|
Prof. Dr. Elif
Başgül
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon
Anabilim Dalı ANKARA
ABDOMİNAL TRAVMA
Günümüzde travma,
dünyanın gelişmiş ülkelerinde, özellikle genç erişkin yaş grubunda önde
gelen ölüm nedenlerinden biridir. Hızlı sanayileşme, trafik yoğunluğu ve
hızının artışı, doğal felaketler, terör başlıca nedenler arasında
sayılabilir. Özellikle üretken yaş grubunda sakat bırakan, sağlık
giderlerinde kapsamlı yer tutan travma , Türkiye gibi gelişmekte olan
ülkelerde maliyeti ve sosyal boyutlarıyla önemli bir sorun olarak
karşımıza çıkmaktadır. İleri yaş ve ek hastalıklar ise mortaliteyi
artırmaktadır.
Travmanın varlığı
insanoğlu ile başlamış, tedavisi ise pek çok kültür ve medeniyeti
kapsayan yavaş bir gelişme göstermiştir. ‘Travma’ kelimesinin ilk kez
‘yara ve zedelenme’ anlamında kullanımına Yunan medeniyetinde
rastlanmıştır. Travma bilmini yakından ilgilendiren ve etkileyen üç
önemli gelişme ise 19. yüzyılda anestezi, patoloji ve antisepsinin
tanımlanmasıyla olmuştur. 20. yüzyılın başında savaşlar, travma
sonuçlarına karşı çalışmaları hızlandırmış, bu yüzyılın sonunda ise
çeşitli komite ve organizasyonların eşliğinde büyük tıbbi ve teknolojik
gelişmeler görülmüştür. Ancak travma, yaşamın ilk 40 yılında önemli bir
ölüm nedeni olarak yerini korumaya devam etmektedir .
Travma birçok sistemi
kapsayan bir olgu olup, yaklaşım ekipler ve sağlık kurumları yönünden
uzmanlık gerektirmektedir. Bu doğrultuda anestezi doktorlarına da önemli
görevler düştüğü görülmektedir. Travmaya bağlı ölümlerin % 50’si anında,
% 30’u ise travmayı izleyen birkaç saat içinde olmaktadır. “Altın saat”
olarak isimlendirilen bu süreçte acil cerrahi ekibinde anestezi doktoru
aktif bir görev üstlenmektedir. Ancak çoğunlukla birincil işlevi
resüsitasyon ekibinde yer almak, daha sonra gerektiğinde anestezi
uygulamalarına geçmektir.
Bu konuşmada, yeni
bilgiler ve deneyimlerimiz ışığında travma hastasına genel yaklaşımların
yanısıra, abdominal travmada anestezi doktoru ve anestezi bilminin
katkıları anlatılacaktır.
TRAVMA HASTASINA
GENEL YAKLAŞIM
Genel olarak travma
resüsitasyonu kanamanın kontrolü ve zedelenmenin onarımına yönelik
girişimlerden oluşur. Travma hastasına yaklaşım iki bölümde
incelenebilir;
a) Primer yaklaşım;
·
Hava yolunun
sağlanması
·
Solunum desteği
·
Dolaşım desteği
b) Sekonder yaklaşım;
·
Ayrıntılı
muayene
·
Laboratuar
inceleme
·
Radyolojik
değerlendirme
·
İnvaziv tanısal
girişimler
PRİMER YAKLAŞIM
Havayolu ve Ventilasyon
Sağlanması:
Primer yaklaşımın ilk
basamağı olan havayolu sağlama ve intübasyonun amaçları ile mekanik
ventilasyona geçiş kriterleri (Tablo 1)’de görülmektedir.
Ağır travmalı, bilinci
kapalı hastalarda havayolunun sağlanması yaşam kurtarıcı olabilir.
Endotrakeal entübasyon, travma hastasında güvenli havayolu sağlamada
‘altın standart’ olarak kabul edilir. Bu işlem bilinci kapalı hastalarda
hiçbir ilaç kullanılmadan yapılabilirse de kafa içi basıncında artma,
kusma ve özofagus entübasyonu ile sonuçlanabilir. Genellikle önerilen
yöntem sedatif; midazolam veya hipnotik; propofol verilmesini izleyen
hızlı ve kısa etkili kas gevşetici uygulamasından sonra 30 saniye içinde
gerçekleştirilmesidir. Süksünilkolin hızlı ve kısa etki süresiyle bu
girişim için uygun bir kas gevşeticidir. Ancak oluşturduğu
fasikülasyonla kafaiçi basıncını yükselttiği için, özellikle kafa
travmalı hastalarda önlem olarak kas gevşekliği sağlayan dozunun % 10’u
oranında nondepolarizan kas gevşeticilerle kullanılması önerilmektedir.
Midazolam ve propofolün, özellikle hipovolemik şoktaki hastalarda
hipotansiyona yol açabileceği unutulmamalıdır. Bu grup hastada etomidat
daha uygun bir indüksiyon ilacıdır.
Endotrakeal tüpün yeri, direk
laringoskopi sırasında vokal kordlardan geçtiği görülerek, oskültasyonla,
ve göğsün inspeksiyonuyla kontrol edilmelidir. Ventilasyonun devamlılığı
mekanik ventilatörlerle sağlanır. Kaza yerinde, ventilasyon etkinliğinin
kapnograf ve pals oksimetre ile izlemi trakeal tüpün yerinin doğruluğunu,
solunum devresinin bütünlüğünü ve resusitasyonun değerlendirilmesini de
sağlayacaktır. Bu işlem sırasında servikal kord zedelenme (%2)
olasılığına karşı boyun sabit tutulmalı, baş hiper ekstansiyona
getirilmemelidir. Bu hastalar fiberoptik bronkoskop ile veya nazal yolla
intübe edilebilir, ancak bu işlemler deneyim gerektiren, aspirasyon
riski yüksek ve zaman alan girişimlerdir. Yüz travması olan hastalarda
nazal intübasyon ve nazogastrik sonda uygulaması yapılmamalıdır.
Travma hastaları kusma ve
aspirasyon riski taşıdığından hızla intübe edilmeli, intübasyonda
problem varsa trakeotomi açılmalı, kan gazı değerleri alınıncaya kadar
%100 oksijenle ventile edilmelidir.
Çocuklarda havayolu
özellikleri
Çocuk travmalarında havayolu sağlanması
önde gelen girişim olmalıdır, çünkü en önemli kardiyak arrest nedeni
solunum durmasıdır. Dilin büyüklüğü, larinksin yüksek ve küçük, en dar
yerinin krikoid kıkırdak düzeyinde olması, sonuç olarak huniyi andırması
erişkinden başlıca farklılıklarıdır. Şekli ve küçüklüğü nedeniyle
travmaya toleransı daha azdır. Beş yaşın altındaki çocuklar subglottik
stenozun önlenmesi amacıyla balonsuz tüplerle entübe edilmelidir.
Çocuklarda siyanoz geç
ortaya çıkan bir hipoksi bulgusudur, bu nedenle takipne, burun
kanatlarının solunuma katılması, kaburgaların içeri çekilmesi ve
ajitasyon öncelikli hipoksi bulguları olarak kabul edilmelidir.
TABLO 1:Travma
Hastasında Entübasyonun Amacı ve Mekanik Ventilasyon
Endikasyonları
|
Entübasyon |
v
Güvenli
havayolu sağlamak
v
Kan ve
mide içeriği aspirasyonunu engellemek
v
Mekanik
ventilasyonu başlatmak |
|
Mekanik
Ventilasyon |
v
PaO2<75
mmHg, FiO2=%60
v
Hipoventilasyon (PaCO2>40 mmHg)
v
Spontan
Hiperventilasyon (PaCO2>20 mmHg)
v
Sedasyon gerekliliği
v
Kontrol
edilemeyen konvülsiyon
v
Gerileyen nörolojik durum
v
Glasgow
Koma Skoru < 9
v
Kafa
içi basıncı > 25 mmHg
v
Persistan ısı > 38°C
v
Çoklu
yaralanmalarda yeterli sedasyon ve analjezi sağlama
v
Emin
transport sağlama |
Dolaşım Desteğinin
Sağlanması
Dolaşım desteğinin
sağlanması, hastanın bilinç durumu, cilt rengi ve ısısının hızla
değerlendirilmesi ile başlar. Hipovolemik bir hastanın derisi sempatik
sistemin uyarılmasına bağlı olarak soğuk, soluk ve nemlidir. Siyanotik
periferal doku ise ağır hipovolemi belirtisidir. Vital bulgulardan nabız,
kan basıncı ve solunum hızı ise hipovolemi için çok duyarlı bulgular
değildir, çünkü çocuklar ve gençler kan volümlerinin % 30’unu
kaybedinceye kadar taşikardik ve hipotansif olmayabilir. Ayrıca korku ve
ağrı da hipovolemi olmaksızın taşikardi, takipne ve hipotansiyona yol
açabilir. Travma hastasında şok tablosu genellikle kanamaya bağlı olsa
da, kardiyak tamponad, pnömotoraks veya yüksek spinal travmalarda
görüldüğü gibi sempatik denervasyon sonucu kanın periferde göllenmesine
bağlı da olabilir.
Kaybedilen kanın miktar
ve süresine bağlı olarak hipovolemik şok sınıflaması şöyledir;
Toplam kan hacminin
% 10-15 kaybı sınıf I,
% 20-25 kaybı sınıf II,
% 30-35 kaybı sınıf
III,
% 40’ın üstü ise sınıf
IV.
Tüm sınıflamalarda
ortak mekanizma homeostazisin sağlanması amacıyla sempatik ve
inflamatuar sistemlerin uyarılmasıdır.
Hemorajik şokta olduğu
düşünülen hastada yaklaşım dışa kanama varsa durdurulması ve kaybın
yerine konması olmalıdır. Dışa kanamalar, belli bir odak görülüyorsa
üstüne bası uygulayarak, kanayan damarı en yakın kemik yapıya doğru
bastırarak, ekstremite yaralanmasında turnike kullanarak veya varsa bası
uygulayacak daha gelişmiş araçlarla kontrol altına alınabilir .
Sıvı yolu sağlanması
diğer önemli girişim olup, birkaç periferik damardan mümkünse kalın
kateter kullanılarak uygulanmalıdır. Damar yolu sağlanamıyorsa femoral
vene girilebilir, ancak derin ven trombozu riski nedeniyle 24 sat içinde
değiştirilmelidir. Diğer santral venöz girişimler sıvı hacmine ilişkin
bilgi verse de zaman kaybettirirler. Uygun sıvı seçimi halen tartışmalı
olmakla beraber, kolay bulunabilmeleri, ucuz ve etkin olmaları,
morbiditelerinin düşük olması nedeniyle kristaloid sıvılar ilk seçenek
olarak önerilmektedir. Bu amaçla kullanılan başlıca kristaloid sıvılar %
0.9 sodyum klorür ve Laktatlı Ringer solüsyonudur. Bu uygulamanın % 30’a
kadar olan kan kayıplarında genellikle yeterli olduğu bildirilmiştir.
Yeterli resüsütasyon için öngörülen kan kaybının yaklaşık üç katı kadar
kristaloid infüzyonu önerilmektedir. Çocuklarda ise ilk aşamada
uygulanması istenen sıvı hacmi 20 ml kg-1 dir. Vital
bulguların düzelmemesi durumunda tekrarı önerilir. Çocuklarda sıvı yolu
açılması zor olabilir, bu durumda kemik içi sıvı uygulaması yapılabilir.
% 0.9 sodyum klorür solüsyonunun yüksek oranda verilmesi, hiperkloremik
metabolik asidoza, hiperkloremi ise ilerleyici vazokonstrüksiyon ve
glomerüler filtrasyon hızında azalmaya yol açar. Dengeli bir kristaloid
sıvı olan Laktatlı Ringer ise yapı olarak plazmaya yakın olup renal
işlevleri iyi korur ancak plazmaya göre daha hipotonik olduğu için
yüksek hacimlerde özellikle serebral ödemi artırır. Zaten kristaloid
sıvıların ancak % 25-33’ü intravasküler bölgede etkinlik sağlarken, geri
kalanı interstisiyer boşluğu geçerek hücre ve organ düzeyinde belirgin
ödeme yol açarlar.
Dekstroz içeren sıvılar,
dekstrozun hızla metabolize olmasıyla sadece su olarak kalır. Bu nedenle
basit sıvı kayıpları ve hipoglisemi dışında resüsitasyon için uygun
değildir, ayrıca beyin hasarını da artırdığı bildirilmiştir.
Son yıllarda hipertonik
sodyum klorür solusyonlarının, diğer kristaloidlere göre daha düşük
hacimlerde verildiğinde intraselüler sıvıyı intravasküler bölgeye
çekerek dolaşımı düzenlerken beyin ödemini de engellediği
bildirilmektedir. Ayrıca immün işlevler üzerinde de olumlu etkileri
gösterilmiştir. ancak hipernatremi, geçici vazodilatasyon ve
hipotansiyon, kanamanın artmasına yol açması başlıca dezavantajlarıdır.
Uygulanan kristaloid
hacmi 5000 mL’yi aştığında daha düşük hacimde daha etkin yerine koyma
sağlayan kolloid sıvıların seçimi önerilmektedir. Özellikle beyin hasarı
düşünülen hastalarda ödeme yol açmaması nedeniyle daha uygun bir seçenek
olabilir ancak pahalı olması, alerjik reaksiyon ve koagülopati gibi yan
etkileri vardır. Diğer bir kolloid olan albuminin % 5 veya % 25 ‘lik
solusyonları bu yan etkileri olmadığı için daha güvenle kullanılsa da
sepsis, yanık ve ağır şok durumlarında geçirgenliği artan kapiller
membrandan kaybedilerek etkinlik göstermez.
Nişasta bazlı kolloid
sıvıların mikrovasküler akımı olumlu etkilediği, düşük hemoglobin
değerlerinde dokulara oksijen transferini daha iyi sağladığı ileri
sürülmektedir, ancak bu etkilerini hemodilüsyonun yanısıra platelet ve
kırmızı küre agregasyonunu bozarak ayrıca faktör VIIIc, VWF ve faktör
VIII aktivitesini azaltarak gösterir.
Jelatin bazlı
kolloidler ise hemostaz üzerinde en az olumsuz etkisi olan sıvılardır.
Tüm kolloidlerin yüksek
hacimde böbrek fonksiyonlarını olumsuz etkilediği unutulmamalıdır.
15-20 dakika içinde
3000 mL üzerinde sıvı verilmesine karşın kan basıncı yükseltilemiyorsa,
boyun venleri dolgun değilse, kan kaybı devam ediyorsa, çocuk doğurma
yaşındaki kadınlar dışındaki kazazedelere iki veya daha fazla O Rh (-)
kan transfüzyonu yapılabilir. Şok tablosu devam ediyorsa transfüzyona
hızla devam edilir. Ancak masif kan transfüzyonunun birçok yan etkisi
vardır. Verilen kan hacmi arttıkça, hastanın kan yapısı banka kanı
özelliğini taşımaya başlar; bunlar arasında,
Ø
hipotermi ve 2,3 difosfogliserat eksikliğine bağlı artmış
oksijen afinitesi,
Ø
hemodilüsyon ve azalmış intraselüler ATP,
Ø
faktör V ve VIII aktivitesine bağlı artmış hemoliz,
Ø
banka kanındaki koruyucu madde olan sitrata bağlı
hipokalsemi, hiperkalemi, asit-baz dengesizliği,
Ø
enfeksiyon riski,
Ø
immün süpresyon başlıcalarıdır.
Tüm bu sakıncalara
karşı yapay oksijen taşıyıcı sıvılar gündeme gelmektedir. Bu sıvıların
raf ömrünün uzun olması, antijen kapsamaması, kolay uygulanması, oda
ısısında saklanabilmesi, düşük vizkoziteleri nedeniyle dokulara daha
kolay oksijen verebilmesi, immünosupresif olmaması başlıca
avantajlarıdır. Ancak yarı ömürlerinin kısa olması, bazı laboratuar
testlerinin yanlış sonuç vermesine yol açması ve nitrik oksidi
bağlamasına bağlı vazo ve pulmoner konstrüksiyon oluşturması ise
dezavantajlarıdır. Ayrıca hızlı oksijen taşınması sağlayan
perflurokarbon uygulaması da araştırma aşamasındadır. Bu yeni ürünler
travma hastalarında kan transfüzyonunun yerini almak üzere denenmektedir.
Geleneksel olarak doku
oksijenasyonu ve perfüzyonunun zamanında sağlanması önerilmekteydi.
Ancak son yıllarda, kafa travmaları ve ağır kanamalar dışında, özellikle
travma merkezine hızla ulaşabilecek durumda, yaşlı ve kanaması kontrol
altında olan kişilerde transfüzyonun geciktirilmesinin daha iyi sonuçlar
verdiği ileri sürülmektedir.
Hangi sıvı seçilirse
seçilsin, ısıtılarak verilmelidir, çünkü hipotermi asidoz, kagülopati,
miyokard işlevinde bozukluk, laktat, sitrat ve bazı anestetiklerin
metabolizmasında azalmaya yol açar. Hipovolemi tedavisinde ilk seçenek
daima sıvı tedavisi olmalıdır, ancak kardiyojenik şokun da eşlik ettiği
durumlarda vazopresörler uygulanabilir ( Dopamin 3μg kg-1dak-1).
TRAVMA HASTASINDA
ACİL ANESTEZİ YAKLAŞIMI
Monitorizasyon ve
hastanın değerlendirilmesi
Sekonder yaklaşım
yapılamadan acil koşullarda ameliyata alınması gereken travma
hastalarında, eğer mümkünse anestezi indüksiyonundan önce hipovolemi
düzeltilmelidir. Hipovolemiye bağlı organ işlev bozukluklarının
tanısında erken monitorizasyon önem taşır, çünkü tanı konmamış veya
gözden kaçan durumlar ölümle sonuçlanır.
Arteriyel kan basıncı,
nabız hızı, idrar miktarı, oksijen saturasyonu ve ‘end-tidal CO2’
ölçümü temel monitorizasyon yöntemleridir (Tablo 2). Çoklu sistem
travması olan özellikle yaşlı hastalarda kardiyak işlevlerin
değerlendirilmesi için ileri monitorizasyon önerilmektedir (Tablo 3).
Günümüzde geleneksel monitorizasyon yöntemlerinin her zaman gerçek
sorunu yansıtmadığı ileri sürülmektedir. Örneğin, kanamalı bir hastada
yeterli idrar çıkışı da olsa yetersiz doku perfüzyonu olabileceği,
travma sonrası vital bulgular düzeltilse bile genel doku hipoksisinin
devam edebileceği gösterilmiştir.
Ayrıca yaşlı ve kronik
hastalıkları olan kişilerde çoklu ilaç kullanımı, travmaya yanıtı
değiştirebilir. Örneğin hipertansif bir hasta hipovolemi durumunda
normotansif bulunabilir, sınırlı kardiyak işlevi olan kişiler minör
kanamalarda ya da ağrı ve stres ile şoka girebilir, beta bloker kullanan
hastalar kan kaybına yeterince taşikardik yanıt vermeyebilir. Bu nedenle
olanak varsa doku perfüzyonunun yeterliliği serum laktat, asit-baz
bozukluğu veya gastrik intramukozal pH gibi daha kesin verilerle
değerlendirilmelidir. Hastanın kabulündeki asit-baz
TABLO 2:
Temel Monitorizasyon
v
Elektrokardiyogram
v
Pals oksimetri
v
Non İnvazif kan
basıncı
v
Kapnografi
v
Isı ölçümü
v
İdrar çıkışı
TABLO 3:
İleri Monitorizasyon
|
Monitör
v
Arteryel kan basıncı
v
Santral
venöz basınç
v
Pulmoner arter basıncı
v
Kafa
içi basıncı
v
Retrograd juguler ven basıncı |
Endikasyon
Ø
Ani kan
basıncı değişiklikleri
Ø
Hidrasyon durumu
Ø
Kardiyak disfonksiyon
Ø
Pulmoner hipertansiyon
Ø
Ani
basınç değişiklikleri
Ø
Hiperventilasyon etkinliğinin değerlendirilmesi |
dengesizliği, kanamanın
boyutlarını gösteren en erken belirleyicidir ve diğer anatomik,
fizyolojik zedelenme boyutlarıyla yakın ilişkidedir. Asit-baz bozukluğu
tedaviye karşın düzelmiyorsa, travmaya inflamatuar ve immün yanıta bağlı
metabolik yetmezliğe işaret eder. Asit-baz dengesinin normal sınırları
± 3 mM’dür ve serum CO2 kapsamını gösterir.
Laktat ise artmış
glikoliz ürünü olup hipovolemik şokta yüksek kan değerlerine ulaşır.
Ancak travmada endojen katekolamin salınımının çok arttığı, hemodinamik
destek amacıyla ise eksojen katekolamin kullanımının olduğu
unutulmamalıdır, çünkü katekolaminler glikolizi hızlandırarak laktat
üretimini artırır. Yüksek hacimde Ringer Laktat kullanımı da geçici
olarak kan laktat düzeyini yükseltir.
Gastrik intramukozal pH
ölçümü de doku perfüzyonunun göstergesi olarak kabul edilmektedir.
Travma hastasında
hedeflenen hemoglobin ve kan basıncı değeri ne olmalıdır?
Travma hastası için
hedeflenen hemoglobin değeri bilinmemektedir, ancak yüksek hemoglobin
düzeyi kanın oksijen kapsamını artırmakla birlikte akışkanlığını
azaltacağından hedeflenen hemoglobin değeri dokulara yeterli oksijeni
sağlayabilecek miktarda olmalıdır. Bu değer, kanaması kontrol altında
olan genç, erişkin hastada 7g dL-1, iskemik kalp hastalığı
olanlarda 10 gr dL-1, akut miyokard enfarktüsü olanlarda ise
11-12 gr dL-1 olmalıdır .
Günümüzde diğer bir
araştırma konusu ise hedeflenen kan basıncı düzeyi ve sıvı tedavisinin
başlangıç zamanıdır. Geleneksel olarak kan basıncının 100 mm Hg olması
ve sıvı tedavisinin en kısa zamanda başlanması önerilse de son yıllarda
yapılan çalışmalar bu yaklaşımla çelişmektedir; hemorajik şoktaki
hayvanlarda serum fizyolojik veya hipertonik salin infüzyonunun kanamayı
ve mortaliteyi artırdığı gösterilmiştir. Bu etkinin, resüsitasyona bağlı
artmış intravasküler hacmin kompensatuar vazokonstrüksiyona, yeni
oluşmuş pıhtıların uzaklaştırılmasına ve koagülasyon faktörlerinin
dilüsyonuna bağlı olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle “kuru” (“geciktirilmiş”)
ve “hipotansif” resüsitasyon kavramı doğmuştur, ancak halen araştırmalar
devam ettiğinden kanamalı travma hastası resüsütasyonunda kristaloid
sıvı infüzyonu ilk seçenektir. Gelecekteki çalışmalar, kristaloidlerin
avantaj ve dezavantajları arasındaki duyarlı denge ve en uygun sıvı
resüsitasyon zamanına ilişkin yeni veriler sunacaktır.
Travma Hastasına
Temel Anestezi Yaklaşımı
Opere edilmesi
kararlaştırılan travma hastasına temel ve gerektiğinde ileri
monitorizasyon yöntemi uygulandıktan sonra anestezi uygulamasına
başlanır (Tablo 2,3). Anestezi yaklaşımında temel ilke “düşük doz” ilaç
uygulamasıdır. Amnezi oluşturacak dozda indüksiyon ilacını takiben kas
gevşetici verilerek entübasyon yapılır. Travma hastalarının tok
olabileceği ve indüksiyonda kusarak aspire edebileceği unutulmamalıdır.
Bu nedenle hızlı etki başlangıç süresine sahip olan süksinil kolin veya
roküronyum önerilen kas gevşeticidir.
Etomidat ve ketamin
kardiyovasküler sistemi baskılamamaları nedeniyle yeğlenen indüksiyon
ilaçları olmasına karşın hipovolemik hastalarda hipotansiyon
yapabilirler. Genellikle düşük dozda ketaminin aralıklarla verilmesi
önerilmektedir.
Düşük kardiyak debi ve
artmış ventilasyon nedeniyle volatil anestetiklerin alveoler
konsantrasyonları hızla artabilir, bu nedenle düşük dozda uygulanmalıdır.
Pnömotoraks düşünülen
hastalarda azotprotoksit kullanılmamalıdır.
Hemodinamik verileri
değişken olan bu hasta grubunda bölgesel anestezi yöntemleri önerilmez .
Uygun sıvı
resüsitasyonuna karşın şok tablosu düzeltilemiyorsa kontrol edilemeyen
kanama, kardiyojenik şok, perikard tamponadı, miyokard kontüzyonu veya
enfarktı, pnömotoraks, hemotoraks, nörojenik şok, ağır asidoz ve
hipotermi düşünülmelidir. Travma hastaları daima ısıtılmalıdır.
SEKONDER YAKLAŞIM
Havayolu ve
ventilasyonu sağlanan, hemodinamik verileri normale döndürülen
hastaların tüm sistemleri kapsayan ayrıntılı fizik incelemeleri
yapılmalı, olası tanılar laboratuar radyoloji ve gerektiğinde
torakoskopi, laparoskopi gibi anestezi gerektiren yöntemlerle de
desteklenmelidir. Buna tersiyer yaklaşım da denmektedir.
Fizik inceleme sırasında
hastalar tamamen çıplak olmalı, hiçbir yaralanma gözden kaçırılmamalıdır.
Bu inceleme uzman doktorlar tarafından yapılırken mümkünse hastadan,
yakınlarından alerji, kullandığı ilaçlar, gebelik, açlık durumu, kazanın
oluş şekli ve yeri konularında öykü alınmalıdır.
Fizik inceleme “baştan
ayağa” doğru “bak”, “dinle” ve “hisset” yöntemiyle
yapılmalıdır.
Başın fizik incelemesinde,
önemli kan kaybına yol açabilecek saçlı deri kesileri dikkatle
araştırılmalıdır. Bu aşamada gözler de dıştan gözle görülen travma,
görme bozukluğu, pupil reaksiyonu, intraokuler basınç ve göz dibi
yönünden ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Maksillofasyal travmalar kanama
kontrol edilip sekonder incelemenin bitiminde tedavi edilir. Boyun
incelemesinde, trakeanın pozisyonu, juguler venöz distansiyon, olası
pnömotoraks veya hematom bulgusu, subkutan amfizem, torasik, özofagus
veya hava yolu zedelenmesi varlığı değerlendirilmelidir.
Göğüs kafesi kırık ve
işlev yönünden incelenmeli, solunum ve kalp sesleri alınmaya
çalışılmalıdır. Seslerin derinden gelmesi ya da alınamaması pnömotoraks
ve perikard tamponadını düşündürmelidir.
İnspeksiyon, palpasyon
ve oskültasyonu kapsayan karın incelemesinde akut karın tanısı
konulabilir. İntraabdominal kanama olasılığında peritoneal lavaj % 90
oranında tanısal değer taşır. Perine, rektum ve vajinal muayene de
yapılmalıdır. Travma hastasının hepatit B,C veya HIV taşıyıcısı
olabileceği unutulmamalıdır.
Ekstremiteler ve pelvis
de kırık, çıkık ve periferal nabızlar açısından değerlendirilmelidir.
Sekonder yaklaşım
sırasında hastalar temel ve gerekiyorsa ayrıntılı olarak monitorize
edilmeli, solunum ve vital bulgularda gerileme olduğunda işlemlere ara
verilerek resusitasyona dönülmelidir.
Çoklu travmalarda, 24
saat içinde tüm zedelenmelere tanı konamamış olabilir. Bu olasılık
nedeniyle tekrar fizik ve radyolojik inceleme yapılabilir. Tersiyer
yaklaşım olarak da adlandırılan bu yaklaşım sırasında ekstiremiteler
ve abdomen kompartman sendromu yönünden değerlendirilmelidir. Hipotermi
ve koagülopati de bu dönemde birlikte görülen komplikasyonlardır. Masif
sıvı tedavisi, çevre ısısı, şok, uzun cerrahi girişim gibi nedenlerle
oluşan hipotermi özellikle yaşlı travma hastalarında önemli bir
morbidite ve mortalite nedenidir. Hipotermi, asidoz ve kan vizkositesini
artırırken platelet agregasyonunu ve mikrovasküler kan akımını azaltır.
Bu nedenle anestezi doktorları gerek ameliyat gerekse yoğun bakım
izlemleri sırasında hipotermi açısından önlem almalıdır.
KARIN TRAVMALARI
Karın travmaları,
travmadan ölümlerin % 10’unu oluşturur. Erken tanı ve tedavi ile kafa ve
göğüs travmalarına göre daha iyi sonuçlar elde edilmekle birlikte,
tanıdaki gecikmeler sonucu olumsuz etkiler. Karında veya toraksın
altında penetran yaralanma, paralitik ileus veya peritoneal iritasyon
bulguları, karın içi organ yaralanmasını düşündürmelidir.
Bel ağrısı veya bu
bölgede ödem böbrek zedelenmesi veya retroperitoneal hematom olasılığını,
abdominal distansiyon ve göbek çevresinde ekimoz intraabdominal kanamayı
işaret eder. Ağır karın travmalarında solunum depresyonu ve hipovolemik
şok bulguları vardır.
Alt kostalardaki
kırıklar karaciğer ve dalak yaralanmalarına neden olabilir.
Künt karın travması ile
gelen hastalarda elektrolit, karaciğer fonksiyon testleri, amilaz,
kreatinin ve BUN, gaitada kan ve idrar incelemeleri yapılmalıdır.
Giderek düşen hemotokrit değerleri intraabdominal kanamayı, yüksek
lökosit değerleri peritonit veya dalak yaralanmasını, yüksek amilaz ve
karaciğer fonksiyon test değerleri ise pankreas ve karaciğer
yaralanmasını düşündürür. İdrarda kan, anormal BUN ve kreatinin
değerleri üriner zedelenme, direk grafide diafragma altında hava barsak
perforasyonu, psoas kenarının silinmesi retroperitoneal hematom
belirleyicisidir. Organ kanamaları, eğer hastanın hemodinamik bulguları
stabil ise, anjiografik olarak saptanıp tedavi edilebilir.
Çocuklar göğüs
travmalarında olduğu gibi karın travmalarına da daha duyarlıdır.
Karaciğer, dalak ve böbrekler karın duvarının ince olmasından dolayı
minimal travmalarda bile zedelenebilir.
Klinik Yaklaşım
Travmaya genel yaklaşım
ilkeleri doğrultusunda eşlik eden travmalar araştırılmalı, uygun
monitorizasyon yapılmalı, hemodinamik denge sağlanmalıdır. Fizik
inceleme bulguları dışında direk karın grafisi, tomografi, peritoneal
lavaj başlıca tanı yöntemleridir. Ayrıca günümüzde laparoskopi,
emniyetli güvenilir ve hızlı bir tanı ve tedavi yöntemi olarak
kullanılmakta, gereksiz laparotomi girişimlerini engellemektedir.
Genel kural olarak
hemodinamisi stabil olan hastalarda tomografi, stabil olmayanlarda ise
travma ultrasonografisi veya peritoneal lavaj en uygun tanı yöntemidir.
Diyafragma yaralanmalarında ise tanısal laparoskopi en güvenilir tanı ve
tedavi yoludur.
Çocuklarda ve
yaşlılarda düzeltilemeyen hemodinamik bozukluk yoksa, solid organ
yaralanmalarında genel tedavi ilkesi dikkatli klinik izlemdir.
Çocuklarda dalağın korunması splenektomi sonrası görülen sepsis oranını
düşürür.
Anestezi yaklaşımı
Karın yaralanmalarında,
özellikle gebe ve obez hastalarda preoperatif dönemde nazogastrik tüp
uygulanarak gastrik dilatasyon ve aspirasyon riski önlenmelidir.
Çocuklarda, minör travmalarda bile, aerofaji ve gastrik distansiyon sık
görülen bir bulgudur. Kafa ve yüz travmalarında nazogastrik tüp
uygulaması yapılmamalıdır veya oral yolla yerleştirilmelidir.
Laparatomi uygulanan
olgularda, karnın açılmasıyla karındaki serbest kanın tampon etkisi ve
barsak distansiyonunun basısı ortadan kalkarak derin hipotansiyon
görülebileceği unutulmamalıdır. Bu nedenle anestezi doktoru masif sıvı
tedavisi için hazırlıklı olmalıdır. Ayrıca basının kalkmasıyla ortaya
çıkan toksik reperfüzyon ürünleri asit-baz dengesini bozabilir. Travma,
organizmada hormonal ve metabolik değişikliklerle sonuçlanan stres
yanıta yol açar. Metabolik etki genel bir katabolizmadır.
Değişikliklerin boyutu travma ve cerrahi tipi ile sepsis ve benzeri
komplikasyonların boyutuna bağlıdır. Ayrıca travmaya bölgesel doku
yanıtı olarak sitokin salınımı artar. Özellikle interlökin altı artışı
postoperatif komplikasyonların da belirleyicisidir. Narkotik
analjezikler ve bölgesel anestezi yöntemleri stres yanıtı baskılasa da
hemodinamik bozukluğun düzeltilemediği durumda uygun bir anestezi
yöntemi değildir.
Laparatomi uygulanan
travma hastalarında anestezi ilaçlarının seçimi hastanın hemodinamik
durumuna göre yapılır, bu amaçla inhalasyon anestetikleri, narkotik
analjezikler ve uzun etkili kas gevşeticiler kullanılabilir. Barsak
distansiyonunu artırması nedeniyle azotprotoksit kullanımı
önerilmemektedir. Hastalar uygun şekilde ısıtılmalıdır.
Aorta ve diğer büyük
damar yaralanmalarında damara uzun süre klemp koyma veya bası uygulama
karaciğer, böbrek ve barsak gibi organlarda iskemiye, alt
ekstiremitelerde ise kompartman sendromuna yol açabilir. Bu durum
rabdomyoliz ve renal yetmezlikle sonuçlanır. Önlem olarak aorta klempi
yerleştirilmeden önce mannitol infüzyonu ve diüretik kullanımının
yanısıra sıvı replasmanı yapılması önerilmektedir. Büyük damar
yaralanmaları önemli bir mortalite nedenidir, yeterli ve hızlı primer
yaklaşım tedavide önemli yer tutar. İlerleyici doku hasarını göstermesi
yönünden baz eksikliği önemli bir bulgudur.
Masif sıvı verilmesi ve
barsak zedelenmesi ilerleyici barsak ödemine yol açabilir. Bu durumda
karnın kapatılması intraabdominal basıncın hızla artmasına ve karın içi
organ yetmezliğine neden olur. Normal basınç <0 mmHg iken 10 mmHg,
hepatik kan akımında azalmaya, 15 mmHg kardiyovasküler işlevlerin
bozulmasına, 15-20 mmHg oligüriye 40 mmHg ise anüriye yol açar.
‘Abdominal kompartman sendromu’ olarak isimlendirilen bu tabloda karnın
48-72 saat sonra kapatılması uygundur.
Sonuç olarak karın travmaları masif
kanama, organ yetmezliği, elektrolit ve kan gazı değişikliklerine yol
açan, anestezi doktoru ve cerahlar için zorluklar taşıyan klinik
durumlardır.
YAŞLI TRAVMA
HASTALARINA YAKLAŞIM
Yaşlılık, tüm organ
sistemlerini kapsayan fizyolojik değişikliklere yol açan ve travmada
kötü gidiş için risk oluşturan bir süreçtir.
Yaşlılar, travmanın
oluşturduğu ek strese yanıt verecek fizyolojik depolara sahip değildir.
Adrenal yanıt genellikle korunurken, birçok organ sisteminde işlev kaybı
vardır. Özellikle kardiyovasküler sistemde önemli değişiklikler olur.
Miyokardda fibrozis geliştiği için kalp kasılma gücü azalmıştır, yaygın
ateroskleroz ve artmış sistemik vasküler dirence bağlı organ kanlanması
bozulur, hipovolemiye tolerans azalır. Ayrıca kalp kasının
katekolaminlere duyarlılığı azaldığından, şoka bağlı azalmış atım
hacmine karşı taşikardik yanıt gerçekleşemez. Şok varlığında
mortalitenin % 100’e ulaştığı bildirilmiştir.
Pulmoner komplians,
mukosilier aktivite ve kreatin klirensi azalması da diğer olumsuz
fizyolojik değişikliklerdir.
Osteoporoz ve
osteoartrit minör travmalarda bile kırık oluşumunu kolaylaştırırken,
beyin atrofisi subdural hematom insidansını artırır. Atrofiye bağlı
olarak kafatasında ortaya çıkan potansiyel boşluk kanama tanısını
geciktirir. Ayrıca eşlik eden diyabet, karaciğer ve akciğer hastalıkları,
aterosklerotik kalp hastalıkları da majör travmadan iyileşmeyi
geciktirir ya da engeller.
Yaşlı travma hastasında
erken tanı, hemodinamik monitorizasyon ve havayolu kontrolü önem taşır.
Pulmoner arter kateterizasyonu, santral venöz basınç ölçümüne göre daha
duyarlı bir yöntem olup mortaliteyi önemli ölçüde azaltmaktadır. Künt
abdominal travması olan ancak hemodinamik bozukluğu olmayan yaşlı
hastaların opere edilmeden izlenmesi önerilmektedir, ancak ortopedik
yaralanmalarda erken tedavi ve mobilizasyon solunum fonksiyonlarını
olumlu yönde etkilerken dekübitis ülseri ve derin ven trombozu riskini
de azaltır. Eşlik eden hastalıklar bu durumlarda mortaliteyi artırır.
Girişimden önce hastaların aldığı ilaçların kısaca gözden geçirilmesi
yararlı olabilir.
Yaşlı hastalarda kosta
kırıkları da sık görülen, morbidite ve mortaliteyi artıran bir durumdur.
Epidural analjezi,
kosta kırıklarında ideal ağrı kontrol yöntemi olarak kabul edilmekte,
mekanik ventilasyon uygulamalarını da kolaylaştırmaktadır.
Antikoagulan tedavi
alan travma hastalarında mortalite 4-5 kat fazladır. İntrakranial
hematom ve kontüzyonlar 12-24 saat içinde büyüdüğü ve ağırlaştığı için
dikkatle izlenmelidir. Operasyon gerektiren durumlarda antikoagulan
tedavi geri döndürülmelidir.
Sonuç olarak yaşlı
hastalarda travmaya bağlı mortalite çok yüksektir. Ancak ileri
monitorizasyon teknikleri, yoğun bakım ve deneyimli bir ekiple başarılı
sonuçlar elde edilmektedir .
GEBE TRAVMA
HASTASINA YAKLAŞIM
Gebelerde özellikle 3.
trimestirde karın travmaları sık gözlenir. En önemli sonucu anne ölümü
veya ablasyo plasenta nedeniyle fetusun kaybıdır. Fetüsün yaşaması
travmanın ağırlığına ve maternal kompenzasyona bağlıdır. Gebelik
travmaya yanıtı etkileyebilecek anatomik ve fizyolojik değişikliklere
neden olur. Büyüyen uterusun kan akımı artarken karın içi organlara bası
oluşturur. Bu durumda gastroözofagial reflü olasılığı artarken diyaframa
elevasyonu nedeniyle fonksiyonel rezidüel kapasite azalır. Kalbin
yukarıya doğru yer değiştirmesi EKG’de sol aks deviasyonu görünümü verir.
Kanlanması çok artan hipofiz bezi, travmaya bağlı şokta yetmezliğe
girebilir.
Gebelikte oluşan en
önemli fizyolojik değişiklik plazma hacminin artması ve dilüsyona bağlı
anemi gelişmesidir. Bu durumda toplam kan hacminin üçte biri
kaybedilmedikçe taşikardik yanıt gelişmediğinden kanama tanısı
gecikebilir.
Büyüyen uterusun basısı
venöz dönüşü engelleyerek supin pozisyonda kan basıncının düşmesine yol
açar. Tidal hacim, kardiyak debi ve hipoksiye duyarlılık artar.
Tromboembolizm, diyabet ve hipertansiyon riski artar.
Travmaya uğrayan
doğurganlık yaşındaki her hastanın gebe olabileceği unutulmamalıdır. Tüm
bu değişiklikler anestezi doktoru ve cerrahın dikkatle izlemesi gereken
olaylar olup erken monitorizasyon ve gerektiğinde entübasyon fetal
hipoksiyi önlemesi açısından önemlidir. Supin pozisyonuna bağlı
hipotansiyonu önlemek için hastalar sol lateral pozisyonda
yatırılmalıdır. Şoka taşikardik yanıtın geç geliştiği, kusma
olasılığının arttığı, tüm inhalasyon anestetiklerinin sistemik ve
plasental kan akımını düşürdüğü göz önünde bulundurulmalıdır.
SONUÇ
Önemli bir sağlık
sorunu olmasının yanısıra sosyoekonomik boyutu da olan travmaya yaklaşım
eğitilmiş bir ekip gerektirmektedir. Anestezi doktorları da primer
yaklaşım, operasyon ve yoğun bakımda travma hastasına önemli katkılarda
bulunur.
Primer yaklaşımda amaç
solunum ve dolaşımın düzeltilmesine yönelik girişimlerin yanısıra
hastanın hızla merkeze ulaştırılmasıdır. Hemorajik şok tedavisinde ilk
basamak intravenöz kristaloid verilmesidir. Hipotansiyon acilen
düzeltilmelidir, çünkü hipoksi özellikle kafa ve servikal travmalı
hastalarda nörolojik zedelenmeyi artırır.
Hipovolemik hastalarda
ketamin ve etomidat hemodinamik yanıtı baskılamadığı için önerilen
indüksiyon anestetikleridir. Şoktaki hastaya güvenli bir anestezi
yaklaşımı için hangi ilaç kullanılırsa kullanılsın dozun düşük tutulması
gerekir.
Sekonder ve tersiyer
yaklaşımlarda solunum ve dolaşımı kontrol altına alınmış hastaların
ayrıntılı fizik ve radyolojik incelemeleri birkaç kez tekrar edilerek
diğer sorunları veya varolan sorunlarının boyutları ortaya konur.
Abdominal travmalar ise
kanama, organ yetmezliği, kan gazı ve elektrolit değişikliklerine yol
açarak travmadan ölümlerin % 10’unu oluşturmaktadır, zamanında tanı ve
tedavi ile olumlu sonuçlar elde edilmektedir.
KAYNAKLAR
1)
Çakmakçı M. Travmaya genel yaklaşım. Sayek İ (Ed): Temel cerrahi.
Ankara, Güneş Kitabevi. 2004; 351-358.
2)
Başgül E, Çeliker V. Travma hastasına yaklaşım. Romatol Tıp Rehab
2003; 14(3):175-184.
3)
Morgan GE, Mikhail MS, Murray MJ. Anesthesia for the Trauma
Patient. In Morgan GE, Mikhail MS, Murray MJ, (Ed): Clinical
Anesthesiology. New York, McGraw-Hill. 2002: 793-803.
4)
Başgül E, Çeliker V,
Akıncı SB. Travma Hastasına Anestezi Yaklaşımı. Doğan R, Taştepe Aİ,
Liman ŞT (eds) Travma. MN Medikal & Nobel, Ankara 2006; 245-262.
5)
Richards CF, Mayberry JC. Initial management of the trauma
patient. Crit Care Clin 2004; 20. 1-11.
6)
Dykes EH. Paediatric trauma. Br J Anaesth 1999;83:130-138.
7)
Onat D. Cerrahinin tarihçesi. Sayek İ (Ed): Temel cerrahi.
Ankara, Güneş Kitabevi. 2004; 4-19.
8)
Rabinovici R, Frankel H, Kaplan L. Trauma evaluation and
resuscitation. Curr Probl Surg 2003, 40: 599-681.
9)
Meyer PG. Critical care management of severe paediatric trauma: a
challange for anaesthesiologists. Paediatr Anaesth 1999; 9:373-376.
10)
Hoyt DB. What’s new in general surgery: Trauma and critical care.
J Am Coll Surg 2002; 194(3): 335-351.
11)
Tremblay LN, Rizoli SB, Brenneman FD. Advances in fluid
resusucitation of hemorrhagic shock. Can J Surg 2001; 44(3): 172-179.
12)
Morgan GE, Mikhail MS, Murray MJ. Fluid management and
transfusion. In Morgan GE, Mikhail MS, Murray MJ, (Ed): Clinical
Anesthesiology. New York, McGraw-Hill. 2002: 626-643.
13)
Başgül E. Sıvı tedavisi. Şahin A, Aypar Ü (ed): Nöroanestezi el
kitabı. Ankara, Güneş kitabevi. 2003;368-384.
14)
Ingelmo P, Barone M, Fumagalli R. Importance of monitoring in
high risk surgical patients. Minerva Anestesiol 2002;68(4): 226-230.
15)
Ward RK, Ivatury RR, Barbee RW. Endpoints of resuscitation for
the victim of trauma. J Int Care Med 2001, 16(2): 55-75.
16)
Kaynaroğlu V. Karın travmaları. Sayek İ (Ed): Temel cerrahi.
Ankara, Güneş Kitabevi. 2004; 466-472.
17)
Fabian TC, Croce MA, Stewart RM. A prospective analysis of
diagnostic laparoscopy in trauma. Annals of Surgery 1993; 217(5):
557-565.
18)
Hasegawa T, Miki Y, Yoshioka Y et al. Pediatr Surg Int 1997;
12:132-136.
19)
Salvino CK, Espozito TJ, Marshall WJ et al. The role of
diagnostic laparoscopy in the management of trauma patients: a
preliminary assessment. J Trauma. 1993; 34(4): 506-515.
20)
Victorino PC, Chong TJ, Pal JD. Trauma in the elderly patient.
Arch Surg 2003; 138:1093-1098.
21)
Crozier TA, Müller JE, Quittkat D et al. Effect of anaesthesia on
the cytokine responses to abdominal trauma. Br J Anaesth 1994; 72:
28-285.
22)
Desborough JP. The stress response to trauma and surgery. Br j
Anaesth 2000; 85: 109-117.
23)
Eachempati SR, Robb T, Ivatury RR et al. Factors associated with
mortality in patients with penetrating abdominal vascular trauma. J Surg
Res 2002;108: 222-226.
24)
Reeves ST, Pinosky ML, Byrne TK et al. Abdominal compartment
syndrome. Can J Anesth 1997; 44 (3): 308-312.
25)
Morgan GE, Mikhail MS, Murray MJ. Maternal&Fetal
physiology&Anesthesia. In Morgan GE, Mikhail MS, Murray MJ, (Ed):
Clinical Anesthesiology. New York, McGraw-Hill. 2002: 804-818. |