan alındığında olduğu
gibi uzun ise (~ 2 saat veya daha fazla) oligüri veya anuri periodu oluşabilir. Bu
hastalarda mannitol veya furosemid kullanımı endikedir.
Başarılı bir transplantasyondan sonra renal fonksiyon
bir kaç pattern şeklinde görülebilir. Sonuç iyi olduğunda artık ürünlerin yeterli
atılımı ile birlikte canlı bir diürez olur. Bu vakalarda major postoperatif problem
dehidratasyon ve elektrolit inbalansıdır.
Diğer vakalarda yüksek idrar outputuna rağmen akut
tübüler nekrozun erken diürez fazında olduğu gibi metabolik ürünler birikir.
Hemodializ gerekli değildir, çünkü kısa bir süre sonra durum düzelir.
Üçüncü patern anuri veya oligüri periodlarından
birinin diüretik faz ile izlendiği ve daha sonra renal fonksiyonun düzeldiği durumdur.
Postoperatif değerlendirme sıvı ve elektrolit inbalansından sakınmayı gerektirir.
Gerekirse toksik ürünlerin atılıma yardım için hemodializ uygulanır.
Renal Transplantasyonun Zamanlanması ve Acil Cerrahi
Normal şartlar altında bütün transplant hastaları
cerrahi için optimal koşullara getirilmek için preoperatif dönemde hemodialize
alınmaktadır. Ancak bazen acil cerrahi girişim de önerilebilir. Böyle bir durumda
hiperkalemi, asidoz ve over hidrasyon önemli problemler yaratabilir. K+ düzeyleri 5-6
mEq/lt üzerinde olan hastalarda % 5 dekstrozluk sıvı içine her 5 gr glukoz için 2 Ü
regüler insülin konularak 3-5 ml/dk infüzyona başlanır. Bu solusyon K+'un serumdan
intrasellüler kompartmana transferini sağlayacaktır. Aynı solusyona K+'un kardiak
etkilerini de antagonize etmek için 2 g/100 ml olacak şekilde Ca glukonat eklenebilir.
Eğer orta derecede veya ciddi asidoz mevcutsa laktat yerine bikarbonat verilmelidir.
Çünkü üreminin ilerlemiş durumlarda laktatın metabolizması oldukça
yavaşlamıştır. Bu girişimler hiç bir zaman hemodiyalizin yerini tutmasa da acil
cerrahi girişimin güvenlik içinde yapılmasını sağlayabilir.
KARACİĞER TRANSPLANTASYONU VE ANESTEZİ
İlk karaciğer nakli (KCN), 1963'te Starzl tarafından,
hepatomalı bir çocuğa uygulanmıştır. O tarihten sonra Pittsburgh, Cambridge,
İngiltere, Hanover ve Almanya'da bu konudaki denemeler yaygınlaşmıştır. 1982-1983
yıllarında veno-venöz by-bass kullanımı ile cerrahi işlemin basitleşmesi,
anestezinin gelişmesi, cyclosporinin kullanıma girmesi ile immunosupresyonun
sağlanması, karaciğer naklinde önemli değişikliklere yol açtı. İşlem,
şimdilerde tedavi edici bir girişim olarak kabul edilmektedir. Artık, 1 yıllık sürvi
%70, 5 yıllık sürvi ise %50 civarındadır.
KCN endikasyonlarının genişlemesi, patofizyolojinin
artık daha iyi biliniyor olması nedeniyle perioperatif bakımın kolaylaşması, uzman
sayısının artması, daha fazla sayıda donör organın bulunması ve daha yeni
immunosupressif ajanların bulunacak olması, önümüzdeki yıllarda daha çok merkezde
karaciğer nakli yapılmasını mümkün kılacaktır.
Karaciğer naklinin amacı, irreversibl bir karaciğer
hastalığının son evresine gelmiş hastaların üretken yaşamlarını uzatmaktır. Bu
amaca, nakillerin çoğunda ulaşılabilir.
Bir karaciğer nakli, sadece hepatik fonksiyonun
düzelmesini sağlamakla kalmaz aynı zamanda pek çok hastalık durumunu da
düzeltebilir. Bu tür hastalıklar arasında; hemofili, hiperkolesterolemi, doğumsal
metabolizma hastalıkları, Wilson hastalığı ve hemokromatöz bulunur.
Karaciğer nakli, anestezi uygulamasında da
değişikliklere neden olmuştur. Bu hastalarda ciddi koagülopati varlığı,
koagülasyonun monitorizasyonu ve tedavisinde gelişmeler kaydedilmesine neden olurken
masif kan transfüzyonu gerekliliği de transfüzyon ve komplikasyonları hakkında daha
ileri bilgiler edinmemize katkıda bulunmuştur.
1. ANATOMİK BİLGİLER
Ağırlığı, 1400-1600 gr olan karaciğer, vücudun en
ağır organıdır. Falsiform ligamen ile birbirinden ayrılan iki lobu vardır: Sağ lob,
sol lobdan 6 kez daha büyük olup iki küçük lobül içerir. Karaciğer, beş ligamen
ile diyafragma, batın duvarı, mide ve duodenuma bağlanır (falsiform, koroner,
hepatorenal, sağ ve sol triangular bağlar). Bu bağların hepsi kan damarları,
lenfatikler ve bir sinir pleksusu içerir.
Karaciğer, toplam kardiak outputun %25'ini alır. Bunun
%65-80'i portal ven ve %20-35'i hepatik arter yoluyladır. Doku oksijenasyonunu daha çok
satüre hepatik arter kanı sağlar. Bu damarlar, hepatis portadan karaciğere girip
loblara dağılırlar, venöz dönüş ise hepatik venler yoluyla vena kava inferioradır.
Vena kava inferior (VCI) üç bölümde incelenebilir: 1)Suprahepatik VCI, 2)İnfrahepatik
VCI, ve 3)İntrahepatik VCI.
Hepatik arteriyel kan akımı, portal akımdaki
değişikliklere bağlı olarak değişen arteryel tonus ile kontrol edilir. Örneğin
portal akımdaki bir azalma, hepatik arteryel kan akımında artış ile birliktedir. Bu
kompansatuar mekanizma nöral, miyojenik, metabolik faktörlerden etkilenir. Portal venöz
kan akımı, splanknik organların arteriyolleri tarafından da kontrol edilir.
İntrahepatik portal akım, postsinüsoidal sfinkterlerin alfa agonistlere yanıt veren
tonusu ile kontrol altındadır.
Karaciğer büyük bir kan reservuarıdır ve kalbe venöz
dönüş, hepatik venlerdeki alfa sempatik sinir fibrillerinden etkilenir.
2. KARACİĞERİN FONKSİYONLARI
Karaciğerin başlıca fonksiyonları arasında şunlar
sayılabilir:
- Normovoleminin devamı için kan volümünün
regülasyonu,
- Safra, metal ve boya sekresyonu,
- Karbonhidrat, yağ, protein, mineral ve vitamin
metabolizması,
- Detoksifikasyon,
- Hemopoez
- Alyuvarların yıkımı
Bunlardan anesteziyi ilgilendirenler ise şunlardır:
- Karbonhidrat ve protein metabolizması,
- Hemopoez,
- İlaçların biyotransformasyonu
Karaciğer hastalarında glukoz intoleransı ve insülin
rezistansının varlığı bilinmektedir. Hem hipersekresyon, hem de insülin
klirensindeki azalma nedeniyle kanda dolaşan insülin düzeyi artmıştır. Bununla
birlikte, akut fulminan hepatitte, glukojen deposunun tükenmesi, glikogenezin azalması
ve diğer hormonal faktörlerin de işe karışması nedeniyle ciddi hipoglisemi
oluşabilir.
Gama globülin hariç tüm plazma proteinleri karaciğerde
üretilmektedir. Bunların içinde en önemlisi, albumindir. Plazma düzeyini, 3.5-5 g/dl
arasında tutabilmek için her gün yaklaşık 10-15 g albumin üretilir. 25 mmHg olan
normal plazma onkotik basıncı, başlıca albumin tarafından sağlanır. İlerlemiş
karaciğer hastalarında albumin düzeyindeki ciddi azalmalar (<2 g), intravasküler ve
ekstravasküler volüm değişikliklerine ve dolayısıyla kullanılan ilaçların
(örneğin kas gevşeticilerin) distrübisyon volümünde artışa neden olabilir. Bu da
başlangıç dozunun beklenenden yüksek olmasına yol açar. Ayrıca, serum albumin
düzeyinin azalması ile proteine bağlanamayan ilaç miktarı da (serbest fraksiyon)
artar. Bu da ilacın gücünü ve etki süresini arttırır. Örneğin normal insanlarda
thiopentalin 0.75'i proteinlere bağlanırken karaciğer hastalarında bu rakam, 0.50'dir.
Öte yandan, ciddi karaciğer hastalarında renal klirensin
de azaldığı ve plazma yarı ömrünün uzadığı da gösterilmiştir. Bu nedenle
yüksek proteine bağlanma özelliği gösteren ilaçların bu gibi durumlarda
başlangıç doz gereksinimi artarken idame dozlarında azalma olduğu unutulmamalıdır.
Karaciğer hastalarında albumine bağlanma azalırken öte
yandan globüline bağlanmada artış olur, bu da pankuronyumun ve d-tübokürarin'in
etkinliğini azaltır.
Karaciğer; protrombin, fibrinojen, V., VII., IX., ve X.
faktörlerin yapımından sorumludur. Bunlardan VII, IX. ve X. faktörlerin yapımında K
vitamini gerekliliği vardır. Ciddi hepatosellüler hastalıklarda; malabsorbsiyon,
hepatik sentezin bozulması ve aktive olmuş koagülasyon faktörlerinin hepatik
klirensinin yetersizliği nedeniyle koagülopatiye sık rastlanır. Fibrinojen ve VIII.
faktör dışında tüm koagülasyon faktörleri azalır. Fibrinojen düzeyi sıklıkla
normalin üzerinde ise de anormal yapılanma nedeni ile disfibrinojenemi görülür, ancak
bunun klinik anlamı pek açık değildir.
Faktör VIIIR: Ag ve VIIIR:vW vasküler endotelyumda, VII:c
ise karaciğerde yapıldığı için VIII. faktörün azalması pek beklenmez. Bunun
yanısıra, Fitzgerald faktörü, alfa-1-antitripsin, alfa-2-makroglobulin,
antitrombin-III ve plazminojen düzeyleri de azalır. Olguların 0.70'inde trombositopeni
olur ve sıklıkla trombosit fonksiyonlarında azalma ile birliktedir. Antiplazmin
yapımının azalması ve doku plazminojen aktivatörleri klirensinin yetersizliği,
fibrinolitik aktivitenin artmasına neden olur. Olguların 1/3'ünde fibrin yıkım
ürünleri pozitiftir. Euglobulin lyzis zamanı sıklıkla kısalmıştır.
Preoperatif koagülasyonun derecesi ile intraoperatif kan
ve kan ürünleri gereksinimi arasında ilişki vardır, operasyon öncesinde koagülasyon
tablosu bozuk olan karaciğer hastaları, cerrahi girişim süresince daha çok kan
ürünü gereksinimi duyarlar.
Karaciğer, ilaç biyotransformasyonunun gerçekleştiği
ana organ olmasına rağmen karaciğer hastalığının ilaçların dispozisyonu üzerine
etkisi sabit değildir ve önceden bilinemez. Çünkü karaciğer hastalığı,
ilaçların hepatik metabolizması yanısıra absorbsiyonlarını, doku dağılımlarını
ve proteine bağlanmalarını da değiştirir. Bu nedenle bu olgularda ilaçların
titrasyonunu dikkatlice yapılması zodunludur.
İlaç biyotransformasyonu, karaciğerin önemli
fonksiyonları arasında yer alır. Lipidde eriyebilen ilaçlar, karaciğer
hücrelerindeki düz endoplazmik retikulumlarda, suda eriyebilen bir şekle dönüşür.
Pek çok ilaç, konjugasyon veya konjugasyon + oksidasyon kombinasyonu ile
biyotransformasyona uğrar. Glukuronid konjugasyonundan 'hepatik mikrozomal glukuronil
transferaz' sorumlu iken oksidasyonun sorumluluğunu da 'sitokrom P-450' sistemi taşır.
Örneğin morfin başlıca glukuronik asit ile konjuge olurken barbitüratlar önce okside
olur sonra glukuronik asit ile bağlanır. Süksinilkolin ve prokain gibi ester
bileşikleri, karaciğerde hidrolize olurlar. Karaciğerdeki ilaç metabolizmasında
redüksiyon daha az rastlanan bir yoldur.
İlaç biyotransformasyonu iki yönü ile anesteziyi
ilgilendirir. Bunlardan biri mikrozomal enzimlerin indüksiyona duyarlılık göstermeleri
ve ilaç biyotransformasyonunu hızlandırmalarıdır. İnhalasyon anesteziklerinin ve
barbitüratların enzim indüksiyonuna neden oldukları gösterilmiştir. İkinci konu
ise, ciddi karaciğer hastalıklarında karaciğer kan akımının azalması ile
ilaçların biyotransformasyon hızlarının azalması ve pek çok ilacın yarı
ömürlerinin uzamasıdır. Ciddi karaciğer hastalıklarında meperidin, lidokain ve
diazepamın yarı ömürlerinin uzadığı ve thiopentalin etki süresinin arttığı
gösterilmiştir. Bu nedenle metabolizmadaki ve proteine bağlanmadaki azalmanın
yanısıra enzim indüksiyonunun biyotransformasyon hızını artıracağına dikkat
edilmeli ve karaciğer hastalarında ardarda verilen dozlar ile kullanılan herhangi bir
ilacın etkisinin birikebileceği unutulmamalıdır.
Anestezi ve karaciğer fonksiyon testleri: Anestezi
genelde karaciğer fonksiyon testlerinde intraoperatif ve postoperatif değişiklikler
oluşturur. Bir çalışmada cerrahi girişim uygulanan 34 hastanın 18'inde anormal
bromsulfatalein retansiyonu bulunmuştur. Bu retansiyon, anestezinin tipi ve süresi ile
ilişkili olmayıp cerrahinin yeri ile ilişkilidir. En büyük postoperatif retansiyon,
portokaval şant cerrahisi geçirenlerde olmaktadır. Kolesistektomilerde halotan
kullanılması, İV anestezi ve metoksiflurana göre daha büyük değişiklikler
oluşturmaktadır. Tekrarlayan anestezi ve operasyonlar da karaciğer fonksiyon
testlerindeki değişikliklerin miktarını artırabilir. Bir çalışmada 7 gün içinde
ikinci kez halotan anestezisi alan olgularda transaminaz değişikliklerinin birinci kez
halotan anestezisi alanlara göre 10 kez daha fazla olduğu gösterilmiştir. Halotan
hepatiti ve halotan hepatotoksisitesi hala tartışma konusu olup açıklık
kazanmamıştır. Daha da öteye şu an, halojenize anesteziklerin karaciğer hastalığı
olanlarda hepatosellüler hasarın ciddiyetini arttırdığını gösteren kesin deliller
yoktur.
3. KARACİĞER HASTALARINDA FİZYOPATOLOJİ
Karaciğer nakli adayları, sıklıkla pek çok organ
sistemi yetersizliğine sahip iseler de hastalıkları, üç grup hepatik disfonksiyondan
birine sokulabilir:
- Neoplazmı olan olguların karaciğer fonksiyonları ile
diğer organ fonksiyonları nispeten normaldir.
- Postnekrotik siroz hastalarının ise karaciğer
hastalıkları çok ciddidir. Bunlar, son evreye gelmiş bir karaciğer hastalığının
karakteristik bulgularını gösterirler ve pek çok organlarında yetersizlik
gelişmiştir.
- Kolestatik hastalığı olanlar ise bu iki uç grup
arasında yer alırlar ve karaciğer fonksiyonları, hepatosellüler hastalığı
olanlardan daha iyidir.
3.1. Santral Sinir Sistemi: İlerlemiş karaciğer
hastalıklarında hepatik ansefalopati sık görülür. Ansefalopati sıklıkla kan üre
düzeyi, merkaptanlar, kısa zincirli yağ asitleri, yalancı nörotransmitterler ve gama
aminobutirik asit artışı ile birliktedir. Bu ansefalopati 4 evre halinde görülebilir:
- devre: hafif stupor,
- devre: ciddi mental konfüzyon
- devre somnolans ve stupor,
- devre: derin koma ve yanıtsızlık
Diüretik tedavi, gastrointestinal kanama, enfeksiyon ve
ilerlemiş karaciğer hasarı gibi pek çok faktör ansefalopatiyi kötüleştirebilir:
Akut fulminan hepatit olgularının % 50'sinde beyin ödemi vardır. Kronik karaciğer
hastalarında değişen derecelerde kortikal atrofi ve EEG'de nonspesifik değişiklikler
görülür. Ciddi bir koagülopati, intrakranyal kanamaya zemin hazırlar.
3.2. Kardiyovasküler Durum: Ciddi karaciğer
hastalarında, hiperdinamik bir sirkülatuar durum, yüksek plazma hacmi, yüksek kardiak
output ve düşük vasküler rezistans ile karakterize bir kardiovasküler sistem
gözlenir. ( plazma hacmi, CO ve SVR) Düşük sistemik rezistans, karaciğer tarafından
üretilen ve detoksifiye edilemeyen glukagon, vazoaktif intestinal polipeptid ya da
ferritin gibi vazodilatatör ajanların ekstremitelerde oluşturduğu vazodilatasyonun
sonucudur. Pulmoner arteriovenöz fistüller ile mediastinal ve paraözofageal pulmoner
venöz ilişkilerin gelişmesini aşırı miktarda arteriovenöz şantlar takip eder. A-V
şantlar ve azalmış O2 tüketimi, mixed venöz oksijen satürasyonunu artırır. Yüksek
kardiak outputun devamı, normal arteryel ve venöz doluş basınçları ile sağlanır.
Baroreseptör stimülasyonuna sempatik yanıt bozulmuştur ve bu olgular norepinefrine
dirençlidir. Pek çok hastanın ventriküler fonksiyonları dinlenirken iyi olmakla
birlikte, ilave stresleri ve afterloaddaki artışları tolere edebilmeleri zordur. Sol
ventrikül ejeksiyon fraksiyonları normal sınırlar içinde veya üzerindedir. Laennec
sirozu, Wilson hastalığı ve hemokromatozisi olanlarda ventrikül performansı
sıklıkla bozulmuştur. Hiperdinamik duruma bağlı olarak sıklıkla mitral
regürjitasyon bulunabilir. Koroner arter hastalığına ise nispeten az rastlanır.
Pulmoner emboli, artmış plazma volümü ve vazokonstrüktör ajanların deşarjı nedeni
ile pulmoner hipertansiyon görülebilir. Varlığı bilinmeyen kardiyomiyopati ve
miyokardial iskeminin transplantasyon esnasında infarktüs, perikardit ve perikardiyal
efüzyona neden oldukları görülmüştür.
3.3. Pulmoner Sistem: Arteryel oksijen basıncı ve
Hb'nin oksijen satürasyonu, ventilasyon-perfüzyon bozukluğu ve hipoksik pulmoner
vazokonstriksiyon nedeni ile sıklıkla azalmıştır. ( PO2 ve SpO2) Keza, intrapulmoner
sağ-sol şantın artmış, oksijen-Hb disosiasyon körvünün de kaymış olması
arteryel desatürasyona katkıda bulunur.
Kötü beslenme, atelektazi ve diyafragmanın asit ve
plevral efüzyon nedeniyle sıkıştırması yüzünden ventilasyon sıklıkla
yetersizdir. Tidal volüm, vital kapasite ve fonksiyonel residüel kapasite azalmış,
kompansatuar taşipne nedeni ile respiratuar alkaloz gelişmiştir.( TV, VK ve FRK)
Bu nedenle ciddi bir hipoksemisi olan hastaların karaciğer nakli adayı olarak kabul
edilmesi mümkün değildir. Bazan ciddi hepatosellüler disfonksiyonu olan hastalarda,
muhtemelen endotoksinlerin hepatik klirensinin azalmasına bağlı olarak erişkin
respiratuar distress sendromu gelişebilir. Böyle bir durum, başarılı bir
transplantasyondan sonra bile dramatik bir bozulmaya yol açar.
3.4. Renal Sistem: Ciddi karaciğer
yetersizliklerinde, "Hepatorenal sendrom", "Akut Renal Yetersizlik"
veya "Glomerülonefrit" sıklıkla görülür. Renal bulgular arasında sodyum
retansiyonu, azalmış su klirensi ve konsantrasyon kapasitesinde azalma sayılabilir.
Böbrek fonkskiyon bozukluğu; hiperaldosteronizm, artmış sempatik tonus, artmış
antidiüretik aktivite, artmış konjuge bilirubin düzeyi, renal prostoglandin
aktivitesinde, renin-anjiotensin sisteminde veya kinin-kallikrein sisteminde
değişikliklerle birliktedir. Başarılı bir transplantasyondan sonra hepato-renal
sendrom düzelir. Genelde hepato-renal sendromu olan hastalarda düşük idrar sodyum
konsantrasyonu (<10 mEq/L) yüksek idrar/plazma kreatinin oranı (>30 ) ve yüksek
idras osmolalitesi (>100 + plazma osmolalitesi), laboratuar bulguları arasındadır.
Yetersiz intravasküler volüm ve cyclosporin kullanımına
bağlı olarak gelişen nefrotoksisite ve böbrek fonksiyonlarını bozan nedenler
arasındadır.
3.5. Sıvı ve Asit-Baz Dengesi: Genelde, kan
volümünde %10-20 kadar bir artış vardır. Ancak asit ve diüretik tedavisi nedeni ile
intravasküler volüm azalmış olabilir. Artmış antidiüretik aktivite ve bozulmuş
renal su atılımı nedeni ile hiponatremi sık rastlanan bir durumdur.
Hiponatreminin operasyon öncesinde düzeltilmesi zordur ve hemodinamik monitorizasyonsuz
yapılarsa intravasküler kan volümünü alt üst edebilir. Diüretik tedavi, yetersiz
potasyum alımı, kusma ve diyare ile devamlı kayıp nedeni ile kronik bir hipokalemi
vardır. Operasyon öncesinde hipokaleminin düzeltilmesindeki zorluklar ve yeni
karaciğerin reperfüzyonundan sonra hiperkalemi riski olması nedeni ile hipokaleminin
akut olarak düzeltilmesinden kaçınılması doğru olur. Orta derecede veya ciddi renal
fonksiyon bozukluğu olanlarda hiperkalemi sıklıkla görülür.
Komplike olmayan sirozlarda metabolik alkaloz,
sıklıkla hiperaldosteronizm, kusma ve diyare ile birliktedir ve sıklıkla respiratuar
alkalozu gölgeler. Aksine, akut fulminan hepatit, hızla ilerleyen karaciğer
yetersizliği ve tanımlanamayan enfeksiyon varlığında metabolik asidoz görülür.
4. PREOPERATİF DEĞERLENDİRME
Preoperatif değerlendirme iki aşamada olur. İlk
ziyarette, anestezist tarafından cerrahiye bir kontrendikasyon olup olmadığı
araştırılır ve fiziksel durum değerlendirilir. Yapılacak işlem hastaya izah edilir,
özellikle operasyondan sonraki yoğun bakım, ventilatör tedavisi, serumlar, drenler ve
ağrı tedavisi konusunda bilgi verilir. İkinci ziyarette ise hepatolojist, cerrah,
anestezist ve dahiliyeden oluşan bir ekip hastayı değerlendirir.
4.1. Genel Fizik Durumun Değerlendirilmesi: Kötü
beslenme, ansefalopati ve asit nedeniyle alıcının fizik durumu genellikle bozuktur. Bu
nedenle fiziksel performanstlarına göre bu hastalar 4 gruba ayrılabilirler:
- Hastaneye yatırılması gerekmeyenler
- Hastaneye yatırılması gerekenler
- Karaciğer hastalığının durumu nedeni ile yoğun
bakım tedavisi gerektirenler
- Akut fulminan hepatiti olan anhepatik veya hemen hemen
anhepatik hastalar.
Her ne kadar hastanın preoperatif fizik durumu ile
postoperatif çıkışı arasındaki ilişki açık değilse de hastanın fizik durumunun
mümkün olduğunca düzeltilmesinde fayda vardır.
4.2. Santral Sinir Sistemi: Hepatik ansefalopatiyi
taklit eden bir organik hastalığın varlığını dışlamak için EEG, uyarılmış
potansiyel çalışmaları ve CT yapılması önerilmektedir. Serebral fonksiyondaki
herhangi bir organik değişiklik mevcudiyeti, karaciğer nakli için kontrendikasyon
oluşturur. Akut karaciğer yetersizliği olan olgularda kafaiçi basıncında artış
olup olmadığı ekarte edilmelidir.
4.3. Kardiyovasküler Durum: Anamnez ve fizik
muayene, preoperaatif değerlendirmenin en önemli iki parçasıdır. Düşkünlük,
kaşektik yapı ve asit, aktiviteyi anlamlı şekilde kısıtlayacağından eksersiz
toleransının tayin edilmesi zordur. Kardiyovasküler bir sorun ile ilgili anamnez
varlığı, daha ileri tetkik gerektirir. Çünkü kardiyovasküler fonksiyonun optimal
olmaması, multipl organ yetersizliğine, hepatik iskemiye ve ölüme yol açabilir.
Potansiyel kardiovasküler risk faktörleri arasında:
- aritmiler,
- hipertansiyon,
- hipotansiyon,
- kardiyomiyopati,
- iskemik kalp hastalığı ve
- perikardit yer alır.
Ayrıca, alkolizm, Wilson,
hemokromatöz veya hiperkolesterolemisi olan hastalarda miyokardiyal iskemiyi ekarte etmek
için gerekli çalışmalar yapılmalıdır. Ekokardiyografi ile sol ventrikül duvar
hareketi, kapak fonksiyonları ve perikardiyal efüzyon varlığı hakkında fikir
edinilebilir. Koroner anjiografi, anlamlı bir koroner arter hastalığını ekarte etmek
için gerekli olmayabilir.
4.3. Pulmoner Sistem: Pulmoner bir sorunu olan tüm
olgulara pulmoner fonksiyon testleri uygulanmalıdır. Bir pulmoner hastalık, erken
dönemde teşhis edilmeli, gaz alış-verişini düzeltmek için çaba sarfedilmelidir.
Zira uzayan mekanik ventilasyon desteği ve pulmoner enfeksiyon varlığı, postoperatif
hepatik komplikasyonlara neden olabilir. Asit ve plevral efüzyon, gaz değişimini ciddi
bir şekilde bozmadıkça sıvı drenajının operasyonda yapılmak üzere ertelenmesi
uygun olur. Herhangi bir pulmoner enfeksiyon varlığı, cerrahiye kontrendikasyon teşkil
eder. Çünkü, immunosupresyon uygulanan hastalarda yaşamı dehdit eden postoperatif
pnömoni riski vardır. Öte yandan erişkin respiratuar distress sendromu, karaciğerden
kaynaklanıyor olsa bile cerrrahi için kontrendikasyon oluşturmaz.
4.4. Hepatik Sistem: Protrombin zamanı, bilirubin
düzeyi, SGOT, SGPT ve amonyak düzeyi, hepatosellüler hastalığın derecesi hakkında
bir fikir verebilir. Hepatit ve AIDS'e özgün serolojik testler, transplantasyon ekibinin
kontaminasyonu açısından önemlidir. Hepatik damar ağında bir anormalliği olan
(örnek: tromboze portal ven, anormal hepatik arter anatomisi) olgular veya daha önceki
portal dekompresyon girişimleri yüksek cerrahi risk taşırlar.
4.5. Renal Sistem: Prerenal orijinli bir renal
fonksiyon bozukluğunun düzeltilmesi, zorunludur. Ciddi azotemisi veya hiperkalemisi olan
olguların preoperatif diyalizi gerekir. Primer renal hastalığı olanlarda aynı anda
hem karaciğer ve hem de böbrek transplantasyonu mümkün olabilir.
4.6. Koagülasyon: Koagülasyonun derecesinin
değerlendirilmesi için bir preoperatif koagülasyon tetkikinin yapılması gereklidir.
Preoperatif plazmaforez, koagülasyonu düzeltebilirse de acil durumlarda vakit
olmayabilir. Bu nedenle koagülasyonun operasyon süresince anestezi ekibi tarafından
düzeltilmesi gerekli olabilir.
PREMEDİKASYON
Premedikasyon için zaman varsa, olası başlama
zamanından bir saat kadar önce diazepam (10-15 mg) veya Lorazepam (2-3 mg) ve atropin,
oral yolla verilebilir. Bu amaçla 4 mg/kg rektal fenobarbital de kullanılabilir. İM
enjeksiyon için kontrendikasyon yoksa, narkotikler tek başlarına veya
antikolinerjiklerle beraber verilebilir.
Hastanın midesinin boş olduğu şüpheli ise magnezyum
trisilikat gibi bir antasit ve/veya H2 reseptör blokerleri kullanılabilir.
6. ANESTEZİ HAZIRLIĞI
Bir karaciğer transplantasyonu için gereken cihaz ve
aletler şunlardır:
- Anestezi cihazı ve sıkıştırılmış hava kaynağı,
- Volüm ventilatörü,
- Gaz nemlendiricisi,
- Çok kanallı vital bulgular monitorü,
- Kardiyak output kompüteri,
- Miksed venöz oksimetri,
- Pulse oksimetri,
- Spektrometre
- Tromboelastograf,
- Kan pompası ve ısıtıcısı,
- Hızlı infüzyon sistemi,
- Ototransfüzyon sistemi,
- Kardiyak defibrilatör ve
- Isıtıcı blanketler.
Homeostazın devamının sağlanması için fizyolojinin
sıkı takibi esastır. Bu nedenle kan-gaz basınçlarının, asit-baz durumunun,
elektrolitlerin, serum iyonize kalsiyum, kan glukoz ve laktat düzeyinin hızla tespitine
olanak sağlayan bir sistem kurulmalıdır.
7. POZİSYON VE MONİTORİZASYON
7.1. Pozisyon ve intravasküler kanülizasyon: Alıcı,
yumuşak yastıklı ve ısıtıcı blanketli bir masaya kolları abdüksiyonda ve kol
tahtaları üzerinde olmak üzere yatırılır. Venöz ve arteryel kateterizasyon için
değişik öneriler vardır:
Bazı yazarlar 8 G, bazıları ise 12 G çaplı kanülleri
tercih etmektedirler. Bunlardan biri bir antekubital vene, diğeri ise sol internal veya
eksternal juguler vene konur. İlave bir üçüncü hat konulması prosedür esnasında
ilaç enjeksiyonu açısından kolaylık sağlar.
Radyal arterlerden birine 20 G kanül konulması, kan
basıncının monitorizasyonunu ve kan örneklerinin alınmasını mümkün kılar. Kan
basıncı monitorizasyonu için ayrıca femoral artere bir kanül daha (18 G) konulabilir.
Sağ internal juguler vene bir oksimetrik pulmoner arter
kateteri yerleştirilir. Sağ el işaret parmağına Pulse Oksimetrenin probu konur.
Damar yollarının açılmasından sonra bir idrar
kateteri, rektal termistör, özofageal steteskop, nazogastrik sonda yerleştirilir. Üst
eksremiteler ve baş, ısı kaybını önlemek için vinil örtülerle sarılır.
Oksiputun yumuşak bir yastığa oturmasına ve vücudun herhangi bir noktasının
basınç altında kalmamasına dikkat edilir. Operasyonun ikinci döneminde inferior vena
kava klempe edileceğinden tüm venöz yolların diyafragmanın üst tarafında kalmasına
dikkat edilmelidir. Akım hızını azaltacak ve direnç oluşturacak uzun ve ince
tüplerin ve konnektörlerin kullanılmasından kaçınılması gerekir. Operasyon
esnasında pek çok fizyolojik değişiklikler ile karşılaşılacağından çok miktarda
parametrenin monitorize edilmesi gereklidir, aksi taktirde hastayı hayatta tutabilmek
zorlaşacaktır.
7.2. Kardiyovasküler Monitorizasyon: Bir
osiloskopta DI, DII ve V5'in direkt intraarteryel basınç değerleri ile santral venöz
basınç değerinin izlenmesi gereklidir. Pulmoner arter kateteri ve bir kompüter
yardımı ile kardiyak output ve pulmoner arter basınçlarının ölçülmesi mümnkün
olur. Operasyon sahasından uzak kalması için EKG monitörünün elektrodları, her iki
omuza, sol kalçaya ve göğsün arkasına yerleştirilir.
7.3. Ventilatuar Monitorizasyon: Bir infra-red
analizör ile solunum sistemindeki CO2 düzeyi devamlı olarak monitörize edilmelidir.
İstenen ventilasyon düzeyine erişildikten sonra ekspire edilen CO2 düzeyindeki
değişiklikler, pulmoner kan akımındaki veya kan transfüzyonundan ya da bikarbonat
tedavisinden kaynaklanan CO2 değişikliklerini yansıtır.
7.4. Temperatür Monitorizasyonu: İndüksiyondan
sonra, nazoözofageal prob yerleştirilmeli ve 15 dakikada bir okunmalıdır.
7.5. Nöromüsküler Blok Monitorizasyonu: Ulnar
sinir civarında deriye yerleştirilen bir stimülatör, releksan dozajının
saptanmasında büyük yardımcı olur.
7.6. Biyokimyasal Monitorizasyon: İndüksiyondan
itibaren her yarım veya bir saatte bir kan gazı tayini yapılmalı, oksijen ve CO2
basınçlarından başka hidrojen iyon konsantrasyonu, baz fazlası, elektrolitler, glukoz
ve Ca++ miktarları da öğrenilmelidir.
7.7. Hematolojik Monitorizasyon: Kan kaybının
hızına bağlı olmak üzere değişen aralıklarla Hb, Htc, lökosit, trombosit ve
pıhtılaşma durumunun tayini için kan alınmalıdır.
ANESTEZİ UYGULAMASI
Masif asid ve yükselmiş intraperitoneal basınç
nedeniyle anestezi indüksiyonu hızlı yapılır. 4-5 mg/kg tiopental sodyum, 1-2 mg/kg
ketamin veya 0.3-0.4 mg/kg etomidat kullanılabilir. 1.5 mg/kg süksinil kolin hızlı
entübasyona olanak sağlar. Anestezi idamesinde genellikle bir volatil ajan, sıklıkla
izofloran ve bir opioid; tercihen fentanyl sitrat kombinasyonu kullanılabilir. Yapılan
deneysel çalışmalar bu iki ajanın kombinasyonunun optimal hepatik oksijenasyonu
sağladığı ve iskemiden korunduğunu göstermiştir. İntraoperatif dönemde kas
gevşekliği non-depolarizan bir ajanla sağlanır. Kullanılacak kas gevşetici ajanın
seçimi genellikle çok önemli değildir, çünkü hastalar rutin olarak extübe
edilmeden yoğun bakım ünitelerine transport edilmektedirler. Bazı anestezistler
bütün prosedür boyunca N2O'u kullanırlar ancak hava embolisi riskinden dolayı
reperfüzyon döneminde kapatırlar. Bazıları da eğer venövenöz bypass
kullanılmıyorsa ve GİS ödem fazla ise hiç kullanmazlar. Fulminant hepatik yetmezliği
olan hastalarda intrakranial basınç yüksek olabileceğinden inhalasyon anesteziklerinin
dikkatli kullanılması gerektiği de belirtilmektedir. Ameliyatın hem anestezi hem
cerrahi yönünden önem taşıyan 3 fazı vardır: Hastanın uyumasından hastanın
devaskülarizasyonuna kadar geçen safha preanhepatik safha olarak bilinir. Esas
olarak portal venin oklüde edilmesi karaciğeri devaskülarize ederek anhepatik fazın
başlangıcını gösterir. Bununla birlikte vasküler bağlantıların klemplenmesi 4
yere uygulanır;
- Portal ven
- Hepatik arter.
- Karaciğerin üzerinde inferior vena cava (suprahepatik
klemp)
- Karaciğerin altında inferior vena cava (infrahepatik
klemp).
Vasküler yapıların klemplenmesini takiben hasta
karaciğer çıkarılır. Karaciğerin çıkarılmasından donör karaciğerin
reperfüzyonunun başlamasına kadar geçen safha anhepatik safha olarak
adlandırılır. Donör karaciğer intraabdominal kaviteye yerleştirilerek suprahepatik,
infrahepatik ven ile hepatik arter anastamozları tamamlanır. Bu süre içerisinde donör
karaciğer portal venden; soğuk, potasyumdan zengin ve taze hava kabarcıkları
geçirilen kristaloid solüsyon ile perfüze edilerek korunur. Portal ven vena cava
klempleri açıldığında anhepatik faz sona erer.
Portal ven ve hepatik arter klempleri açıldığında postanhepatik
veya reperfüzyon fazı başlamış olur ve cerrahi sonuna kadar devam eder.
Preanhepatik fazda ana hedefler elektrolit ve asid baz
dengesini, kogagülopatiyi düzeltmek, diürezi başlatmak ve anhepatik perioda
hazırlıktır.
Hipokalemiye ek olarak, diüretik tedavi nedeniyle hastalar
hipomagnezemik de olabilir. Eğer loop diüretikleri kullanılıyorsa hipokalemi daha
belirgindir. Bu nedenle bir çok anestezist santral İV yol ile potasyum klorid yada
potasyum fosfat ile replasman yaparlar.
Hipergliseminin önemli düzeylere ulaşmaması
şaşırtıcıdır. Fakat glukoz düzeylerine transplant sırasında saat başı
bakılmalıdır. Genel olarak kan glukoz düzeyleri uygulama sırasında yükselir.
Operasyon boyunca kan kaybını ölçebilmek oldukça
zordur. Sıvı replasmanı santral doluş basınçları ve stroke volum, Hct, baz
açığı ile idrar outputuna göre yapılır.
Hepatektomi sırasında kan kaybını azaltmak için
koagülopatinin düzeltilmesi esastır. PT, PTT, fibrinojen düzeyi plateletler 1 saat ara
ile ölçülmelidir. Uzamış PT ve PTT taze domuz plazma infüzyonları ile düzeltilir.
Fibrinojen açığı (<100 mg/dl) kriopresipitat kullanılarak tedavi edilir.
Koagülasyon için standart testlerin yanısıra transplantasyon sırasında
tromboelastograf da yapılmalıdır. Tromboelastograf ile platelet fonksiyonları ve
fibrinolisis hakkında daha çok bilgi alınır.
Karaciğer transplantasyonu sırasında böbreklerin
hasarlanma riski yüksektir. Hipotansiyonla birlikte sıvı kayıpları renal perfüzyon
basıncını düşürür. inferior vena cava'nın klemplenmesiyle mean arteriyel basınç
düşerken renal venöz basınçlar yükselir. Bu durumda düşük doz dopaminin renal
yetmezliği önlediği ve idrar volümünü artırdığı bildirilmekle birlikte, bu
konuda yapılan bir diğer çalışma da düşük doz dopamin uygulamasının hiç bir
yararı olmadığı şeklindedir. Bununla birlikte hepatektomi sırasında ve tüm
operasyon süresince 2-3 gr/kg/dk dopamin uygulanması sık yapılan bir uygulamadır.
Ek olarak, diürez aktif olarak da indüklenebilir. Vena
cava'nın klemplenmesinden önce mannitol verilmesi diürezi başlatır ve serbest radikal
süpürücüsü olarak avantajlara sahiptir. Loop diüretiklerinin karaciğer
transplantasyonunda renal yetmezlik insidansını azalttığı tespit edilmemiştir. Fakat
non-oligürik renal yetmezliği idare etmek, oligürik renal yetmezlikten genellikle daha
kolay olduğundan bu ilaçlar diürezi indüklemek için sıklıkla kullanılırlar.
Disseksiyon fazının sonunda, hasta vena cava'nın
klemplenmesine bağlı olarak kardiovasküler değişiklikler için hazırlanır. Venöz
dönüşteki azalmaya bağlı olarak kardiak indeks dramatik olarak düşer (~%50).
Arteriyel kan basıncı düşer, arteriyel basıncı yeterli düzeyde tutabilmek için İV
sıvılar ve pozitif inotrop ilaçlar başlanır.
Birçok merkezde CVS değişikliklerine engel olmak için
venö-venöz bypass kullanılmaktadır. Venö-venöz bypass devresi oluşturmak için
cerrah femoral, portal ve aksiller venleri kanüle eder. Femoral ve portal ven kanülleri
venö-venöz bypass pompasına bağlanır, kan buradan hastanın aksiller venine döner.
Bu devre için sistemik antikoagülasyon gerekmez. Devredeki ortalama akım ~ 2.500
ml/dk'dır. Anhepatik periodda daha az İV sıvı ve vazopressör ihtiyacı olacağından
anestezik yaklaşım venö-venöz bypass uygulanan vakalarda stabilizasyon daha kolaydır.
Bypass uygulamasıyla ayrıca cerrahi alandan kan kaybı azalır, gastrointestinal
fonksiyonlar daha erken normale döner. Renal perfüzyon basıncında azalma daha az olur.
Birçok major transplant merkezinde ise karaciğer
transplantasyonu, morbidite ve mortalite de önemli bir değişiklik olmaksızın
venö-venöz bypass uygulanmadan yapılır. Bu nedenle kullanımında avantaj ve
dezavantajları gözden geçirilmelidir. Özellikle disseksiyon fazının sonunda, hastada
vena cava'nın klemplenmesi ile venöz dönüşteki azalmaya bağlı olarak arteryel kan
basıncı ve kardiak indeksdeki düşüş İV sıvılar ve pozitif inotrop ilaçlar ile
kompanse edilemiyorsa venö-venöz bypass kullanımı avantaj sağlar. Buna karşılık by
pass devresinin kullanımı ile cerrahi sürenin uzaması, hipotermi, kanüle edilen
damarlarda ve brakial pleksusta hasarlanma, trombotik ve hava embolisi gibi
komplikasyonlar dezavantajlarıdır.
Hipokalsemi ile birlikte sitrat toksisitesi karaciğerin
sirkülasyonda olmadığı için asidi temizleyemediği anhepatik fazda belirgindir.
Sitrat metabolizması aynı zamanda böbrek ve iskelet kasında da oluşur fakat anhepatik
fazda hipokalsemiyi önlemek için bu ajanlarda yetersiz düzeydedir. Karaciğer
transplantasyonu sırasında hipokalseminin klinik ve EKG değişiklikleri tam olarak
ayırtedilemeyebilir. Belirgin hipokalsemi myokardial kontraktiliteyi azaltıp aritmilere
neden olabileceğinden sık aralıklarla iyonize Ca düzeyine bakılmalıdır. İyonize Ca
için normal değerler yetişkinlerde 4.5-5.4 mg/dl, 2.3-2.7 mEq/lt veya 1.1-1.4
mmol/lt'dir. Kalsiyum defisitlerinin replasmanı için Ca klorid kullanılır. Çünkü
glukonat, sitrat gibi hasta karaciğer tarafından metabolize edilemez.Progresif metabolik
asidoz anhepatik periodun bir karakteristiğidir. NaHCO3 tedavisi hipernatremi ve
hiperosmolar duruma neden olabilir. Bu yüzden serum Na düzeylerine de sık olarak
bakılmalıdır. Anhepatik period sonlanmadan 5 dk önce vasküler klempler açılmadan
sirkülasyona girecek olan asid yükünü önlemek için proflaktik NaHCO3 uygulanır (50
mEq yetişkinde). Benzer olarak 200-500 mg CaCl2 de asidoz, hipokalsemi ve kardiak
disfonksiyonu önlemek için uygulanır.
Damar klemplerinin açılmasından hemen sonraki period
karaciğer transplantasyonu sırasındaki en stabil olmayan zamandır. Kaval klempler
açılmadan hemen önce KC portal klemp açılarak 500-600 mL kan ile yıkanır. Venöz
akım inkomplet infrahepatik vena cava anastomozundaki küçük bir defekten drene olur.
Bu insitu flush 1 dk'dan daha az bir zamandır flushing'in amacı hepatik alanı koruyucu
solusyon, hava ve debrislerden arındırmaktır. Flushing sırasında genellikle geçici
bir hipotansiyon olur. Flushdan sonra portal klemp tekrar konur ve infrahepatik vena
cavadaki defekt onarılır.
Daha sonra 3 venöz klemp açılır. Karaciğerin
reperfüzyonundan sonra intravasküler volümde ani bir artış olur. Bu volüm birkaç
nedenden dolayı problem yaratabilir.
- Myokardda ani bir gerilme olabilir, bu da aritmi
yapabilir.
- Volüm fazla miktarda K+ ihtiva edebilir (koruyucu
solüsyondan, karaciğer veya periferden). Yapılan bir çalışmada reperfüzyon öncesi
K+ düzeyi 3.7 mEq/lt iken reperfüzyondan hemen sonra bu değer 5.1 mEq/lt bulunmuştur.
Ayrıca volüm asid yükü de ihtiva edebilir.
- Volüm soğuktur.
Bu ani mekanik ve elektrolit düzeyi değişiklikleri
aritmilere neden olabilir. En sık bradiaritmiler rapor edilse de supraventriküler ve
ventriküler aritmiler de nadiren görülür. Greftin reperfüzyonundan hemen sonra
kardiak arrest de rapor edilmiştir. K+ düzeylerindeki yükselmelerde klasik EKG
bulguları görülürse insulin + glukoz tedavisi endikedir. Hafif bir hipokalsemi ve baz
açığı sıklıkla tedavi gerektirmez çünkü yeni KC asidi kısa bir sürede artar.
Ancak derin hipokalsemi veya baz açıkları özellikle de hasta hipotansif ise müdahale
gerektirir.
Reperfüzyon sırasındaki ani mekanik ve metabolik
shiftler kardiak disfonksiyona neden olur. PCWP arttığı halde kardiak indeks
artrırılamaz. Eğer olaya hipotansiyon da eşlik ediyorsa inotropik destek gerekebilir.
Metabolik değişiklikler normale döndükten sonra hastaların büyük çoğunluğunda
myokardiyal disfonksiyon düzelir.
Graft reperfüzyonu sırasında massif venöz hava embolisi
oluşabilir. Donör karaciğerin yeterli flushing'i havanın girişine engel olur. Fakat
vasküler klempler açıldıktan sonra venöz hava embolisi akut myokard enfarktüsünün
ayırıcı tanısında düşünülmelidir. Pulmoner tromboembolizmde vasküler klemlerin
açılma döneminde katastrofik kardiak kollapsa neden olabilecek bir diğer nadir
olaydır.
Graft reperfüzyonundan sonra 30 dk içinde hastaların
birçoğu hemodinamik ve metabolik olarak stabil hale gelirler. Yeni KC asidi kısa
sürede atabileceğinden sodyum bikarbonat ve kalsiyum klorid verilmesi artık gerekli
olmayacaktır. Başarılı bir karaciğer graftı uniform bir renge sehiptir. Yeni
karaciğer yeterli şekilde fonksiyon görmeye başlayınca idrar outputu artar. Bu
gelişme özellikle hepatorenal sendromu olan hastalarda belirgindir. Transplantasyondan
önce bu hastalar sıklıkla diüretik tedaviye cevap vermezler fakat hepatik
reperfüzyondan sonra diürez indüklenebilir.
Transplante edilen karaciğerlerin küçük bir yüzdesi
non-fonksiyone olabilir. Bu tür hastalara daha çok metabolik ve inotropik destek
gerekir. Bu non-fonksiyon bir kaç saat içinde düzelebilir ya da retransplantasyon
gerekebilir. Primer non-fonksiyonun nedeni bilinmemektedir, reperfüzyon hasarına bağlı
olabileceği düşünülmektedir. Karaciğer mikrosirkülasyonunun vazokonstriksiyonu da
primer non-fonksiyona neden olabilir.
Karaciğerin korunmasında kullanılan Universitl of
Wisconsin (UW) solusyonunun Colins solusyonuna göre dehe avantajlı olduğu
gösterilmiştir. UW solusyonunda korunan organlardan primer non-fonksiyon daha az
oluşmaktadır.
Graft reperfüzyonundan sonra en çok görülen
problemlerden biri de fibrinolisisdir. Ciddi fibrinoliz pr. non-fonksiyonun varlığında
ya da yokluğunda oluşabilir. Fibrinolitik mekanizma koagülasyona cevap olarak
pıhtının ısısını kontrol eden inhibitör ve aktivatörlerin sistemidir.
Bir çalışmada ciddi fibrinolisisi olan hastalarda
yüksek doku plazminojen aktivatör aktivitesi gösterilmiştir. Fibrinolisin tedavisinde
epsilon-amino-kaproik asidin 1 gr'lık İV dozu yeterlidir.
Karaciğer transplantasyonu sırasında, kan ürünleri
kullanmak hem grişinin maddi tutarını arttırmakda hem de hasta için ek risk
oluşturmaktadır. Bu nedenle kan ürünlerinin kullanımını minimale indirmek için
çaba sarfedilmelidir.
Transplantasyonun 3. fazında hepatik arter anostomozu
bilier kanalın rekonstrüksiyonu tamamlanır. Normal safra kesesi olan alıcılarda
standart rekonstrüktif prosedür koledoko-koledokostomi (donörünki alıcıya)'dirm.
Fakat normal safra kesesi olmayan hastalarda Rox-en-Y koledokojejunostomi uygulanır.
Postorepatif olaylar
KC transplantasyonu uygulanan hastaların postoperatif
bakımında 7 önemli nokta bulunmaktadır: Hipotermi, mekanik ventilasyon, hemoraji,
hipertansiyon, nutrisyon, donör graftın primer non-fonksiyonu ve sepsis.
Hipotermi: Hastanın ısıtılması yoğun bakım
ünitelerinde 3-8 saati almaktadır. Hipotermi ve ısıtılma sırasında hastalar kardiak
aritmiler açısından risk altındadır ve titreme metabolik hızın artmasına neden
olur.
Mekanik ventilasyon: Mekanik ventilasyon için
gerekli süre 24-26 saattir. Hastaların yaklaşık %15'inde 72 saatin üzerinde mekanik
ventilasyon ihtiyacı olmaktadır. Bunun nedeni değişken olmakla birlikte genellikle
preoperatif malnutrisyon, postop emoraji ve donör graftın primer non-fonksiyonu sebep
olmaktadır.
Hemoraji: Postop dönemde de kan transfüzyon
ihtiyacı devam etmektedir. Postop hemorajinin neden olduğu regresyon ~ %15 hastada
uygulanmaktadır. Reoperasyon sırasında genellikle spesifik bir kanama odağı bulunur
fakat tetikleyici bir neden de birçok hastada oluşabilen hipokuagulobilitedir.
Protrombin zamanı transplantasyondan sonra da birçok hastada yüksek olarak kalır,
çünkü transplantasyondan sonra da platelet sayısı düşmektedir. Bu postop
trombositopeninin nedeni resirkülasyon sırasında karaciğerdeki organ sekestrasyonu
gibi görülmektedir. Transplantasyondan sonra tromboekstogram (TEG) koagülabilite için
değerli bir monitördür.
Hipertansiyon: Transplantasyondan sonra hiperdinamik
sirkülatuar durum normale dönmeye eğilimlidir. Bazı hastalarda postop dönemin hemen
başlangıcında hipertansiyon gelişir ve bu hastalarda intrakranial hemorajiye neden
olabilir.
Nutrisyon: Son dönem karaciğer hastalığı olan
hastalar malnutrisyona eğilimlidir ve protein depoları tükenmiştir. Karaciğer
transplantasyonunu takiben protein katabolizması oluşur ve bu transplantasyondan sonraki
ilk ay içnide (-) nitrojen dengesine neden olur. Bu protein katabolizması üriner
3-metilhistidin düzeyinde artışa neden olur, bu da katabolize proteinlerin kas orijinli
olduğunu göstermektedir.
Donör graftin primer non-fonksiyonu: Bu durumda
mümkün olduğu kadar kısa sürede retransplantasyon yapılmalıdır. Ek organ
sistemlerinde yetmezlik oluştuğu an şans azalmaktadır.
Sepsis: Yoğun bakım ünitelerinden çıktıktan
sonra hastaların tekrar dönüş nedeni sepsistir. Selektif barsak dekontaminasyonu
bakteriyel enfeksiyonları kısmen önlese de non-bakteriyel organizmalar halen problem
yaratmaktadır.
PANKREAS TRANSPLANTASYONU VE ANESTEZİ
Her yıl Amerikada yaklaşık 20.000 yeni Tip I (juvenil,
insüline bağımlı)diabet vakası bildirilmektedir. Bu hastalıkta inflamatuar proçes
nedeniyle insülin üreten beta hücrelerin yıkımı söz konusudur. Diabet nedeniyle
gelişen mikro anjiyopati renal yetersizlik ve körlüğe neden olabilir. Diabetik
hastalarda insulin salınımında artış sağlamak amacıyla uygulanan pankreas
transplantasyonu ilk kez 1960'lı yılların ortalarında uygulanmış ve 1989 yılında
bu sayı 554'e ulaşmıştır. Bu konuda deneyimli merkezlerde yapılan transplantasyonun
mortalitesi oldukça düşük (%1 ve daha az) olup 1 yıllık sörvi % 90'a
ulaşmaktadır. Hastalarda normoglisemi veya insuline bağımlılıktan kurtulma oranı
yaklaşık % 50-70 arasındadır. Bir çok vakada renal transplantasyon, pankreas
transplantasyonu ile birlikte uygulanarak transplante edilen böbrekte diabetik
nefropatinin rekürrensini önler. Önceleri sağlıklı bir pankreastan alınan adacık
hücrelerin diabetik hastaya inoküle edilmesi ile insülin salınımında yeterli bir
artış beklenmekle birlikte, bu hastalarda yeni hücrelere karşı gelişen immun cevap
ve lizis sonucunda yeterli insülin salınımı elde edilememektedir. Bu nedenle diabetik
hastalalarda total veya parsiyel pankreas transplantasyonu uygulanmaya başlamıştır.
Transplante edilen pankreasta ana problem ekzokrin bezler tarafından salınan enzimlerin
yeterli drenajının sağlanmaması üzerine gelişen otodigesyondur. Son zamanlarda bir
çok merkezde pankreas transplantasyonunda ekzokrin drenajın duodenosistostomi yolu ile
mesaneye açılması ile bu başarılabilmektedir. Mesaneye drenajın avantajı ekzokrin
fonksiyonu monitörize ederek transplantın rejeksiyonu hakkında bilgi sahibi
olunabilmesidir. Transplantasyon uygulanacak diabetik hastaların anestezi uygulamasında
operasyon süresince mayilerin nötralize edilmesi ve kan şekerinin regülasyonu, sıvı
ve elektrolit takibi, kan gazı ölçümleri yakından takip edilmelidir. Postoperatif
hastalar nadiren yoğun bakım takibine ihtiyaç duyarlar. Bu dönemde asidozun ve plazma
glikoz seviyesinin dikkatli takibi önerilir.
|