|
Prof. Dr. Dilek Özcengiz
SEPTİK ŞOK
Şok, etkin doku
perfüzyonunu sağlayacak dolaşımın yetersizliği sonucu hücresel işlev bozukluğu
ve akut organ yetmezliği olarak tanımlanır. Etkin doku perfüzyonu acil olarak
düzenlenmezse hücresel işlev bozukluğu ve organ yetmezliği geridönüşümsüz
olabilir. Şokun kesin nedeni düşük kardiyak debinin yetersiz doku perfüzyonuna
yol açmasıdır. Şokun diğer nedenleri ise, kan akımındaki düzensiz dağılım
sebebiyle etki doku perfüzyonunda yetersizlik veya oksijen kullanımındaki
hücresel defekttir. Bu durumda dokuya ulaşan makro dolaşım yeterli olabilir,
ancak doku perfüzyonu yetersizdir. Çünkü 1- Mikrodolaşımdaki işlev bozukluğu
nedeniyle substratların sağlanması yetersizdir. 2- Subsellüler anormallikler
nedeniyle substratların kullanımı yetersizdir.
Bir enfeksiyon
nedeniyle sistemik inflamatuvar yanıtın ortaya çıkmasına bağlı olarak şok
tablosu gelişirse buna septik şok denir. Sepsisin dört safhası
vardır.
Tablo 1. Sepsinin Safhaları
|
SIRS
(Systemic
Inflammatory response Syndrome) |
Aşağıdakilerden en
az ikisinin varlığında:
-
Vücut sıcaklığı >38 C veya <36 C
-
Kalp hızı > 90 atım/dakika
-
Solunum hızı > 20 /dakika veya PaCO2< 32 mm Hg
-
Lökosit >12.000/mm3 veya < 4.000/mm3 (ya da %10 dan fazlası immatür)
|
|
Sepsis |
Açık
bir enfeksiyona sistemik yanıt ve beraberinde iki ya da daha fazla SIRS
kriteri |
|
Ciddi Sepsis |
Sepsisle birlikte organ disfonksiyonu, hipotansiyon veya laktik asidoz,
oligürinin eşlik ettiği hipoperfüzyon tablosu ya da ensefalopati |
|
Septik Şok |
Sepsise
bağlı hipotansiyon (SKB < 90 mm Hg olması veya neden olmaksızın 40 mm
Hg’dan fazla düşmesi) ve yeterli sıvı resüsitasyonu sağlanmasına karşın
hipoperfüzyon anormallikleri |
PATOGENEZ
Ciddi sepsisin abartılmış
inflamatuvar yanıtı pro-inflamatuvar sitokinler tarafından sürdürülür. Bu
sitokinler, enfeksiyon veya endotoksinlere yanıtta monositler tarafından
üretilen tümör nekroz faktör alfa (TNF-alfa) ve İnterlökin-1 (IL-1)’dır. Bu
pro-inflamatuvar sitokinler, pan-endotelyal dağılmaya ve mikrovasküler hasara
neden olur.
TNF VE IL-1’ in hipotansiyonda sinerjistik rol oynadığı
hayvan çalışmalarında gösterilmiştir. Ancak durum bu kadar basit de değildir.
Salınan daha birçok sitokinler de işin içine girmekte ve kaskad çok karmaşık bir
hal almaktadır. Bu mekanizmalar nedeniyle sitokinleri bağlayan ya da inhibe eden
bazı maddeler kullanılmıştır. Sonuçların bazı çalışmalarda başarılı, bazılarında
ise başarısız olduğu öne sürülmüştür. IL-1 reseptör antagonistleri ve TNF
monoklonal antikorlarla yapılan Faz 3 çalışmalarında mortalite azalmamıştır. TNF
reseptörlerinin çözünürlüğünün artması ise mortaliteyi artırmıştır. Çünkü
endotoksin mononükleer hücrelerdeki reseptörlerle etkileşerek gücünü göstermekte
ve pro-inflamatuar sitokinleri tetiklemektedir. Antiendotoksin çalışmalar da
mortaliteyi azaltmamıştır.
Yüksek doz kortikosteroidler, nitrik
oksid sentaz inhibisyonu yoluyla inflamatuvar sitokinlerin kopyalanmasını
azaltarak ve nükleer faktör-KB’yi düşürereksistemik enflamasyonu azaltabileceği
gösterilmiştir.
Septik şok klasik olarak pro-inflamatuvar
yanıtla ilişkili olmasına rağmen, hem pro-inflamatuvar yanıt hem de anti-inflamatuvar
yanıt bu tablonun patogenezinde rol oynar. Kompansatuvar anti-inflamatuvar yanıt
(CARS=Compensatory Anti-Inflammatory Response Syndrome) , pro-inflamatuvar
yanıtın başlangıcını izler ve sepsise bağlı ölümde rol oynar.
CARS’ta sitokin reseptör
antgonistleri ve eriyebilir sitokin reseptörleri gibi inflamatuvar
mediyatörlerin etkilerini nötralize etme kapasitesi olan moleküller inflamatuvar
yanıtı zayıflatır. CARS’ın başlaması ile birlikte pro-inflamatuvar sitokinlerden
antiinflamatuvar-sitokinlere doğru bir kayma görülür. Anti-inflamatuvar-sitokinler
IL-10, IL-4, prostaglandin E2, IL-1 ve TNF-alfa’nın eriyebilir inhibitörleridir.
Lemfosit apoptozisi de CARS’ın bir diğer yüzüdür. Bu tablo bir immün baskılanma
durumu oluşturur. CARS güçlü bir anti-inflamatuvar yanıt olduğu için, sepsiste
uygulanan anti-inflamatuvar tedaviler derin bir immünsüpresyon ile karşılaşır ve
bu nedenle de etkisiz olur. İmmünstimülasyon için uygulanan granülosit
koloni-stimüle edici faktör CARS’li hastalarda etkisiz olmaktadır.
Ciddi sepsiste ölüm riskinin en önemli belirleyicilerinden biri
de genetik etkenlerdir. Altered gene expression inflamasyonda ve hücresel
disfonksiyonda önemli bir rol oynar . Genler sitokin kaskadı, endotelyal
adhesyon molekülleri ve nitrik oksid senteZ inhibitörleri üzerinde etkilidir.
Sıcak şok proteinleri hücre ölümünün veya apoptozisin genetik programlanmasında
muhtemelen en önemli rolü oynar. Akut organ disfonksiyonunun gelişimindeki
olaylarda hızlandırılmış apoptozis en önemli gerekçedir. Genler tarafından
belirlenen tek nükleotidlerin polimorfizmi immün yanıtın belirgin olarak
yetersizleşmesi ile sonuçlanır. TNF2 alleli TNF-alfa’nın üretiminde bir
polimorfizm yükselticidir. Polimorfizmin eşlik ettiği septik hastalarda ölüm
riski yüksektir.
KLİNİK
Sepsisteki hastalarda tipik olarak ateş, taşikardi, takipne
ve lökosit sayısında artış gibi sistemik inflamasyon bulguları vardır. Ciddi
sepsiste kardiyovasküler, respiratuvar, renal, metabolik ve hematolojik işlev
bozuklukları tabloya eşlik eder.
Kardiyovasküler bulgular miyokard depresyonu, taşikardi ve
hipotansiyondur. Hipotansiyon (OAB < 65 mm Hg) doku hipoperfüzyonunun
göstergesidir. Hipotansiyon olmaması muhtemel bir subklinik hipoperfüzyon
olasılığını ekarte ettirmez. Septik şokun damgası yeterli volüm resüsitasyonuna
rağmen hemodinamik desteği sürdürmek için vazoaktif ajanlara gereksinim
olmasıdır.
Respiratuvar sistem disfonksiyonları akut akciğer hasarı ve/veya
akut respiratuvar distres sendromu sonucu akut solunum yetmezliği şeklinde
ortaya çıkabilir.
Sepsise bağlı renal disfonksiyonlar tipik olarak oligürik
renal yetmezlik olabilir.Tablo tam bir akut böbrek yetmezliği durumuna
dönüşebilir.
Santral sinir sistemi
disfonksiyonları mental durumu hafiften komaya kadar değiştiren ensefalopati
şeklinde ortaya çıkar. Ensefalopati de kardiyovasküler, solunumsal ve renal
yetmezlik gibi mortalitenin belirleyicisi değildir. Sepsiste karaciğer
disfonksiyonları kolestazis ile ortaya çıkabilir ve inflamatuvar mediyatörlerin
neden olduğu safra kanaliküllerinin işlev bozukluğu sonucu hafif
hiperbilirübinemi vardır. Transaminazlarda hafif bir yükselme görülebilir;
massif yükselme şok karaciğeri ( iskemik hepatit) bulgusudur.
Hem hiperglisemi hem de hipoglisemi
görülebilir. Endojen klatekolaminler insülin salınımını inhibe eder ve hem de
glukoneogenez artar; bu da daha önce diabet olmaksızın glisemik kontrolde
yetersizlikle sonuçlanır.
Hematolojik bulgular, immünolojik
trombositlerin harap olması ve tüketim koagülopatisidir. Koagülopati tüm ciddi
sepsisli hastalarda mevcuttur. Sepsisin tedavisinin ilk 24 saatinde hematolojik
işlev bozukluğunun artması yüksek organ yetmezliği ve ölüm riski için
belirleyicidir. Dissemine intravasküler koagülasyon gelişmesi yüksek mortaliteye
işaret eder.
SEPTİK ŞOK
Septik şokun hemodinamik profili tüm
şok etyolojileri içinde en karmaşık olanıdır.
Septik şokta hem şokun diğer
etyolojilerinden farklı bir tablo hem de tümüne benzer bir tablo gözlenir.
Septik şok bir tür kardiyojenik şoktur (derin bir miyokardiyal depresyon vardır),
hipovolemik şoktur ( şiddetli kapiller kaçaktan dolayı kardiyak doluş azalır) ve
distrübütif şoktur (normal veya yüksek kardiyak debiye karşın doku
hipoperfüzyonu bulunur).
Burada septik şokun hemodinamik profilini 3 bölümde gözden geçireceğiz.
1- MİYOKARD DİSFONKSİYONU:
Ciddi sepsiste ejeksiyon
fraksiyonunda biventriküler depresyon vardır. Ventriküler dilatasyon ortaya
çıkar, en-sistolik ve end-diyastolik volümler yükselir bu nedenle de düşük
ejeksiyon fraksiyonuna rağmen strok volüm korunur. Hastada tam bir volüm
resüsitasyonu (yeterli kardiyak dolma basıncı) sağlandığı sürece biventriküler
dilatasyon ve taşikardi normal veya yüksek kardiyak debiyi sürdürür. Miyokard
depresyonuna neden olan en önemli mediyatörler TNF-alfa, IL-1 ve nitrik oksiddir.
Diğer mekanizmalarda olaya dahil olur. Septik şokta koronoer kan akımı normal
veya artmıştır. Bu nedenle de daha önceden bir kononer arter hastalığı yoksa,
arterial hipotansiyon koroner perfüzyon basıncını sağlayacak düzeydeyse septik
şokta azalmış ejeksiyon fraksiyonun etyolojisinde miyokard iskemisi rol oynamaz.
Septik şoktaki hastaların yaklaşık %10’unda miyokard depresyonu o kadar şiddetli
olur ki, şok profiline hakim hale gelir. Bu tablo yeterli sıvı verilerek yeterli
preload sağlanmasına rağmen hipodinamik düşük kardiyak debi durumu olarak
klinikte ortaya çıkar. Ciddi sepsis ve septik şoktaki hastaların %44’ünde daha
önceden miyokard depresyonu bulgusu olmaksızın sistolik fonksiyonlarda depresyon
ortaya çıktığı gösterilmiştir. Miyokard depresyonu ile beyin natriüretik peptid
düzeyleri arasında korelasyon vardır.
2-HİPOVOLEMİ
Pro-inflamatuvar yanıt mikrovasküler
hasar ve ciddi kapiller kaçakla ilişkili olduğu için, septik şoktaki hastalarda
özellikle resüsitasyonun başlangıç safhasında preload belirgin şekilde düşer.
Sepsiste ortaya çıkan venodilatasyon yetersiz kardiyak doluşu daha da artırır.
Septik şoktaki hastalar hiperdinamik duruma ( yüksek kardiyak debi) ancak dolma
basıncını düzenleyecek sıvı resüsitasyonundan sonra ulaşabilirler.
Septik şok tipik bir hiperdinamik
şok profili olarak değerlendirilmesine rağmen, miyokard depresyonu ve düşük
preload kombinasyonu yeterli sıvı tedavisi yapılmadan önceki erken safhada düşük
kardiyak debi profiline yol açar. Dolma basıncı sağlandıktan ve kapiller kaçağın
üstesinden gelindikten sonra hastalığın daha sonraki döneminde ortaya çıkan
hipovoleminin nedeni venodilatasyondur.
3- AKIMIN MALDİSTRİBÜSYONU (DİSTRİBÜTİF
ŞOK/ PERİFERİK VASKÜLER DİSFONKSİYON)
Septik şokta normal veya yüksek
kardiyak debi ile de hipoperfüzyon anormallikleri kötüleşerek devam edebilir.
Distribütif şok, hipoperfüzyona bağlı olarak global veya rejyonal dokulara kan
akımının kötü dağılımını ifade eder. Distribütif şok makrovasküler ve
mikrovasküler düzeyde kan akımının kötü dağılımının sonucudur.
MAKROVASKÜLER ETKİLER
Bir organ sisteminde etkin doku
perfüzyonunu sürdürmek için gerekli otoregülasyon 50 – 150 mm Hg sistemik kan
basıncı ile sağlanır. Septik şokta kan akımının organlara dağılımı şantlar
nedeniyle heterojendir. Bu durum vital organlara yeterli perfüzyonun sağlanması
için bazı organlarda hipoperfüzyonla sonuçlanır. Erken ve önemli bulgu veren
major şant splanknik hipoperfüzyondur.
Göreceli hipoperfüzyon
gastrointestinal sistemde hasarlanma ile ciddi sepsiste sistemik inflamasyonu
daha da artırır.
MİKROSİRKÜLATUAR VE MİTOKONDRİAL
İŞLEV BOZUKLUĞU
Mikrosirkülatuvar ve mitokondriyal
disfonksiyon her bir hücrenin ya oksijeni almasında ya da kullanmasındaki
yetersizliktir.
1- MİKROSİRKÜLATUAR DİSFONKSİYON
Septik şokun damgası, düşük sistemik
vasküler direncin neden olduğu vazodilatasyondur. Sistemik damarlarda vasküler
direncin asıl belirleyicisi arterioler düzey olduğu için, vasküler direncin
major belirleyicisi arterioler tonüstür. Relakzasyon faktörü olduğu bilinen
nitrik oksid, sepsise bağlı vazodilatasyonun major etkenidir. Bir diğer etken de
vazopressindir, bunu daha ileride tartışacağız.
Kan akımının global dağılımını makrosirkülasyon regüle etmekle
birlikte, kan akımını dokuya sunan ise mikrosirkülasyondur.
Mikrosirkülasyon, doku kan akımı düzenlemekte aktif rol oynar.
Sepsisin patofizyolojik mekanizmalarının çoğu arteriol, kapiiler ve postkapiiler
venülden oluşan mikrosirkülatuar birimde oluşur. Pro-inflamatuvar sitokinler
yaygın endotelyal hasara yol açar. Bu hasar nötrofil aktivasyonu ( integrin ve
selektinler gibi endotelial adhezyon moleküllerinin araclığıyla olur ) ve
lökositlerin hasarlı alanda lokalizasyonu ile ilişkilidir. Panendotelyal hasar
mikrovasküler permeabilitede artışa, sıvının interstisiyel alana ekstravaze
olmasına, doku ödemine yol açar; bu sırada dokuya pro-inflamatuvar hücreler akar.
Bu sıralama sepsisteki akut organ disfonksiyonunu açıklamakta öne sürülen bir
hipotezdir. Lökosit adezyonu ve yuvarlanması mikrodamarlarda artıkların
oluşmasına ve mikrosirkülatuar kan akımına engel olur. Endotelyal hasar doku
faktörleri aracılığıyla koagülasyon kaskadını tetikler, fibrin yığılmasına yol
açar ve oluşan mikrotrombüsler mikrosirkülatuar akımı daha da bozar. Tıkanan
damarların çevresindeki alanlarda prekapiller şantlar oluşur ve hücresel
hipoperfüzyona neden olur.
Reolojik anormallikler ( kırmızı hücrelerde deformite)
mikrosikülatuar akımdaki yetersizliğe katkıda bulunur. Tüm bu komponentler
mikrosirkülatuar yetmezliğe katkıda bulunur, bu olaylar insan septik şokunda
gösterilmiştir. Mikrosirkülatuar yetersizliğin akut organ yetmezliğinde rol
oynadığı şüphesi bulunmakla birlikte neyin rol oynadığı açık değildir.
2-MİTOKONDRİAL DİSFONKSİYON
Septik şokta oksijenin kullanımında yetersizlik olduğuna dair
güçlü kanıtlar vardır. Bu fenomenin farkındalığı (sitopatik hipoksi) hastaların
klinik bakımında önemlidir. Oksijenin hücresel düzeyde kullanımındaki
yetersizlik klinikte yüksek mikst venöz oksijen satürasyonu (SvO 2 ) olarak
ortaya çıkar. Ancak bu ölçüm güven verici değildir; çünkü oksijen sunumu yeterli
olmasına rağmen hücresel solunum belirgin şekilde yetersiz olabilir. Sitopatik
hipoksi akut organ disfonksiyonunun önemli bir belirleyicisi olabilir; fakat
henüz mekanizmayı aydınlatacak boyutta değildir.
 

SEPTİK
ŞOK YÖNETİMİ
GENEL
İLKELER
Septik şokla yoğun bakıma getirilen
hastalarda mümkün olan en kısa zamanda hızlı bir rsüsitasyon ve etkin
hemodinamik destek sağlanmalıdır.Hayvan çalışmalarında agressif hemodinamik
destek ve uygun antibiyotik tedavisinin sinerjistik olduğu gösterilmiştir; tek
başına birisi görece olarak yetersizdir. Yeterli hemodinamik desteğin
sağlanmasının mortaliteyi azaltıcı olduğu gösterilmiştir.
Tablo 2. Sepsiste Hemodinamik Destek
İçin Kullanılan Vazoaktif Ajanlar
|
Ajan |
Doz |
Kronotropik Etki |
İnotropik Etki |
Vazokonstriksiyon |
|
Dopamin |
6-20 mcg /dk |
+ + |
+ + |
+ veya + +
(Doza bağlı olarak) |
|
Epinefrin |
1-10 mcg / dk |
+ + |
+ + |
+ + |
|
Norepinefrin |
2- 30 mcg/ dk |
+ |
+ |
+ + |
|
Fenilefrin |
20-200 mcg / dk |
----- |
----- |
+ + |
|
Vazopressin |
0.01 -0.04 U /dk |
----- |
----- |
+ + |
İnvaziv
hemodinamik monitörizasyon yapılması kardiyovasküler destek için temel bilgileri
sağlayabilir. Şok durumnda noninvaziv kan basıncı monitörizasyonu yeterli
değildir; hem sürekli kan basıncı monitörizasyonu hem de kan gazı ölçümleri için
invaziv arter monitörizasyonu gereklidir. Pulmoner arter (PA) kateteri kardiyak
doluş basınçları, kardiyak indeks ve sistemik vasküler direnç gibi parametreleri
ölçmek için kullanılabilir. PA kateterinden elde edilecek bilgiler vazoaktif
ajanların titre edilmesi için gerekli olabilir. PA kateterinin endikasyonları
tartışmalıdır . Sıvı tedavisine refrakter ve vazopressör gerektiren hipotansif
hastalarda önerilmektedir.
Oksijen sunumu ile tüketimi
arasındaki ilişkinin SVO2 vya santral venöz oksimetre (ScvO2) monitörize
edilmesi septik şokun erken resüsitasyon safhasında önemlidir. en azından
hemodinamik desteğin sağlanmasını izleyen ilk 6 saatte süreyle SVO2 veya ScvO2
monitörize edilmesi uluslararası rehberde önerilmiştir.
Hiperdinamik sepsisin tesis
edilmesinde SVO2 veya ScvO2 normal veya yüksek olabilir; bunun nedeninin
sitopatik hipoksi olduğu hatırlanmalı ve tedavinin değişmesi gerekli
görülmemelidir.
Enfeksiyon kaynağının erken dönemde
kontrol altına alınması zorunludur. Erken dönemde uygun antibiyotik
başlanmasının sağkalımı artırdığı gösterilmiştir. Sıklıkla mikroorganizma
tanımlanmadığı için antibiyotik tedavisine ampirik olarak başlanmak zorunda
kalınır. Ampirik antibiyotik tedavisinin hem gram negatif hem de pozitifleri
içerecek şekilde geniş spektrumlu olması önerilir. Uygun antibiyotik seçiminin
yapılmaması mortaliteyi ciddi şekilde yükseltmektedir.
HEMODİNAMİK DESTEK
Hemodinamik destek tedavinin temel hedefi etkin doku
perfüzyonunu sağlamaktır. Geleneksel öneri, ortalama arter basıncının (OAB) 65
mm Hg üzerinde sürdürülmesini sağlamaktır. Bu değerin üzerinde doku perfüzyonu
için gereken otoregülasyon sürdürülebilir. OAB’nin 65 mm Hg ve üzerinde
tutulmalıdır, bu değerlerlerde doku hipoperfüzyonunu önleme olasılığı vardır.
Kontrol altına alınamamış essansiyel hipertansif vasküler hastalığı bulunanlarda
65 mm Hg ve üzerinde OAB’larda yetersiz olabilir.
Septik şokta hemodinamik desteğin temel komponentleri
:1- Volüm resüsitasyonu 2- Vazoaktif ajanların uygulanması 3-Yeterli
oksijen sunumunun sağlanmasıdır.
1- Volüm Resüsitasyonu :
Septik şok tedavisinin temel taşı agressif sıvı tedavisidir. Kolloidlerin,
kristaloidlere üstün olduğunu gösteren bir kanıt gösterilememiştir. Başlangıçta
2 litre kristaloid sıvı verilmesi iyi bir yaklaşımdır. Eğer bu tedaviyle yeterli
OAB sağlanamazsa, PA kateteri ile doluş basıncının invaziv yoldan ölçülerek
tedaviyi sürdürmek yerinde bir yaklaşımdır. Pulmoner kapiller köşe basıncının
12-15 mm Hg arasında tutulması gereklidir. Ancak bu değerler hastadan hastaya
değişebilir. Bir diğer strateji de, başlangıçta bir kardiyak doluş basıncı
belirlenerek, kardiyak indeksteki düşme-yükselmelere bakılarak bolus
uygulamaların sürdürülmesidir. Aşırı yüksek doluş basınçları kapiller kaçışı
tetikleyebileceği bu nedenle pulmoner kapiller kaçağa ve oksijen transferinde
sorunlara yol açacağı için önerilmez. Özellikle akut
alciğer hasarlanmalarında bu daha da önemli hale gelir. PA kateteri
yerleştirilmediği durumlarda pulmoner ödem bulguları gelişmesini önlemek için
tekrarlayan bolus sıvı volümleri tercih edilmelidir.
2- Vazoaktif Ajanlar : Septik
şoklu hastalarda kan basıncını etkin olarak korumak için norepinefrin, dopamin,
epinefrin, fenilefrin ve vazopressin uygulanır. Birçok hekim başlangıç tedavisi
olarak dopamin veya norepinefrini tercih ederler. Hem dopamin hem de
norepinefrin hem kan basıncını hem de kardiyak indeksi yükseltirler; kardiyak
indeksteki artış dopaminle daha fazladır. Dopamin ile
kalp hızında artışa neden olur. Hedeflenen OAB’na ulaşmakta norepinefrin çok
etkindir. Norepinefrin ile vazokonstriksiyon ve buna bağlı yan etkiler çok
nadirdir. Çok güçlü veriler olmamasına karşın septik şokta seçilecek ilk ajanlar
dopamin veya norepinefrindir. Fenilefrin gibi pür vazokonstriktör bir ajanın
seçimi taşikardiye neden olmayacak ancak ciddi vazokonstriksiyona yol açacaktır.
Bu da zaten mevcut periferik vasküler direnci daha da artıracaktır ve düşük
olan kardiyak indeksi daha da düşürecektir. Fenilefrin, beta stimülatör etkisi
olmadığı için, katekolaminlere bağlı aritmilerde (ventriküler veya atriyal)
nadiren kullanılır.
Vazopressin. Antidiüretik etkisi yanında vazokonstriktör
etkiye de sahiptir. Vasküler düz kaslardaki V1 reseptörlerini etkileyerek
vazokonstriksiyon yapar. Normalde endojen vazopressin düzeyleri çok düşüktür,
normal bir bireyde esas olarak vazokonstriktör etkisi yoktur. Ancak septik şokun
başlangıcında vazopressin düzeyleri çok artar. Uzamış septik şokta göreceli
olarak vazopressin eksikliği gelişir. Vazopressin eksikliği ile ilgili olarak
öne sürülen farklı hipotezler vardır. Pitüiter depoların tükenmesi sonucu
vazopressin eksikliği oluşabilir veya nitrik oksidin etkisiyle pitüiter
vazopressin üretimi azalır. Egzojen olarak vazopressin verilmesi dramatik olarak
hemodinamik tabloyu değiştirir, hızla kan basıncı yükselir. Vazopressin, diğer
vazoaktif ajanların etkilerini potansiyalize eder. Vazopressin uygulanması,
septik şokta yüksek doz vazoaktif ajan kullanıldığı halde yanıt alınamayan
hastalarda önerilmektedir. Uygulanacak doz fizyolojik sınırda ( 0.01-0.04 U/dk)
dozda olmalıdır; yüksek dozları ciddi ve zararlı vazokonstriksiyona neden olur.
Vazopressin, bilinen koroner arter hastalığı varlığında güvenli değildir. Septik
şokta mortalite ve iyileşme üzerine etkileri bilinmemektedir.
Septik şoktaki hastalarda inotrpik destek gerekebilir. Eğer
septik miyokardiyal depresyon şiddetliyse veya daha önceden miyokardiyal
disfonksiyon mevcutsa bir inotrop (tercihen dobutamin) gerekebilir. İnotropik
tedavi PA kateteri eşliğinde yapılmalıdır; inotropik destek kardiyak indeksin
3.0 L/dk/m2 olan hastalarda yapılmalıdır.
3- Oksijen Sunumu ve Hedefe Yönelik Hemodinamik Tedavi: Eski
çalışmalarda yüksek risk taşıyan cerrahi hastalara perioperatif
“normalden yüksek oksijen” verilmesi
önerilirdi.
Normalden yüksek veya supranormal oksijen uygulamak sıvı resüsitasyon ve
inotropik ajanlar kullanarak hedeflenen düzeyde oksijen sunumunu sağlamak ve
sürdürmektir. Çalışmalarda yüksek düzeyde oksijen sunmanın ne yoğun bakımdaki
kritik hastalarda ne de medikal tedavi ve cerrahinin birlikte uygulandığı
hastalarda prognozu iyileştirmediği gösterilmiştir. Ayrıca septik şokta
hedeflenen özel bir oksijen düzeyi de belirlenememiştir.
Kern ve Shoemaker 2002 yılında bir
meta-analiz yayınladılar; hastalığın ciddiyet skorlarını ve tedavinin erken ya
da geç başlamasını ölçüt alarak sınıflama yaptılar. Buldukları sonuç yüksek
skora sahip ama tedavinin erken başlandığı hastalarda prognozun iyi
olduğuydu. Buradaki bir sonuç da doğru hastalarda hedefe yönelik hemodinamik
tedavinin etkin olduğu yolundaydı.
Rivers ve arkaşları tarafından 263
ciddi sepsis olgusunda yapılan çalışma sepsiste son yılların büyük dönüm notası
oldu. Bu çalışmada hipotansiyonu olan veya serum laktat düzeyi 4 mmol/L veya
daha yüksek olan hastalarda ilk 6 saatte erken hedefe yönelik tedavi (EHYT)
yapıldı. Resüsitasyon OAB, santral venöz basınç ve idrar debisi ile takip
edildi. Bu çalışmada ayrıca ScvO2 ileri resüsitasyon gereksinmesi için
değerlendirilmiştir. Doluş basınçlarının düzeltilmesinden sonra ScvO2’ nin % 70
altındaki değerlerinde oksijen sunumu ile tüketimi arasındaki dengede bozukluk
olduğu yani global doku hipoksisi olduğu varsayıldı. ScvO2, SvO2’nin acil
koşullarda değerlendirilmesi zor olduğu için tercih edilmiştir. Uygun santral
venöz basınca ulaşıldığı halde eğer ScvO2 < % 70 ise EHTY protokolü tekrar
uygulandı. Eğer hematokrit değerleri < % 30’un altında ise bu değerlerin üzerine
ulaşılacak şekilde eritrosit havuzu uygulanmıştır. Eğer hala Eğer ScvO2< % 70
ise inotropik tedaviye başlanmıştır. Bu çalışma sonunda EHYT alan hastalarda
akut faz ölümlerinin (ani kardiyovasküler kollaps) azaldığı ve 28 günlük
mortalitenin % 16 oranında düştüğü bildirilmiştir. Rivers’in çalışması ile
önceki çalışmalar arasında önemli fark vardır. İlki; absolut oksijen sunumu
yerine, oksijen sunum/tüketim dengesi monitörize edilerek EHYT hedeflenmiştir.
İkinci ve önemli fark ise EHYT tanı konduktan sonraki ilk bir saatte, acil
serviste yapılmıştır. EHYT de kullanılan hangi tedavinin etkin olduğunu bu
çalışma sonunda söylemek mümkün değildir.
Bir diğer çalışmada serum laktat
düzeylerinin ciddi sepsisin mortalitesinde önemli olmadığı görüşünün öne
sürülmesidir. Bu çalışmalar sonucunda mortaliteyi etkileyen en önemli etkenin
uygun tedaviye en kısa zamanda başlanmasıdır. EHYT, tüm uluslararası yoğun bakım
örgütleri tarafından ve sepsise bağlı ölümleri düşürme kampanyasında
uygulanmaktadır. Bu tedavi protokolü şekil 2’de gösterilmiştir.

DİĞER DESTEK TEDAVİLER
KORTİKOSTEROİDLER
Yüksek doz (30 mg/kg
metilprednizolon) steroid verilmesinin septik şokta yararlı olduğu
gösterilememiştir. Hatta sekonder enfeksiyonlar için bir risk oluşturmaktadır.
Stres dozlarda steroid verilmesinin yararlı olacağı yolunda görüşler vardır.
Septik şoktaki hastalarda serum kortizol düzeyleri belirgin şekilde yükselmiş
olmasına rağmen, görece bir adrenal yetmezlikten söz edilebilir. Bunu kanıtı da
adrenokortikotropik hormona (ACTH), adrenal yanıtın yetersizliğidir.
Vazopressör uygulanmasına
rağmen refrakter hipotansiyonu olan ve yüksek doz vazopressör uygulaması ile OAB
kabul edilebilir düzeylere yükseltilebilen septik şoklu hastalarda göreceli
adrenal yetmezlik olduğu düşünülmelidir. Bu hastalarda ACTH stimülasyon testi
yapılana kadar deksametazon uygulanmalıdır. Deksametazon serum kortizol testini
etkilemez. Hastalar ACTH ya normal yanıt verene dek hidrokortizon veya
fludrokortizon tedavisi sürdürülmelidir. Eğer hastalar ACTH’ya yanıt vermezlerse
düşük doz steroid tedavisi 7 gün sürdürülmelidir.
Yoğun
İnsülİn tedavİsİ
Kan glukoz düzeyinin 80- 100 mg/dL
düzeylerinde tutulduğu hastalarda geleneksel kabule göre mortalite daha düşüktür.
Yoğun insülin tedavisi sepsise bağlı multi organ disfonksiyon sendromunun
insidansını da azaltmaktadır. Bu tedavinin mekanizması çok açık olmamakla
birlikte insülin tedavisi fagositozu ve bakteri öldürmesini artırmaktadır.
İnsülin tedavisi sıkı bir kan şekeri kontrolü eşliğinde yapılmalıdır.
AKTİF C PROTEİN
Sepsiste tüketim koagülopatisi, subklinik ( d dimer
düzeylerinde artış ve protein C düzeylerinde düşme) formdan, prupura fulminans
gibi yaygın olmayan dramatik açık formlara kadar geniş bir yelpazede ortaya
çıkabilir. Subklinik koagülopati septik şoklu tüm hastalarda bulunur. Dissemine
intravasküler koagülasyon çok yaygın olmamakla birlikte yüksek mortaliteye
sahiptir. Pro-inflamatuvar yanıtın tetiklenmesine ek olarak, endotoksinler
monositleri ve doku makrofajlarını tetikler. Pro-inflamatuvar sitokinler ( TNF
alfa ve IL-6) doğrudan endotelyal hücre hasarı yaparlar. Doku faktörü de
etkisini endotelyal hücrelerde gösterir. Doku faktörü sepsise bağlı
koagülopatide anahtar mediyatördür, koagülasyon kaskadını tetikler. Endotelyal
hasar, plazminojen aktivatör inhibitör-1 salınımına neden olur, bu bir
fibrinoliz inhibitörüdür ve organizmada fibrinoliz eksikliğine ve trombin
üretiminin artışına neden olur.Mikrovasküler tromboz üretilir, bu durum sepsiste
ortaya çıkan multi organ disfonksiyonunun en önemli nedenidir. Trombin
üretiminin tek başına endotel hasarında potent bir mediyatör olduğu
bilinmektedir. Endojeb aktif protein C sepsisteki koagülopatiyi düzenler.
Protein C, K vitaminine bağlı faktörler tarafından karaciğerde sentezlenir;
endotelyüzeyindeki trombomodulin ile inaktif formdan aktif forma dönüştürülür.
Aktif protein C, koagülasyon kaskadının inaktive faktörleri tarafından üretilen
trombini azaltır, fibrinoliz inhibitörleri tarafından inaktive edilen endojen
fibrinolizi kolaylaştırır ve pro-inflamatuvar sitokinlerin üretimini azaltarak
inflamatuvar yanıtı etkiler. Sepsiste, endotel hücrelerdeki aktif protein C
yetersizdir. APACHE II’nin 25’in üzerinde olduğu hastalarda aktif protein C
kullanılması önerilmektedir. Protein C antikoagülan,
profibrinolitik ve antiinflamatuvar etkileri ile sepsiste etkili olmaktadır.
Vazopressöt gereksinmesini bilinmeyen bir mekanizma ile azaltmaktadır. Bu belki
de TNF ye bağlı niktrik oksid sentetaz inhibitörlerinin uyarılmasının
inhibisyonu ile olmaktadır. APACHE > 25, multi organ disfonksiyonu, septik şok
ve sepsise bağlı ARDS varlığında aktif protein C önerilmektedir ve kesin
kontrendikasyonu yoktur.
ÖZET
Septik şok hala yüksek mortalite riski taşıyan ve ileri tedavi
teknikleri gerektiren bir yaygın bir durumdur. Septik şok hem pro-inflamatuvar
hem de anti-inflamatuvar yanıtlarla karakterizedir. Septik şokun hemodinamik
profili çok kommplekstir ve tüm şok türleri tabloya eşlik eder.
Son yıllardaki gelişmelerle sepsisin mortalitesinin
azaltılması hedeflenmektedir. Gelecekteki tedavilerle sepsis kontol edileir bir
patoloji olacaktır.
Kaynaklar
Stephen Trzeciak, MD; Joseph E.
Parrillo, MD, FCCM 10th
Critical Care Refresher Course.
Rivers E,
Nguyen B, Havstad S, et al.
Early
goal-directed therapy in the treatment of severe sepsis and septic shock.
N Engl J Med.
2001;345:1368-1377.


|