VÜCUT SIVISI VE SODYUM DENGESİ
- Prof. Dr. Hasan Akman
- Dr. Şebnem Atıcı
Erişkin bir erkeğin ağırlığının %60’ı sudur. Bu
su hücre membranları tarafından oluşturulmuş iki büyük sıvı kompartmanına
dağılmıştır (Tablo 1):
A) İntrasellüler sıvı
B) Ekstrasellüler sıvı
1) İnterstisyel kompartman
2) İntravasküler kompartman
Tablo.1 Vücut sıvılarının dağılımı
| Kompartman |
Vücut ağırlığı (%) |
Total vücut suyu (%) |
Volüm
(L)
|
| İntrasellüler |
38 |
60 |
25 |
| Ekstrasellüler 1-İnterstisyel
2-İntravasküler |
19
5 |
32
8 |
13.5
3.5 |
| Total |
60 |
100 |
42 |
Kompartmanlardaki solüsyonların konsantrasyonları
fizyolojik bariyerlerin ve solütlerin özelliklerinden dolayı değişiktir(Tablo 2).
Tablo.2 Vücut sıvılarının kompozisyonu
|
İntrasellüler |
Ekstravasküler |
| İntravasküler |
İnterstisyel |
| Sodyum (meq/L) |
10 |
145 |
142 |
| Potasyum(meq/L) |
140 |
4 |
4 |
| Kalsiyum(meq/L) |
1 |
3 |
3 |
| Magnezyum(meq/L) |
50 |
2 |
2 |
| Klor(meq/L) |
4 |
105 |
110 |
| Bikarbonat(meq/L) |
10 |
24 |
28 |
| Fosfor(meq/L) |
75 |
2 |
2 |
| Protein (g/dL) |
16 |
7 |
2 |
A) İntrasellüler Sıvı
Hücrelerin dış membranları intrasellüler volüm ve
kompozisyonun regülasyonunda çok önemli rol oynarlar. Na+ hücreye K+
hücre dışına çıkışı pasif iken tersi Na+ K+ ATPaz
pompasına bağlıdır. Hücre membranında bulunan ATP’ye bağlı bu pompa 3/2
oranında Na+/K+değişimini gerçekleştirir. Çünkü membran Na+geçişine
K+’a göre daha az geçirgendir. Na+ ekstrasellüler , K+
intrasellüler alanda daha yoğundur. Sonuç olarak Na+ ekstrasellüler osmotik
basınç için önemli iken, K+ da intrasellüler osmotik basınç için
önemlidir.
B) Ekstravasküler Sıvı
Ekstrasellüler sıvının esas fonksiyonu hücreleri
beslemek ve onların atıklarını uzaklaştırmaktır. Normal ekstravasküler volümün
korunması (özellikle dolaşan komponent= intravasküler volüm) çok kritiktir. Sodyum
ektrasellüler volüm ve basıncın korunmasını belirleyen en önemli faktördür. Bu
yüzden ekstrasellüler sıvı volümündeki değişiklikler total vücut sodyum
içeriğindeki değişikliklerle ilişkilidir.
1-İnterstisyel Sıvı
İnterstisyel sıvının az bir kısmı serbest sıvı
formundadır. Büyük çoğunluğu ekstrasellüler proteoglikanlarla kimyasal ilişkilidir
ve jel formundadır. İnterstisyel sıvı basıncı genellikle negatif olarak
düşünülür (yaklaşık -5mmHg). İnterstisyel sıvı volümü arttıkça interstisyel
sıvı basıncı artar ve sonuçta pozitif hale gelir. Sonuç olarak jeldeki serbest
sıvı hızlıca artar ve klinikte ödem olarak görülür.
Plazma proteinlerinin küçük miktarı kapillerlerden
normal olarak geçebildiği için interstisyel sıvıdaki protein içeriği düşüktür
(2gr/dl). İnterstisyel sahaya giren proteinler lenfatik sistem yoluyla vasküler alana
geri dönerler.
2-İntravasküler Sıvı
İntravasküler kompartmanın volümü yeterli
sirkülasyonu sağlar. Bu da oksijen, besin ve organ sistem fonksiyonları için gereken
diğer maddelerin yeterli dağılımını sağlar. İntravasküler sıvı çoğunlukla
plazma olarak isimlendirilir ve intravasküler alan vasküler endotel tarafından
yapılandırılmıştır. Pek çok elektrolit interstisyum ve plazma arasında serbestçe
geçiş göstermektedir. Bunun sonucunda bu iki kompartman arasındaki elektrolitler
benzer miktardadır. Endotel arasındaki sıkı intersellüler bağlantılar proteinlerin
intravasküler kompartmanın dışına çıkmasını engeller. Bunun sonucu olarak; plazma
proteinleri interstisyel sıvı ve plazma arasındaki sıvı değişiminde osmotik
aktivitesi olan tek ajandırlar.
Ekstrasellüler volümdeki artış intravasküler ve
interstisyel volüme orantılı olarak yansır. İnterstisyel basınç pozitif olduğu
zaman ekstrasellüler sıvıdaki sürekli artış sadece intertisyel sıvı
kompartmanında artışla sonuçlanır. İnterstisyel sıvı intravasküler kompartman
için bir over-flow rezervuarı olarak rol oynar. Bu klinikte doku ödemi olarak
görülebilir.
SIVI KOMPARTMANLAR ARASINDAKİ MADDE
DEĞİŞİMİ
Maddelerin difüzyon hızı;
- Membranın maddeye geçirgenlik durumuna,
- İki yöndeki basınç farkına (Çünkü basınç kinetik
enerjiyi arttırır.)
- Maddenin her iki yöndeki konsantrasyonuna bağlıdır.
Hücre Membranlarına Doğru Difüzyon
İnterstisyel sıvı ve intrasellüler sıvı arasında
difüzyon birkaç mekanizmadan birisiyle oluşabilir;
- Lipid bariyerden geçiş,
- Protein kanallarından geçiş,
- Kolaylaştırılmış difüzyonla (Taşıyıcı proteine
bağlanarak) geçiş.
Oksijen, karbondioksit, su, lipidde eriyen moleküller
hücre membranından direk geçer. Na+, K+ Ca++ gibi
katyonlar transmembran potansiyelinden dolayı membranı zayıf geçer. Na+, K
pompası bu transmembran potansiyelini oluşturur. Bu nedenle bu katyonlar spesifik
protein kanallarıyla difüze olurlar. Bu kanallardan geçiş membran voltajına ve
membran reseptörlerindeki bağlayıcılara (örneğin asetilkolin) bağlıdır. Glukoz ve
amino asitlerin difüzyonu membrana bağlı taşıyıcı proteinlerin yardımı ile
gerçekleşir.
İntrasellüler ve interstisyel boşluk arasındaki sıvı
değişimi osmotik güç tarafından yönetilir. Bu osmotik güç difüze olmayan
solutlerin konsantrasyonlarındaki farklılıktan meydana gelir.
İntrasellüler ve interstisyel kompartmanlar arasındaki
osmolalitedeki relatif değişiklikler sıvı hareketinin hipoosmolardan hiperosmolar
kompartmana net su hareketiyle sonuçlanır.
Kapiller Endotel Yoluyla Difüzyon
Kapiller duvar 0.5 mikrometre inceliğindedir. Kapiller
duvar, bazal membran ile tek tabaka halindeki endotel hücrelerinden oluşmuştur.
İntersellüler boşluk 6-7nm genişliğindedir. Oksijen, karbondioksit, su ve lipidde
eriyebilir maddeler endotel hücre membranının her iki yönüne rahatça geçebilirler.
Sadece glukoz, Na+, K+ , Cl- gibi düşük molekül
ağırlığı olan suda eriyebilir maddeler intersellüler aralıktan kolayca
geçebilirler. Plazma proteinleri gibi yüksek moleküler ağırlıklı maddelerin
endotelyal yarıklardan geçişi güçtür (KC, AC hariç; çünkü burada yarıklar daha
büyüktür).
Kapillerlerden sıvı geçişi hücre membranlarından
geçişten farklıdır. Osmotik basınca ek olarak burada hidrostatik basınç önemli rol
oynar . Bu güçler hem venöz hem arteriyal damarların sonlarında etkindirler. Sonuç
olarak arteriyel sonda sıvının kapiller dışına, venöz sonda sıvının kapillerlere
doğru geçişine eğilim vardır. Normalde filitre edilen sıvının %10’u kapillerlere
tekrar reabsorbe edilir. İnterstesyel sıvının reabsorbe edilmeyen kısmı (yaklaşık
2 ml/dk) lenfatik sistem ile intravasküler kompartmana geri döner.
SU DENGESİNDE BOZUKLUKLAR
Doğumda insan ağırlığının %75’i sudur. Birinci ay
sonunda bu %65’e yetişkin erkekte %60’a ve yetişkin kadında %50’ye iner. Yağ
oranı yüksek kadınlarda su oranı düşer. Aynı nedenle obezite ve ilerleyen yaş su
oranını daha da azaltır.
Normal Su Dengesi
Normal bir yetişkin günde ortalama 2500 ml su alır.
Bunun yaklaşık 300ml’si enerji üretimi sırasında gelişen metabolizma tarafından
üretilir. Günlük kaybedilen sıvı miktarı ortalama 2500 ml’dir. Yaklaşık 1500 ml
idrarla, 400 ml akciğerlerden yoluyla, 400 ml deriden evaporasyonla, 100 ml terle
atılır.
Hem intrasellüler sıvı (İSS) hem de ekstrasellüler
sıvı (ESS) osmolalitesi dokudaki normal suyun korunmasıyla regüle edilir. Hücre
volümü ve su oranındaki değişiklikler özellikle beynin fonksiyonunda ciddi
yetersizliklere neden olur.
HİPOVOLEMİ
Hipovolemide teşhis kriterleri
- Efektif intravasküler volüm azalmasının bulguları;
hipotansiyon, düşük santral venöz basınç ve pulmoner arter wedge basıncı,
- Efektif intravasküler volümün indirek bulguları;
taşikardi, oligüri, renal sodyum reabsorbsiyonu,
- Efektif intravasküler volüm azalmasının dolasımsal
göstergeleri; end-organ disfonksiyonu, periferal vazokonstriksiyon..
Laboratuvar bulguları:
ADH artmış olabilir, prerenal azotemi mevcuttur ve üre,
kreatinin değerleri artmıştır. İdrar sodyum konsantrasyonu azalmıştır (sıklıkla
5-10 meq/l). Osmotik diürez ve diüretik ilaçlarla oluşan hipovolemide idrar sodyum ve
sıvı atılımı artmıştır.
Yoğun bakımda hipovoleminin monitorizasyonu:
- CVP veya pulmoner kapiller wedge basıncı kullanılabilir.
- Supin pozisyondan oturur pozisyona gelen hastada sistolik
kan basıncının 10-20 cmHg’dan fazla düşmeside hipovoleminin bir kanıtı olabilir.
Ancak hipotansiyon yoğun bakımda her zaman hipovolemi
demek değildir (Kardiojenik şok, septik şok gibi durumlarda hipovolemi yokken de
hipotansiyon vardır).
Tedavi:
Yoğun bakımda hipovoleminin miktarını tayin etmek
oldukça zordur. Devamlı sıvı takibi, CVP ve PAWP izleyerek replasman yapılmalıdır.
Hipovolemiyi düzeltme hızı:
Ciddi organ yetmezliği hipotansiyon ve oligüri ile
birlikte olan hipovolemik şokta hipovolemi hızla düzeltilmelidir. Ciddi dolaşım
yetmezliği olmadıkça sıvı replasmanı , pulmoner ve periferal ödeme neden olmamak
için dikkatli ve yavaşça yapılmalıdır.
Akut hipotansiyonu olmayan hastaların tahmin edilen volüm
replasmanının %50-80’i 12-24 saatte tamamlanmalıdır. 75-150ml/h verilmelidir. Ciddi
volüm azlığı ve organ disfonksiyonu olan hastalarda (200-300ml/h) kısa sürede ve
sürekli değerlendirme yapılarak replasman yapılmalıdır.
Hangi sıvı kullanılmalı (Tablo 3):
Artmış ektrasellüler volümü olan ve hipovolemili
hastalarda kristalloidlerin büyük miktarda kullanımı yanlıştır. Sadece dekstroz ve
su içeren solüsyonlar glukoz hücreler tarafından suyla beraber hızlıca alındığı
için kötü bir volüm replasman sıvısıdır. Ekstrasellüler volüm açıklarının
replasmanında kullanılan Ringer Laktat’ın %0.9 Na Cl’den çok fazla bir farkı
yoktur.
Kolloid solüsyonlar özellikle normal veya fazla
ekstrasellüler volüm varlığındaki hipovolemik sokta önerilir. Kolloidler
intravasküler alanda osmotik basıncı arttırırlar. Bu oranda interstisyel sıvıyı da
intravasküler alana çekebilirler. Vasküler permeabilitesi bozuk hastalarda da
kolloidler interstisyel alana sıvı çekeceği için özellikle akciğerlerde ödeme ve
organ sistem disfonksiyonuna neden olabilirler.
Tablo3.Sıvı replasmanında
kullanılabilecek sıvılar
Kolloid solüsyonlar içerisinde human albümin
nonimmunojenik fakat pahalıdır. Dekstran trombozisi önlediği için koagülasyonu
uzatır. Taze donmuş plazma pahalı ve volüm defisiti için yetersizdir. Sadece
koagülasyonu düzeltmek için kullanılması önerilir.
HİPERVOLEMİ
Hipervolemide teşhis kriterleri :
- Ödem, asit veya diğer ektrasellüler volüm artışını
gösteren kanıtlar,
- İntravasküler volüm normal, yüksek veya düşük
olabilir,
- Ekstrasellüler volüm artışının potansiyel nedenleri
renal yetmezlik, konjestif kalp hastalığı, karaciğer hastalıkları, fazla sodyum
uygulanımı, sodyum retansiyonuna neden olabilecek diğer mekanizmaların varlığı.
Klinik bulgular:
Artmış ektrasellüler volüm ya belirli kompartmanlar
arasında (asit) veya jenarilize olabilir. Ödem ektrasellüler volüm artışının en
önemli özelliğidir. Ancak her ödem intravasküler volüm artışını göstermez.
Asit ve plevral effüzyon hipoalbüminemi ve konjestif kalp
yetmezliğinde hipervolemi bulgularındandır. İntravasküler volüm yetersiz ise
taşikardi, periferal siyanoz ve mental durumda değişme görülebilir. Ekstrasellüler
volüm fazla ise raller, vizing, pulmoner ödem görülebilir.
Laboratuvar bulguları:
Hipoalbünemi, albüminüri, idrar sodyumunda azalma gibi
altta yatan patolojiye ait bulgular vardır. Plazma sodyum ve potasyumu düşüktür.
Tedavi:
Hipervolemi artmış intravasküler volümle birlikte ise
intravenöz furosemid diürez başlayıncaya kadar tekrarlayan dozlarla verilebilir
(10-80mg). Gerekirse oksijen, hasta pozisyonunda değişiklik ve mekanik ventilasyon
uygulanabilir. Kardiojenik pulmoner ödem morfinde, vazodilatörlerden veya
venödilatörlerden yarar görebilir.Frosemid yavaş verilerek 500mg/gün’e kadar
çıkılabilir. Mannitol özellikle yetersiz diürezi olan hastalarda intravasküler
volümü daha da arttıracağı için kullanılmamalıdır. Diürez sağlanamıyorsa
hemodializ veya ultraflitrasyon uygulanabilir.
Konjestif kalp yetmezliği ve hipervolemisi olan hastalarda
diüretikler, inotrop ajanlar (digital gibi), nitratlar gibi venodilatörler ve sistemik
vazodilatörler kombine kullanılabilir.
ESS VE ISS OSMOLALİTESİ VE SODYUM
KONSANTRASYONU ARASINDAKİ İLİŞKİ
İSS’nın osmalalitesi bütün çözülmeyen sıvıların
konsantrasyonunun toplamına eşittir. Na+ ve onunla birlikte olan anyonlar bu
solütlerin yaklaşık %90’nını oluşturur.
Plazma osmolalitesi= 2 x Plazma Na+
Konsantrasyonu
Bundan başka ISS ve ESS arasında osmotik denge olduğu
için plazma sodyum konsantrasyonu total vücut osmalalitesini de yansıtır.
Total vücut osmolalitesi=Ekstrasellüler solütler
+intrasellüler solütler
Total vücut sıvısı
Sodyum ve potasyum intra ve ekstrasellüler solütlerin en
büyük kısmını oluşturduğu için:
Total vücut osmolalitesi@ (Na+
ektrasellüler x 2 )+(K+ intrasellüler x 2)
Total vücut sıvısı
[Na+ ] plazma @ Na+
ektrasellüler +K+ intrasellüler
Total vücut sıvısı
Bu prensibler kullanılarak isotonik, hipotonik ve
hipertonik sıvı yüklenmesinin etkileri ve plazma osmolalitesi hesaplanabilir.
Patolojik durumlarda glukoz ve üre ekstrasellüler
osmolaliteyi önemli derecede etkileyebilir. Bu durmda daha doğru bir hesaplama için şu
formül kullanılabilir.
Plazma Osmolalitesi(mos/kg)= Na+ x 2 + BUN +
Glikoz
2.8 18
Burada sodyum meq/dl olarak tanımlanır. Üre hücre
membranlarından kolayca geçtiği için osmolalitede etkisi çok azdır. Bu nedenle bu
formül
Efektif plazma osmolalitesi= [Na+] x 2+ Glikoz
18
olarak kullanılabilir. Plazma osmolalitesinin normal
değerleri 280 ile 290 mOsm/kg arasında değişir. Ölçülen ve hesaplanan osmolalite
arasındaki fark osmolal gap olarak isimlendirilir. Yüksek osmolal gap plazmadaki etonal,
mannitol, metanol, etilen glikol ve isopropil alkol gibi anormal osmotik aktiflik
gösteren moleküllerin yüksek konsantrasyonunu gösterir.
Osmolal gap aynı zamanda kronik renal yetmezliği olan
(küçük solllütlerin retansiyonu nedeniyle ), ketoasidozdaki hastalarda (keton
cisimlerinin yüksek konsantrasyonu nedeniyle), ve glisinin fazla alınmasıyla
(prostatın transüretral rezeksiyonu sırasında) da görülebilir. Osmolal gap aynı
zamanda hiperlipidemili ve hiperproteinemili hastalarda da görülebilir.
PLAZMA OSMOLALİTESİNİN KONTROLÜ
Plazma osmolalitesi hipotalamustaki osmoreseptörler
tarafından regüle edilir. Bu özelleşmiş nöronlar ADH’ın salınımını ve
susuzluk mekanizmasının kontrol ederler.Plazma osmolalitesi böylece hem su alımı hem
de su atılımının regülasyonu ile belli limitler arasında tutulur.
ADH Sekresyonu
Hipotalamustaki supraoptik nükleostaki özelleşmiş
nöronlar ektrasellüler osmolalitedeki değişikliklere çok duyarlıdırlar. ESS
osmolalitesi arttığında bu hücreler büzülür ve posteriyor hipofizden ADH (arginin
vazopressin) salınır. ADH renal toplayıcı tübülülerden su reabsorbsiyonunu önemli
ölçüde arttırır. Böylece plazma osmolalitesi düşer ve normale döner. ESS
osmolalitesi düştüğünde bu hücreler osmoreseptörleri nedeniyle şişer ve ADH
salınımını inhibe ederler. Azalan ADH sekresyonu su diürezine izin verir ve
osmolalite artarak normale döner. ADH sekresyonunun tümüyle supresyonunda böbrekler
günde 10-20 lt su atabilirler.
ADH’ın nonosmotik salınımı
Kan volümündeki %5-10 azalma karotid baroreseptörleri ve
muhtemelen atriyal basınç reseptörlerinin stimüle olmasına ve ADH salgılanmasına
neden olabilir. Diğer nonosmotik uyarılar arasında ağrı, emosyonel stress ve hipoksi
sayılabilir.
Susuzluk
Hipotalamusun lateral preoptik bölgesinde bulunan
hücrelerdeki osmoreseptörler de ESS osmolalitesindeki değişikliklere çok
duyarlıdırlar. ESS osmolalitesindeki artışla bu nöronlar aktive olur ve susuzluğa ve
şahsın su içme isteğine neden olurlar. Hipoosmolalite susuzluğu suprese eder.
Susuzluk, hipernatremi ve hiperosmolaliteye karşı en
önemli defans mekanizmasıdır. Çünkü sadece bu mekanizma su alımını arttırır. Ne
yazık ki susuzluk mekanizması sadece sıvı alabilen bilinçli kişilerde
fonksiyoneldir.
HİPEROSMOLALİTE VE HİPERNATREMİ
Hiperosmolalite total vücut sıvısında total vücut
solütlerinin artması olarak görülür. Her zaman olmasa da genellikle hipernatremi ile
birliktedir. ( Na>145 mEq/lt).
Hipernatremisiz hiperosmolalite belirgin hiperglisemi
sırasında veya plazmada anormal, osmotik gücü olan maddelerin birikimi sonrasında
görülür. Bu son iki durumda plazma sodyum konsantrasyonu, su intrasellüler ortamdan
ekstrasellüler alana çekildiği için azalır. Plazma glukoz konsantrasyonunda her
100mg/dl artış olduğunda yaklaşık Na+ 1.6mEq/lt azalır.
Hipernatremi hemen her zaman sodyumsuz sıvı kaybı veya
büyük miktarda sodyum retansiyonu ile birliktedir. Renal konsantrasyon yeteneği
bozulduğu zaman bile susuzluk hipernatremiyi önlemede oldukça etkilidir. Hipernatremi
çok yaşlı, çok genç ve sıvı olamayan, bilinç kaybı olan debil hastalarda çok
yaygın gözlenir. Hipernatremili hastaların vücut sodyum kontenti yüksek, düşük
veya normal olabilir.
1-Hipernatremi Ve Düşük Total Vücut
Sodyum Kontenti
Bu hastalar hem sodyum hem su kaybederler, fakat su kaybı
sodyum kaybından daha fazladır. Hipotonik kayıp renal (osmotik diürez ) ya da
ekstrarenal olabilir. Diğer yandan bu vakalar hipovolemi semptomları verirler. İdrar
sodyum konsantrasyonu renal kayıplarda genellikle 20 meq/l’den fazladır, ekstrarenal
kayıplarda 10 meq/l’den azdır.
2-Hipernatremi Ve Normal Total Vücut Sodyum
Kontenti
Total sodyum kontenti genellikle normaldir. Hemen sadece su
kayıpları, solunum sistemi, deri veya böbrekler yoluyla görülür. Bilinçli
hastalarda normal total vücut sodyumu ile hipernatreminin en sık nedeni diabetes
insipitustur (Dİ). Dİ renal konsantrasyon kabiliyetindeki yetersizlikle birliktedir. Bu
yetersizlik ADH sekresyonunun azalmasından (santral diabetes insipidus=SDİ) veya
dolaşımdaki ADH’a renal tübüllerin normal cevabının bozulmasından (nefrojenik
diabetes insipidus=NDİ) kaynaklanabilir. Nadiren, santral sinir sistemi hastalığı
olanlarda esansiyel hipernatremi görülebilir. Bu hastalarda osmoreseptörlerin yüksek
osmolaliteye cevabı azalmıştır.
A. Santral diabetes insipidus
Hipotalamus çevresinde veya kendisindeki ve pitiuter
bezdeki lezyonlar sıklıkla Dİ neden olur. Kafa travması ve beyin cerrahisi
operasyonlarında geçiçi Dİ yaygın olarak görülür. Teşhis polidipsi, poliüri
(sıklıkla 6 L/gün) ve hiperglisemi yokluğu veya zorunlu su içme davranışı ile
konur. Perioperatif devrede Dİ teşhisi; glukozürisiz belirgin poliüri ve plazma
osmolaritesinden daha düşük idrar osmolalitesi ile düşünülür. Bilinçsiz
hastalarda susuzluk hissinin yokluğu büyük su kayıplarına neden olur ve bu da
hastayı hızla hipovolemiye götürür. SDİ’nin teşhisi ekzojen ADH uygulanmasını
takiben üriner osmolalitede artış saptanması ile konur. Akut SDİ için suda eriyen
vazopresin bir tedavi seçeneğidir. Yağdaki vazopresinin etki süresi uzundur. Fakat su
intoksikasyonuna benzer bir durum yaratabilir. Desmopressin (DDAVP), ADH’ın sentetik
analogudur ve etkisi 12-24 saat arasında devam eder. İntranazal şekli perioperatif
devrede kullanılabilir.
B. Nefrojenik diabetes insipidus
NDİ konjenitaldir. Fakat başka hastalıklara sekonder
olarak görülebilir. Bunlar; kronik renal hastalıklar, elektrolit bozuklukları
(hipokalemi ve hiperkalsemi ), bazı ilaçların yan etkileri (Amfoterisin B, Lityum,
metoksifluran, demoklosiklin ) ve bazı değişik hastalıklardır (sikle sell,
hiperproteinemiler). ADH sekresyonu bu hastalarda normaldir. Fakat renal cevap
bozulmuştur. Üriner konsantrasyon yeteneği de yetersizdir. Ekzojen ADH verilmesini
takiben böbreğin hipertonik idrar üretimindeki yetersizlikle tanı konur. Tedavi altta
yatan hastalığın düzelltilmesi ve yeterli sıvı replasmanının sağlanmasıdır.
3-Hipernatremi Ve Artan Total Vücut Sodyum
Kontenti
Bu durum sıklıkla büyük miktarda salin solüsyonu
uygulanmasının sonucu olarak gözlenir (%3 NaCl veya %7.5 Na NCO3) . Primer
hiperaldesteronizm ve Cushing sendromlu hastalarda da artmış sodyum retansiyonuyla
birlikte sodyum konsantrasyonunda biraz yükselme gözlenebilir.
Hipernatreminin Klinik Bulguları
Hipernatremili hastalarda nörolojik bulgular ön
plandadır. Bunun nedeni sellüler dehidratasyondur. Letarji, hiperrefleksi, ajitasyon,
konvülziyon, koma ve hatta ölüm oluşturabilir. Semptomlar beyin hücrelerinden çıkan
suyun hızından çok absolü hipernatremi sevyesiyle yakından ilişkilidir. Beyin
volümünün hızlı azalması serebral venlerin yırtılmasına ve fokal intraserebral ve
subaraknoid hemoraji ile sonuçlanabilir. Plazma sodyumu 158 meq/l’yi aşmış
özellikle çocuk hastalarda koma ve ciddi nörolojik hasarlanmalar yaygın olarak
görülür. Kronik hipernatremi akut hipernatremiye göre daha iyi tolere edilir. 24-48
saat sonra intrasellüler osmolalite, intrasellüler glutamin ve taurin gibi
aminoasitlerin ve inositolün artışının sonucu olarak artmaya başlar. İntrasellüler
solüt konsantrasyonunda artış ile nöronal su içeriği yavaşça normale döner.
Hipernatreminin Tedavisi
Hipernatremi tedavisinde amaç, plazma osmolalitesini
normale getirirken altta yatan problemi tedavi etmek olmalıdır. Su açığı, 48 saatten
fazla bir sürede sudaki %5 dekstroz gibi hipotonik solüyonlarla düzeltilmelidir.
Ekstrasellüler volüm değişikliği de düzeltilmelidir. Total vücut sodyumu azalmış
hipernatremik hastalara hipotonik solüsyonla tedaviden önce normal plazma volümünü
sağlayacak verilmelidir. Total vücut sodyumu artmış hipernatremik hastalara iv sudaki
%5 dekstrozla birlikte bir loop diüretiği verilerek tedavi edilmelidir.
Hipernatreminin hızla düzeltilmesi konvülziyonlara,
beyin ödemine, kalıcı nörolojik bozukluklara ve hatta ölüme neden olabilir. Tedavi
sırasında sodyum osmolalitesi belirli aralıklarla ölçülmelidir. Genelde, plazma
sodyum konsantrasyonu 1meq/l/h’den daha hızlı düşürülmemelidir.
Anestetiklerle Etkileşim
Hayvan çalışmalarında hipernatremi inhalasyon
anesteziklerin minimum alveoler konsantrasyonunu arttırır. Fakat klinik bulgular daha
çok sıvı kaybı ile ilişkilidir. Hipovolemi anestetik ilaçların neden olduğu
kardiak depresyon veya vazodilatasyonu arttırır ve hipotansiyona neden olarak dokularda
hipoperfüzyon meydana getirir. İlaçların dağılım volümündeki azalma sıklıkla iv
ajanların dozlarını azaltmayı gerektirir. Kardiak out-putta azalma inhalasyon
ajanlarının uptake’ini arttırır.
Sıvı defisiti düzelinceye ve neden bulununcaya kadar
belirgin hipernatremisi (150meq/l’nin üzerinde) olan hastaların elektif cerrahisi
ertelenmelidir. Hem su hem de sodyum açığı olanlar mutlaka cerrahi öncesi tümüyle
düzeltilmelidir.
SODYUM DENGESİ BOZUKLUKLARI
Ekstrasellüler sıvı volümü direk olarak total sodyum
kontentiyle orantılıdır. Total vücut sodyum kontentindeki değişikliklerle ESS
volümüm değişebilir. Negatif sodyum dengesiyle ESS volümü azalırken, pozitif sodyum
dengesiyle ESS volümü artar. Ekstrasellüler sodyum konsantrasyonu total vücut sodyum
kontentinden daha iyi bir su dengesi göstergesidir.
Normal sodyum dengesi
Net sodyum dengesi total sodyum alımının hem renal hem
de ektrarenal sodyum atılımından çıkarılmasına eşittir. (1 gr sodyum = 43 meq
sodyum iyonu , 1gr NaCl= 17meq sodyum iyonu). Böbreklerin sodyum atma kapasitesi 1
meq/l’den az olabildiği gibi 100 meq/l’den fazla da olabildiği için sodyum
dengesinde kritik bir rol oynar.
Ess Volümü Ve Sodyum Dengesinin
Regülasyonu
Total vücut sodyum kontenti ve ESS volümü arasında
ilişkiden dolayı birinin regülasyonu diğerine bağlıdır. Bu regülasyon ESS’nın
en önemli komponentidir (ki bu efektif intravasküler volüm olarak adlandırılır.)
değişikliklerin algılandığı sensorler yoluyla yapılır.
Gerçekten ödematöz hastalıklarda efektif intravasküler
volümü, plazma volümü, ESS volümü ve hatta kardiak out-puttan bağımsız olabilir.
Ekstrasellüler sıvı volümü ve total vücut sodyum kontenti renal sodyum atılımıyla
kontrol edilir. Üriner sodyum konsantrasyonu, renal hastalığı, selektif renal
iskemisi, diüretik tedavisi olmayanlada efektif intravasküler volümü yansıtır.
Düşük idrar sodyum konsantrasyonu (<10meq/L) genelde düşük efektif intravasküler
volümü gösterir ve bu durumda böbreklerin sodyum retansiyonunu yansıtır.
KONTROL MEKANİZMALARI
Sodyum dengesi ve ESS’in regülasyonunda yer alan pek
çok mekanizma normalde birbirine bağlıdır. Renal sodyum atılımının değişmesine
ek olarak intravasküler volüm azaldığında bazı mekanizmalar hızlı hemodinamik
yanıtlar oluşmasını sağlar.
Volüme Duyarlı Olanlar
Vücuttaki esas volüm reseptörleri baroreseptörlerdir.
Kan basıncı kardiak out-put ve sistemik vasküler rezistans tarafından oluşturulur.
İntravasküler volümdeki önemli değişmeler sadece kardiak out-putu değil aynı
zamanda arteriyel kan basıncını da değiştirir. Böyle bir durumda karotid sinus
reseptörleri ve afferent renal arteriyoller (junkstaglomeriüler aparat) intravasküler
volüme duyarlı hale gelirler. Karotit sinüsün uyarılmasıyla sempatik sistem aktive
hale gelir ve nonosmotik ADH sekresyonu olur. Afferent renal arteriyoldeki
değişikliklerle renin-anjiotensin aldesteron sistemi aktive olur. Her iki atriumdaki
basınç reseptörleri intravasküler volüm değişikliklerine duyarlıdırlar. Atriyal
distansiyonun derecesine göre atriyal natriüretik faktör ve ADH salgılanır.
Volüm Değişikliklerinin Sonuçları
Mekanizmalara bakmaksızın volüm değişiklikleri idrar
sodyum atılımında değişikliklerle sonuçlanır. Efektif intravasküler volümde
azalma idrar sodyum atılımında azalmaya neden olurken efektif intravasküler volümde
artış sodyum itrahında artışla sonuçlanır.
Bu mekanizmalar aşağıda sıralanmıştır.
- Renin –Anjiotensin- Aldesteron
Renin –Anjiotensin- Aldesteron:
Aldesteron sekresyonu distal nefronlardan sodyum
reabsorbsiyonunu arttırır ve idrar sodyum atılımının major rol oynar. Anjiotensin II
proksimal tübüllerdeki soyum reabsorbsiyonu değiştirerek etki eder.
- Atriyal Natriüretik Peptid (ANP)
Bu peptid hem sağ hem sol atriyal hücrelerden
atriyal distansiyonu takiben salınır. ANP iki önemli aksiyona sahiptir.
- Arteriyel vazodilatasyon
- Üriner sodyum ve su atılımını renal toplayıcı
tübülleri etkileyerek sağlamak
Afferent arterioler dilatasyon ve efferent arterioler
konstriksiyon GFR’yi arttırabilir. Bir diğer etki mekanizması hem renin hem de
aldesteron sekresyonunu inhibe ve ADH’ı antagonize etmesidir.
- Basınca Bağlı Sodyum Atılımı (Natriürezis)
Kan basıncının hafif yükselmeleri idrar sodyum
atılımında büyük artışlarla sonuçlanabilir. Basınç diürezi humoral veya nöral
mekanizmaların rol olması sonucu olabilir.
- Sempatik Sinir Sistemi Aktivasyonu
Artmış sempatik aktivite proksimal renal tübülerden
sodyum reabsorbsiyonunu arttırır. Bu sodyum retansiyonu ile sonuçlanır. Ayrıca renal
kan akımını azaltan renal vazokonstriksiyonda rol oynar. Tersine sol atriyal
reseptörlerin stimülasyonu renal semptatik tonusu azaltır ve renal kan akımını
özellikle glomerüler filitrasyonu arttırır (kardiorenal refleks).
- Glomerüler Filitrasyon Hızı Ve Plazma Sodyum
Konsantrasyonu
. Böbreklerdeki sodyum filitrasyonunun miktarı plazma sodyum
konsantrasyonuna ve GFR’ye direk olarak bağlıdır. GFR intravasküler volüme bağlı
olduğundan intravasküler volüm artışı sodyum atılımını arttırabilir. Bunun
tersi durumunda sodyum atılımı azalır.
- Tübüloglomerüler Denge
Nefronlardan sodyum filitrasyon miktarındaki farklılığa
rağmen proksimal tübüldeki sodyum reabsorbsiyonu dar limitler içerisinde kontrol
edilir. Peritübüler kapiller hidrostatik basınç ve onkotik basınçtaki
değişiklikler ve renal tübüler akımın hızı dahi olmak üzere tübüloglomerüler
dengeden sorumlu faktörler çok hassastır. Proksimal tübüllerdeki sodyum reabsobsiyonu
değişikliği renal sodyum atılımına önemli etki yapar.
- Antidiüretik hormon
. ADH sekresyonunun sodyum
atılımında küçük etkisi olmasına rağmen bu hormonun nonosmotik sekresyonu, ortadan
ağıra doğru azalan efektif intravasküler volüm varlığında, ektrasellüler
volümün korunmasında rol oynayan en önemli faktör olabilir.
HİPOOSMOLALİTE VE HİPONATREMİ
Hipoosmolalite hemen her zaman hiponatremi (Na <135meq/L
) ile birliktedir. Hiponatremi nedeni fazla total vücut sıvısında artış ya da suyla
birlikte sodyum kaybı olsa da klinik bulgular su retansiyonunu yansıtır. Böbreklerin
idrarı dilüe etme yeteneği 40mosm/kg’dır. Günde 10 L’nin üzerinde sıvı
atılımı yapabilir. Bu rezervden dolayı, hiponatremi hemen her zaman idrar dilüsyon
kapasitesindeki bir defektin sonucudur (İdrar osmolalitesi>100 mosm/kg veya spesifik
gravite > 1003) . İdrar dilüsyon kapasitesinde anormallik bulunmayan vakalar (üriner
osmolalite<100 mosm/kg) reset osmoreseptörlere veya primer polidipsiye sahiptir.
Klinik olarak hiponatreminin en iyi klasifikasyonu total
vücut sodyum kontentine göre yapılır.
Hiponatremi Ve Düşük Total Vücut Sodyumu
Hem su hem de sodyum kaybında ekstrasellüler sıvı
volümü azalır. Volüm defisitinin %5-10’a ulaştığı durumlarda ADH sekresyonu
aktive olur. Daha hızlı volüm azalmasıyla ADH’ın nonosmotik salınımının
uyarılması herhangi bir hiponatreminin uyandırdığı ADH salınımından daha
üstündür. Dolaşımdaki sıvı plazma osmolaritesi pahasına korunur. Sıvı kaybı
sonrası oluşan hiponatremi renal ya da ektrarenal orijinli olabilir. Renal kayıplar
sıklıkla tiazid diüretiklerin kullanılması ile ilişkilidir ve idrar sodyumu 20
meq/L’den büyüktür. Ekstrarenal kayıplar gastrointestinal sistemdendir ve idrar
sodyumum 10 meq/L’den azdır. Bunun en önemli istisnası kusma kaynaklı
hiponatremidir. Bu vakalarda metabolik alkalozla ilişkili olarak bikarbonatüri
görülür. İdrara sodyum ve bikarbonat birlikte atılır, idrar klor konsantrasyonu
10meq/L’den azdır.
Hiponatremi Ve Artmış Total Vücut Sodyumu
Ödeme neden olan hastalıklar total vücut sodyumunda ve
total vücut suyunda artışla karekterizedir. Sodyum sudan daha fazla azalırsa
hiponatremi görülür. Konjestif kalp yetmezliği, siroz, renal yetmezlik ve nefrotik
sendrom gbi ödematöz hastalıklar da bu tip hipernatremi görülür. Hiponatremi renal
sıvı atılımındaki progresif yetersizlik sonucudur ve altta yatan hastalığın
ciddiyetiyle paraleldir. ADH’ın nonosmotik salınımı ve nefronlardaki dilisyonda
görev alan distal segmentlerden sıvı geçişinin azalması diğer patofizyolojik
mekanizmalardır. Efektif dolaşan kan volümü azalmıştır.
Normal Total Vücut Sodyumu İle Hiponatremi
Ödemsiz hiponatremi veya hipovolemi glukokortikoid
yetmezliği, hipotiroidizim, ilaç tedavisi(klorpropamid ve siklofosfamid) ve uygunsuz ADH
sekresyonu sendromunda görülebilir. Uygunsuz ADH sendromu diyebilmek için hipovoleminin
ve vdemin olmaması adrenal, renal ve tiroid hastalıklarının bulunmaması gerekir.
Bazı akciğer hastalıkları, malign tümörler, SSS hastalıkları bu sendromla
yakından ilişkilidir.
Bu hastalıkların çoğunda plazma ADH konsantrasyonu
yükselmemiştir fakat hipoosmolaliteye cevap yetersizdir.
Hiponatreminin Klinik Bulguları
İntrasellüler sıvı artışı yüzünden hiponatreminin
primer semptomu nörolojiktir. Bunların ciddiliği ekstrasellüler hipoosmolalite
gelişme hızıyla ilişkilidir. Ilımlı veya orta hiponatremili hastalar (Na>125
meq/L) sıklıkla asemptomatiktir. Erken semptomlar nonspesifiktir anoreksi, bulantı ve
güçsüzlük oluşabilir. Progresif serebral ödemle birlikte, letarji, konfüzyon,
konvülziyon, koma ve son olarak ölüm görülebilir. Ciddi bulgular plazma
konsantrasyonunun akut olarak 120meq/L’nin altında olduğu durumda daha çok
görülür. Ancak kronik olarak 105-110 meq/L bazen 100 meq/L’ye düşene kadar uyanık,
ilgili ve oryante olabilir..
Yavaş gelişen veya kronik hiponatremisi olan hastalar
genellikle daha az semptom verirler. Kronik hiponatremili hastaların nörolojik
semptomları hücre volümündeki değişikliklerle ilişkilidir (ekstrasellüler sodyum
düştüğü için).
Hiponatremi Tedavisi
Hipernatremi gibi hiponatremimin tedavisinde plazma sodyumu
kadar altta yatan hastalığında düzeltilmesi önemlidir. İsotonik salin, total vücut
sodyum kontenti düşük hiponatremik hastalarda tercih edilir. Ekstrasellüler sıvı
defisiti düzeltildiğinde spontan su diürezi ile plazma sodyum düzeyi normale
getirilir. Bunun aksine total vücut sodyumu normal ya da artmış olan hiponatremik
hastalarda sıvı kısıtlanması primer tedavi yöntemidir. Adrenal veya tiroid
hipofonksiyonu olan hastalarda hormon replasman tedavisi gibi spesifik tedavi yöntemleri
gerekebilir. Ayrıca kalp yetmezliği olan hastalarda kardiak out-putun artışını
gösteren ölçümlerin yapılması gerekebilir. Uygunsuz ADH sendromlu (SIADH)
hastaların tedavisinde sıvı kısıtlamasına ek olarak renal tübüllerde ADH
aktivitesini aktive eden bir ilaç olan Demeclocycline kullanımının faydalı olduğu
gösterilmiştir.
Akut semptomatik hiponatremi acil tedavi gerektirir. Bu
gibi durumlarda plazma sodyumunun 130meq/L üzerine çıkarılması semptomların ortadan
kalkması için yeterlidir. Plazma sodyumunu istenen düzeye çıkarmak için gerekli olan
sodyum klorur miktarı aşağıdaki formülden hesaplanabilir.
Sodyum defisiti= Total vücut sıvısı x (İstenen Na+
– Bulunan Na+)
Hiponatreminin çok hızlı düzeltilmesi ponsta
demiyelezan lezyonlarla sonuçlanabilir. Bunun sonucunda ciddi kalıcı nörolojik
sekeller oluşabilir. Hiponatremi düzeltme hızı semptomların ciddiliğiyle orantılı
olmalıdır. Hafif derecede semptomlarda 0.5 meq/l/h veya daha az, orta derecede ise 1
meq/l/h veya daha az ve ciddi semptomlarda 1.5 meq/l/h veya daha az düzeltilmelidir.
Hızlı hiponatremi tedavisinde loop diüretiğiyle diürez
sağlanırken bir yandanda izotonik salin verilir. Hızlı düzeltme hipertonik salin (%3
NaCl) ile de yapılabilir. Hipertonik salin plazma Na+ 110 meq/l’den az olan
belirgin semptomatik hastalarda indike olabilir. Fakat total vücut sodyum kontentindeki
bu artış pulmoner ödeme neden olabileceğinden bu konuda dikkatli olunmalıdır.
|